• BIST 109.537
  • Altın 372,435
  • Dolar 6,7608
  • Euro 7,6590
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 12 °C
  • Konya 12 °C
  • İzmir 20 °C

Ufuk Coşkun: "Aynı çamurun mahsulüyüz..."

Ufuk Coşkun: "Aynı çamurun mahsulüyüz..."
Hangi çölde görüldü İsa? Musa, Tur-i Sina’daki sağanağa mı teslim edildi? Yusuf’un kuyusuna henüz uğrayan olmadı mı? Kimin ipi yetişir ona? Yağmurlu havada Yakup. Gözlerde hasret. Hira’da dert. Nerede vuslat? Ya Hakk!

Dallarına taze gün ışığı vurmuş gibi parlayan sabahın müheyya saatlerinde nergis gibi içimize çektiğimiz hasretin büyümemiş çocuklarıyız.

Valery mi demişti; “Gökyüzü şarkısıyla eriyebilir ruhumuz” diye. Yalnızlığa ayarlı nâr vaktinde. Gecenin sessizliğini içimize çektiğimiz o kara, karanlık sükût saatlerinde. Hüzün limanlarında. Bilinmez göç yollarında…

Şem-ü pervane. Medd ü cezr. Bir kırık rüya. Düş’den arta kalan. Düşerek yol alan. İştiyak halinde gelen ve sonra bir mülteci cesedi gibi kıyaya vuran paslı gerçeklerimiz. Çiseleyen keder damlaları. Ah, gönlüm!

Yara bere içinde alınan yollar. Beckett’in umutsuz bekleyişi. Cioran’ın çürümüş benliği. Kendini kendinde yıkan huysuz ruhlar. İsa, karşıdaki lambacının alın çizgilerine oturarak kendine Türk kahvesi söylerken, sahte rakımlardan düşen şairin ismini hatırlatan acılar.

Bir acayip iç sızı. Hakikatin tınısı. Yaşamak gibi hastalıklı bir hal. Ben tedbirsiz yakalandım yaşamın gerçekliği alnıma tokmak gibi vurunca.

O yüzden bir harfin ağırlığıyla büyüttüğüm kelimelerim oldu. Sabun köpüğü gibi havaya uçuşan kelimelerim. Bulantı hep bulantı. Feragat etmem gerekti, konuşabilmem için. Neyle sınanacaktım ki? Hangi acı kalbi buruklaştırırdı?

Çürüme mi? Peki, nasıl üstlenecektim bu cinayetin sorumluluğunu? Tanrı’nın gözleri önünde. Bir nesne olmanın ağırlığını.

Lakin gördüm. Gözbebeklerinde büyütülen el değmemiş bakir düşleri gördüm. Her yol kıvrımında işmar eden sevgiliyi de. Kanadı yok ki değsin ateşe. Çaresizliğin sarpa sardığı bu pörsümüş çağda.

Hakikatin parça pinçik edildiği bir çağ bu. Saçma sapan hayaletlere dönüştük. Bir kutsal savaşa dahi giremeden.

Aşkın bir nevruz gecesinde lastik gibi yakıldığı bu karmaşık zamanda, hangi kelebek varacaktır bir yangın yerine? Hangi kelebeğin kanadı değecektir bir ateşe? Sahi kaldı mı mecalimiz?

Susuzluktan dudaklarımızın çatladığı bu kör zamanda suç ortakları arıyoruz. Yalnızlık gibi mi mesela? Ne acaip bir uğultu bu?

Nereye kayboldun Şems? Bu nar gibi kızarmış tenden nasıl ayrı düştün? Aşkın hangi nefesinde inlersin? Hangi bal tabağına yapıştı kanadın? Bu yitik kum denizinde.

Nefes almaktan bıktım.” “Haklısın Vladimir.” “Birazdan her şey bitecek ve biz yeniden yalnız kalacağız, hiçliğin orta yerinde.”  Yeniden, yeniden ve hep yalnızlık. Gurbet yolculuğu. Budur tohum olmamızın sırrı. Bir böceğin ağzında saklı.

Hangi çölde görüldü İsa? Musa, Tur-i Sina’daki sağanağa mı teslim edildi? Yusuf’un kuyusuna henüz uğrayan olmadı mı? Kimin ipi yetişir ona? Yağmurlu havada Yakup. Gözlerde hasret. Hira’da dert. Nerede vuslat? Ya Hakk!

Kimin elleri ıslandıysa yağmurda, bir meltem esintisinde onun hakkıdır beklemek. Dilde rüya, gözde hasret, tende mecal, yürekte ıstırap kalmadıysa…

O halde beklemeye devam. Peki, kimin hatırına? Hangi hatırayı? Ah, kederim! Neden ıslanamadım?

Gözlerimde bir mahmurluk. Yutkunmalarım…Yokuşlar, inişler. Bir yalnızlık deryası. Çağın uğultusundan sağır olan kulaklarım. Makine gıcırtıları. Paslanmış duygular.

İçtenliğini yitirdi bu çağın insanı. Aşka âşık gönüllerin tedavülden kalktığı bir çaresizlik çağı.

Ah, ateşinden değil, ateşsizliğinden yanan Mevlana. Ey aşkın sesi! Ey aşkın nefesi! Kıyametin gürültüsüne aldırmayan bağrı yanık, şaşkın sevgili. Godot’yu bekler gibi bekle. Kelimeleri bekleyen acının hasretle yoğrulmuş şairleri gibi.

Bağrı nadasa bırakılmış çopur yüzlü âşıkların nesteren kokan bahçelerde sazendelik yapan delişmen sevgililerle kalp tokuştururken gördükleri sanrıya “aşk” sandığı bir çağda, dünya saralı bir hasta gibi önümüze yığılıverir.

Sonra mukaddes bir ışıkta bir kâhin belirerek; “Sessiz gecelerden çaldım gözlerinin rengini” diyerek dikilir önünüze.

Sahi, akrepten zehirlenmiş yaralarımızı onarmakla mamur zamane âşıkları mı kaldı bu zamanda. Hangimizin yüreğine aşk döller bu zaman?

 

Yazının tamamını okumak için:

https://www.milatgazetesi.com/yazarlar/ayni-camurun-mahsuluyuz/haber-232704

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.