• BIST 91.908
  • Altın 212,120
  • Dolar 5,3784
  • Euro 6,1313
  • İstanbul 14 °C
  • Ankara 17 °C
  • Konya 15 °C
  • İzmir 20 °C

Toparlanın arkadaşlar, dükkanı kapatıyor, İsmailağa'ya taşınıyoruz!

Eşkıya

Hikâye

Bana bir şeyhler oluyor -VII-

ic-7.png

 

Toparlanın arkadaşlar, dükkânı kapatıyor, İsmailağa’ya taşınıyoruz…

-I-

Toparlanın arkadaşlar, dükkânı kapatıyor, İsmailağa'ya taşınıyoruz...

Niye?

Ben de bilmiyorum. Vaiz kardeşimiz öyle istiyor…

Madem öyle, biz de dükkânı kapatıyoruz arkadaşlar…

Hadi bakalım, herkes takkesini tesbihini, sarığını cübbesini, çarşafını peçesini, şalvarını muskasını ve dahi buna mümasil müştemilatını toplasın, taşınıyoruz…

-Kitapları alalım mı abi?

-Yok, yok, yok… Orda kitap da var, dergi de var, hem de böyle kalın kalın, şamua ciltli, birinci hamur, taş gibi kitaplar, oku oku bitmez elmahdülillah…

Mesele buymuş… Biz yanlış yerde duruyormuşuz, doğru yer “İsmailağa” semtiymiş…

Hatta ve hatta; “Adresi de gösterdik” demiş…

İbda; "Kurtuluş Yolu" değilmiş...

(E zaten, ".......lik de hiçbirşey değil, önemli olan tasavvuf"du, tasavvuf da eşittir, bu vaizdi... Böyle diyerek, elli yıllık mücadeleyi, kavgayı, değerleri, yenilenen anlayışı "etkisizleştirme" teşebbüsünü ileri bir aşamaya taşıyan vaizden bozma müteşeyyih, şimdi doğru adresi de gösterdi! Görmüyorsanız, gözünüz çıksın! Tabii ki bu aşamadan sonra tabii olarak, "İsmailağa'ya taşınmak" gerekiyordu...

"Adresi de göstermiş"ti zaten... E, kör müsünüz lan, görmüyor musunuz oğlum!

(Adam, kalbini ve çenesini, bize karşı "silah" olarak kullanıyor, gördüğünüz gibi sevgili okuyucularım!)

-II-

Siz mi soracaksınız yoksa ben mi sorayım;

Bir, madem öyle, yirmi küsur sene önce, İsmailağa’dan bu tarafa –İbda-‘ya doğru, nasıl penguen bacaklarıyla yampiri yampiri yanaştığını bilen biri çıkıp;

-Abi niye o vakit buraya kadar zahmet ettin, kalaydın ya orada?

Derse, ne diyeceksin?

-Abi, madem “buraya” geldin, şimdi niye oraya çağırıyorsun?

Derse, ne diyeceksin?..

-Abi sen nasıl bir düşüksün, bırak “İbda” İbda olarak kalsın, bırak İsmailağa İsmailağa olarak kalsın!

Derse ne diyeceksin?

(Özellikle bu sorulara o iki kelimeyi ağzına almadan cevap verecek, katiyyen; "unsur üstü mâna-batın nisbeti" kelimelerini kullanmayacaksın!.)

-III-

Hem İsmailağa’ya çağırıyorsun, sonra niye “tarikata çağrılmaz” diyorsun. Çağrılmazsa niye çağırıyorsun?

-“Unsur üstü mâna, bâtın nisbeti…

-Bu kelimeleri ağzına almayacaksın dedim ama! Adam gibi bir cevap versene şuna!

(Bir ara hatırlat, şu "bâtın nisbeti" kavramını da etraflıca izah edeyim sana, bu kelimelerin de ya anlamını bilmiyorsun, ya da bunu da "anlaşılmaz-anlaşılamaz"(!) birşey zannediyorsun!)

Çağrılmaz” madem, niye çağırıyorsun? “Çağırıyorsun”, madem niye “çağrılmaz!” diyorsun?..

Nasıl bir düşük tabiatlısın sen böyle?

*

“Adresi gösterdik” meselesinin aslı…

 

Bu yalancı vaiz, sahte şeyh, bunu sürekli tekrarlayıp duruyor.

Bu kişi, “asl”ı anlamadığı için, asla nisbetle “istisnâ” olanı da anlamıyor.

O yüzden, papağan gibi aynı cümleyi sürekli söyleyip duruyor; “Adresi de gösterdik diyor” diye…

Bu hadisenin aslı şudur sevgili okuyucularım;

Bir kere, bu vaiz yalan söylüyor. Bunu bilmemiz lazım. İkincisi, bu “istisnaî” bir durumdur, bu vaizin “anladığı ve anlattığı” gibi değildir.

Peki o hâlde nasıldır?..

(Büyüklerin bilinen vasfıdır ki, muhataplarına, hallerine ve durumlarına göre bir yol gösterirler. Bu da normal bir durumdur…)

(Şimdi o süreçte, bunun yanındaki “yardımcı-yedek şeyh” için söylediğini de bu vaiz biliyor, onun için de diyordu ki; “Bu kendisini “derviş”(!) ilân etmiş, beni de “şeyh”(!) yapmış!” diye bu işin sahtekârlığını da yüzüne vurmuştu! Şimdi bu “yardımcı-yedek şeyh”den bir gömlek üstün olan vaizden bozma müteşeyyih, o bir cümleyi alıyor, bunu bir “usûl-kaide, esas” gibi, herkese şamil bir külli kaideymiş gibi yapıyor, bu sayede kendi pisliğini de gizliyor doğrusu…

Bu “Adresi de gösterdik” sözünün haricinde, “nefsinde kemâlat dikizleyen”, “dervişçilik oynayan”… gibi adilikte sınır tanımayan “nefs hilelerini” ortaya koyan onlarca örnek de var… İçtimai mücadeleden kaçmak için işi “tarikatçılığa”(!) dökenler, buna yeltenenler için söylediği bir sürü daha söz var: Bir tanesini de ben söyleyeyim; -“O işin tehlikesini bilseydin, buraya can atardın…” Burada “o iş”den kastettiği, nefsinde kemâlat dikizleyen bu vaizin yaptığı türden hileli işler kastediliyor. Buraya can atardın derken de, İslâm ve Şeriat yolunda mücadele, kavga, ölüm, şehadet kastediliyor…)

Dolayısıyla; Büyüklerin, muhatapların, kişilerin hallerine ve durumlarına göre onlara bir şey söylemesi -onlara uygun olanı söylemesi- kadar tabii bir şey olamaz.

Adilik şudur ki; Böyle, -kişiye özel- bir sözü alıp, herkese, "doğru adres burası, bakın burayı gösterdi!" diye, İbda'yı ve onun mücadelesini inkâr etmektir!

Dolayısıyla, adres gösterme filân yok, kişilere özel durumlara mahsus, "kişiye özel" verilmiş cevaplar vardır!

Doğru adres; İbda'dır! Gösterilen adres de İbda'dır!

"Kurtuluş yolu budur!" diyerek dünya çapında-bütün dünyaya teklif edilebilir bir sistem örgüleştiren- devrimci bir mütefekkir niye başka bir adres göstersin!

*

Geçen bölümde sansürlenen, “Eşkıya” ile ilgili bölüm…

 

Geçen bölümde, "Berzahtan canlı yayın" programının "kamera arkası" görüntülerini yayınladığımız bölümde, "Eşkıya" ile ilgili bölüm sansürlenmiş sevgili okuyucular...

İşte o sansürlenen kısım:

-Yeğenim sor bakalım, bu “Eşkıya” denilen zındık ile ilgili ne diyor?

(Transtaki kişi): -“Gömün gitsin” diyorlar abi…

-Sor bakalım; Ölmesini mi bekleyelim, yoksa diri diri mi gömelim?..

(Transtaki kişi): -Valla, “gömün de nasıl gömerseniz gömün” diyorlar abi… Her yol mübah diyorlar, kazma kürek, ne bulursanız saldırın ona diyorlar, aman ha nefes almasına bile müsaade edilmesin, sizin çeneniniz önündeki en büyük engel o diyorlar! O'nu gömmeden, senin "postu garantiye alman" imkansız diyorlar...

-IV-

 

Tasavvuf nedir?..

 

Tasavvuf; Ümmetin seçkinlerine, seçilmişlerine, büyüklerine, ileri gelenlerine,  mahsus, “has ve hususi” bir yoldur! Avama, -bizim gibi- sıradan insanlara mahsus işlerden değildir.

Düşük tabiatlı vaizlerin” kudurmuş nefslerinin oyuncağı değildir.

Bayağı insanların “uçmak hevesine” indirgenebilecek bir husus değildir…

Düşük tabiatlı cahil vaizlerin, “trans yiğenim” yöntemi ile, berzahtan “canlı yayın” yaptıkları bir müptezellik değildir…

Keramet satmak değildir. Cincilik, büyükcülük, üfürükçülük, tükürükçülük değildir!

O yüce-ulvi değerleri kendi bayağılıklarına indirgemek değildir.

Tasavuf; Ümmetin seçkinlerine, seçilmişlerine, büyüklerine, ileri gelenlerine mahsus, “has ve hususi” bir yoldur!

Tasavvuf; Yunanistan'ın o güzelim ormanlarını yakmak değildir...

Tasavvuf: Uzay mekiklerinin civatalarını gevşetmek değildir...

Tasavvuf: Yabancı servis elemanlarına zikir çektirip oradan sevap(!) ummak değildir...

Tasavvuf: "Dünyanın en güçlü istihbaratı bizde" komedisi değildir...

Tasavvuf: "Berzahtan canlı yayın yapma" müptezelliği değildir...

Tasavvuf: "Kalbim pıt pıt ediyor, çenem de çok kuvvetli maşaallah" komedisi değildir...

Tasavvuf: Pavyon fedaisi kılıklı tiplerle kol kola girip cezaevinde yatan insanlara şarlamak değildir...

Tasavvuf: Vaaz kürsüsünden ağıza alınmayacak derecede galiz kelimelerle, ağzından tükürükler saçarak ona buna küfür etmek değildir!

Tasavvuf: Vaizden bozma müteşeyyihlerin, köylü kurnazlığı ile, alavere, dalavere çevirmesi, fitne fesad üflemesi, dedikodu yapıp, onun bunun günahını dikizlemesi, kendi "hasedini" ihlas zannetmesi değildir!

Tasavvuf: Ona buna iftira atmak, yalan söylemek, hak gasbetmek, hakikati örtmek değildir, önüne gelene "kalbini" göstermek, "çeneni" takdim etmek değildir. Kabalık, çirkinlik, bayağılık değildir. Kendin dışındaki herkes hakkında fitne, dedikodu, magazin üretmek değildir. Tasavvuf; insanları dinden imandan çıkarmak değildir!

Tasavvuf: "Rical-ül gaybı" siyaset sahnesinde dans ettirmek, oy kullandırmak değildir!

Tasavvuf: "Eşkıya" gibi, hayatını bu davaya adamış, güzel değerler üretmiş insanları "kemirmek,sömürmek", "yemeye" kalkışmak, yalana, iftiraya boğmak, dedikodu üflemek, itibarsızlaştırmaya yeltenmek, kuyusunu kazmak demek değildir!

Tasavvuf: Şirret ve azgın bir üslupla; "Onu yaptın geeeeç, bunu yaptın geeeeç, şunu yaptın geeeeç" diyerek, can ve kan pahası üretilmiş değerlerin, 50 yıllık mücadelenin, yiğitliklerin, kahramanlıkların, çekilen çilelerin, ödenen bedellerin hepsini bir kalemde silerek, yok sayarak, hepsinin üzerine oturup, bütün bir mücadele tarihini, "Münafık Kuzman" misaliyle açıklamaya yeltenme azgınlığı ve şeytani kibri değildir!

Tasavvuf: Bir harekete "yanaştığın" günden beri, içerde fitne fesat üretmek, adam yemek, "iç sosyolojiyi" zehirlemek, bu yolla kendine alan açmaya çalışmak, kudurmuş nefsini "dava" diye vitrine yerleştirmek değildir! 

Tasavvuf: Düşük tabiatlı insanlara mahsus bir iş de değildir!

Tasavuf; Ümmetin seçkinlerine, seçilmişlerine, büyüklerine, ileri gelenlerine mahsus, “has ve hususi” bir yoldur! (Muhyidd-i Arabi'lerin, İmam-ı Rabbani'lerin, İmam-ı Gazali gibi, Sadreddin Konevi gibi, Üstad gibi, Kumandan gibi devlerin yoludur...)

Bu seçkinlerin, büyüklerin vesilesi ile, oradan biz sıradan insanlara da “hisseler” hâlinde düşen güzellikler elbette vardır…

O güzellikler de, bize, “zamanı aşmış batın kahramanları”nın ihsanı mesabesindedir… Bu bazen güzel bir rüya, bazen bir “harikâ”, bazen bir “olağanüstülük” şeklinde yaşanır ve her insanın kendi hal ve mertebesine göre, ihsan edilir… Örnekleri vardır, insanların kendi hayatında yaşadığı bir gerçekliktir… “Gerçek ve derin mü’min” diye İdeolocya Örgüsü’nde ifade edilen evsaftaki her Müslüman da, hayatında bu tür “güzellikler”le karşılaşmış, kendine “hisseler” halinde gelen bu harikalara şahit olmuştur… Şu veya bu şekilde…

Ben bu yaşa geldim…

Bunun gibi azgınını…

Bunun kadar sapkınını…

Bunun gibi kudurmuş olanını daha görmedim…

Hem vallahi, hem billahi…

Allah’ım bu nasıl bir şey böyle yahu?..

Biz tasavvufu; Başbuğ Veliler 33’den… Veliler Ordusu 333’den… O ve Ben’den… Tasavvuf Bahçeleri’nden…Rabıta-i Şerife’den…. Tilki Günlüğü’ndan… Necip Fazıl’la Başbaşa’dan… İdeolocya Örgüsü’nden…Kökler’den…Kültür Davamız’dan…İstikbal İslamındır’dan öğrendik…

Kendisinde İbda’dan, tasavvufdan, tarikattan bir nebze kültür olan, üzerine bir gram ışık düşen her hangi biri bile, çok net bir şekilde görebilir ki;

Bu düşük tabiatlı vaiz, bütün “tasavvufu ayağa düşürmeye” yemin etmiş!.

Tasavvuf, tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar, bu şekilde “ayağa” düşürülmedi…

 

Bir uyarı... Laz ve kaz hikâyesi...

Sevgili okuyucularım, bu düşük tabiatlı vaizden bir "nakil" veya (O'na dair) bir "menkıbe", anı, söz vesair işittiğiniz zaman, mutlaka ve mutlaka, bir değil, bin düşünün, bin sorgulayın, hemen atlamayın!

Niçin?

Basit bir "espri"den, kendine "vasiyet" ihdas eden bir düşüklüğün, daha başka nelerden ne ihdas edeceğini bilemeyeceğimiz için...

Ayrıca, Laz ve kaz hikayesini de gözardı etmeyin. (Anlama kapasitesini göstermesi açısından önemli) Kaz kısmını bilmiyorum, fakat "laz" kısmını anlatabilirim:

Lazın biri askere gitmiş, bunu paraşüt birliğine yazmışlar...

6 Aylık bir eğitimin ardından komutan;

-Evet arkadaşlar, bugün 10 bin metreden atlayarak ilk uçuş denememizi yapacağız, bir sorusu olan var mı?

Demiş...

Laz, benim var deyince, komutan buyur sor demiş;

Laz; -10 bin metre çok yüksek değil mi, şöyle beş on metreden atlasak olmaz mı demiş?

Komutan; Evladım, beş on metreden paraşüt açılmaz demiş...

Laz; Haaa, paraşütle mi atlayacağız...

Demiş...

(Bu vaizin, İbda'yı anlaması, İsmailağa'yı anlaması da böyledir...)

Bu hususu hasseten göz önünde bulundurmanız akıl ve ruh sağlığınızı korumak açısından da ayrıca önemlidir diye düşünüyorum...

 

 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.