• BIST 94.082
  • Altın 189,916
  • Dolar 4,7932
  • Euro 5,6125
  • İstanbul 28 °C
  • Ankara 26 °C
  • Konya 26 °C
  • İzmir 32 °C

Şükrü Sak yazdı; (Salih Mirzabeyoğlu ile Zindan konuşmaları): "Bu adam ölürse ben ne yaparım..."

Şükrü Sak yazdı; (Salih Mirzabeyoğlu ile Zindan konuşmaları): "Bu adam ölürse ben ne yaparım..."
8 Mayıs, 9 Mayıs, 10 Mayıs... 2013...

ic-a.png

kaynak-belirtmeden-003.png

 

8 Mayıs Çarşamba…

 

"Bu adam ölürse ben ne yaparım..."

 

Sabah sekiz buçuk gibi, kapalı spora çıktık. Dokuz otuza doğru, salonun kapısı açıldı, spor bitti derken, gardiyan; “Şükrü Sak, ziyaret” diyor… Allah Allah?.. Salondan eşofmanlarla ziyarete… Gelen Yaşar Sak… Sürpriz oldu tabii…

Bakırköy’de bir Başhekim yardımcısı varmış, ne yapabiliriz diye soruyorlar…

Yaşar Sak’ın anlattığına göre; Babam iyice yaşlandı ve çok duygusal olmuş... Buraya ziyarete gelmeyi düşünüyorlarmış, anam, babam, Şefika…. Açık ziyaret olabilir…

“Dört tane kitab getirdim” diyor, Kültür Bakanlığı yayını, Nedim Divânı filân, Divân edebiyatı ile ilgili… Osmaniye’den burası on saat sürüyormuş otobüsle… Anam belinden ameliyat olmuş. Tayyip İmam Hatibe gidiyormuş. Dışarda da bir dünya var…

*

Ziyaret dönüşü, fotoğraflar çıkmış, onları aldım ve gazeteyi… Saat bir gibi… Tepede güneş, hücrelerin kirli duvarlarını aydınlatıyor. Beton zemini delen karıncalar, hücrelerin kapı diplerinden sessiz adımlarla taşıdıkları yiyecekleri, götürüp getiriyor… Karıncalar da buna mahkûm. Kumandan çok kötü; Belinde bir ağrı var, kalkamıyor, oturamıyor, korkunç bir acı… Sağ gözü kan çanağı gibi olmuş, kıpkırmızı… Korkuyorum. Belinden aşağı doğru korkunç bir ağrı. Tutunarak adım atmaya çalışıyor, sonra zorlanarak oturuyor. Hafif de olsa biraz rahatlıyor… -“Çay…”

Getiriyorum. Akit’teki röportaja göz atıyor. Memnun değil…

-“Bunları söylemedim ben… O gelen yazıyı da gösterdim…

-Onu koymuşlar…

-“Bak bu iyi…”

Ağrı geçiyor… (Şu ‘Adli Tıb’a sevk konusu…)

-“Şimdi, ben böyle bir dilekçe vermedim, benim adıma verilmiş, haberim yok… İşte vardık oraya, Doktor; “Niye geldin?” diyor, dedim, ben gelmedim, getirildim… Sanki ben istediğim zaman istediğim yere gidebiliyormuşum gibi…”

Buradaki tuhaflığa dair birkaç soru işareti daha…

-Bu bel ağrısı bu şekilde daha önce hiç oldu mu efendim?

-“2005’de olmuştu bir kere de…”

*

Bugün telefon günü, telefona çıktım. Biraz sonra da Kumandan telefona çıktı. Çabuk geldi geri…

-Yürürken ağrı var mı efendim?

-“Yok… Telefonda konuşurken, bir ara öksürük gelince, ağrıdı, ahizeyi uzaklaştırdım, ses fazla gitmesin diye…”

Oturma ve kalkma zorluğu. Küçük tabureyi kaldırıp, büyük –koltuk gibi olan- sandalyeyi veriyorum…

-Böyle ağrı var mı?..

-“Yok, iyi oldu böyle…”

Arkadaşların selâmlarını söyledim, “Aleyküm selâm…”  Yazıyı?..

-“Yazı bitti. Bir ek vardı, o da çok önemli değil…”

Biraz sonra benim hücreden havalandırmaya çıkıyor, volta…

Karıncalar hücrelerin önünden duvarın dibine kadar uzun bir konvoy oluşturmuş sürekli gidip geliyorlar.

Yine Akit’teki röportaj mevzu…

-“Ben böyle bir şey söylemedim ki…”

-Bu üslûbun size ait olmadığını herkes bilir, yani “istiyorum” filân tarzında konuşmayacağınızı…

-“Evet, Yeni Şafak verdi bak; Devlet telegram yok desin!”

-Evet…

(Burada Kumandan adına, Kumandan’dan habersiz olarak verilmiş bir dilekçe ve o dilekçeye göre yapılmış bir işlem söz konusu… Ve bu gerçekten inanılmaz derecede saçma bir durum. Bu nasıl olabilir?.. Kimse o –bunu yapan-, “yaşlılık” vesair sebeplerle filân bir tahliye talebinde bulunuluyor. Asıl saçmalık Kumandan böyle bir dilekçe vermemiş olmasına rağmen, sanki o vermiş gibi o dilekçe üzerinden işlem yapılmış olması! Kumandan ısrarla bunu vurguluyor; “Benim böyle bir talebim yok!” Adli Tıb’da yaşanan saçmalık da bununla ilgili, doktor, niye geldin diyor? Ne münasebet bir durum… Kumandan da tabii olarak, “Ne alâka, ben gelmedim buraya, getirildim” diyor…)

Havalandırmada bir süre voltalıyoruz… Karıncalar yine kendi işinde gücünde, ama gözümüze nasıl göründüklerine dair bir şuurları yok.

*

9 Mayıs Perşembe…

İsmail fotoğrafçı çağırmış, dilekçe ile. Saat ikiye doğru Kumandan kalkmış. Bir şeyler atıştıracak.

-“N’apıyorsun?”

-Çay vereceğim, bardağa baktım…

“Getir önce bir çay içeyim o zaman…”

*

Avukata çıktım. Ali Rıza… Yazıyı ‘eksik bilgi var’ filân diye yayınlamamışlar. Tuhaflığa bak. (Demek ki bunlar da işin içinde. Ne yaptılarsa artık…) Ali Rıza, M.A ve Anıl Ç’ni ziyaretinden anekdotlar anlatıyor. Çocuklar dışarda. Hücreye geldiğimde slogan sesleri geliyordu… İlk defa buradan duyuyoruz, dışardaki gösteride atılan sloganları… Bugün Kumandan’ın doğum günü… Dışarda doğum günü kutlaması var…

*

(“Ölüm Odası”nı okumak… Bir karayolları haritası düşünün, nerden nereye nasıl gidilir, yol üzerindeki güzergâhlarda, nerede ne var, ordan nereye, hangi yöne kıvrılırsan nereye varırsın, sağa değil de sola dönersen karşına çıkacak olanlar nelerdir, kuzeye değil de güneye doğru gidersen ne görürsün; Bir “mânâ haritası…” Mânâlar arasındaki irtibatları, geçiş noktalarını gösteren bir harita… E tâbii biraz da kendi kültürüne, tarihine vâkıf olman gerek, yani İslâm tarihine ve kültürüne…)

*

Anıl hoca, etraflı bir siyasi değerlendirmenin göbeğine, bölgedeki olayları ve gelişmeleri de ekleyerek, “Mirzabeyoğlu meselesinin hükümeti fena sıkıştırdığını” söylemiş.

*

Nedim-i Kadim'de Salih İzzet... Bugün Kumandan'ın doğum günü...

 

Saat beşe çeyrek kala Kumandan geldi, avukat görüşünden… Kendi hücresine geçmeden benim hücreye geldi.

-Gözünüz aydın efendim…

-“Gözüm aydın da, hani çayım?”

-Çay hazır efendim.

Bir ara hücresine geçip tekrar benim hücreye geldi.

-Doğum gününüz kutlu olsun efendim, bir hediye veremedik…

-“Sağol… Birlikteyiz, beraberiz, ayaktayız Elhamdülillah, daha ne olsun…”

“Bugün ağrı olmasına rağmen, iyiyim..”

-Gece ağrı oldu mu?

-“Yok… Bu ta gençliğimizden kalma, yılların meselesi…”

-Dergiyi gördünüz mü avukat görüşünde?

-“Gördüm…”

Benim masanın üzerinde, dün Yaşar Sak’ın getirdiği kitaplar, divân edebiyatı ile ilgili... Üçünü alıyor kitaplardan, biri kalıyor;

-“Bunlara ben bir bakayım, on sekiz yaşında, 1968’lerde okuduğum kitaplardı…”

-Efendim bu da Nedim’in divânı… Divân-ı Kâdîm… Sonu, “Salih İzzet” diye bitiyor…  Nedim, bu Büyük Müzdaripler’den sonra yeniden keşfedilmeye başlandı ya…

Kitab ilgisini çekiyor ve bahsettiğim yeri görünce tebessüm ediyor; “Muamma…” Sadeleştirmesini okuyor o mısraların…

-“Bunu da alayım…”

-Tesadüfen dikkatimi çekti benim de, o yüzden…

(…)

Logardan, B-66’da kalan Recep’in sesi geliyor;

-“Kanal Türk’ü açın, Kanal Türk’ü…”

O’na bakıyorum, uzanmış. Recep’in söylediği haber; “İBDA-C liderine destek eylemi; Polisle çatıştılar!” diyor. Kumandan o arada kalkmış. Ama haber bitti, galiba izleyemedi. “Böyle tatlı, hafif bir dalgınlıkla…”… ‘Ben uyandırmadım zaten’. Çay var? “Çok iyi olur işte bu!” Sonra haberleri takip etmeye başladık, Tv 8, Star, Kanal D, Fox, cezaevinin önünde yapılan eylemi veriyorlar. “Polis barikatını aşmaya çalıştılar” diyor haberlerde ve “Valiliğin yasağını dinlemediklerini…”

*

Gece… Ben burada gece saat on buçuk civarı bunları not ederken, o karanlıkta, ılık bir rüzgârla dalgalanarak uçan bir kuş tüyü yumuşaklığında, ruha değen sesiyle sesleniyor yan hücreden;

-“Şükrü…”

-Efendim, pardon, masaya çarptım kalkarken…

-“Bu bizim Nedim değil. Ama müthiş bir tevafuk ve iştikak zenginliği var bu mısralarda… Abdülhakim Arvasî Hazretlerinden Derviş Muhammed’e, Gusto’ya kadar… Her bir mısraı ayrı bir şey yüklü bunun… İşte o senin gösterdiğin, “Salih İzzet” mısraı da dahil, müthiş bir şey bu…

-Efendim muamma çözüldü o zaman?..

-“Muamma çözüldü, süper! Hadi kendine iyi bak…”

-Sağolun efendim, iyi geceler…

Gece saat iki buçuk, Kumandan’ın mesaisi devam ediyor…

-“Şükrü, bu Tilki Günlüğü’nün fihristi vardı, bilgisayar çıktısı, nerde o, biliyor musun?”

-Kuş kafesinin önünde dizili olan kitapların içinde görmüştüm…

-“Ne zaman?”

-İki üç gün önce. Bulamazsanız söyleyin biz de var, bakarız ordan…

-“Tamam, tamam buldum…”

*

Gece haberlerini tekrar izliyorum. Bir televizyon kanalı 20 kişi diyor, bir diğeri 19, gözaltına alınanların sayısı. Birisi de “Otobüslere bindirilip İstanbul’a gönderildi” diyor, bayanlar için.

*

(Diyelim ki, “Ölüm Odası”nda bir kelime veya mevzu olarak; “Karın, içgüdü bölgesi” diyor. Bu göbek kısmı için, insan vücudunun. Orada okuyanda buna dair bir bilgi yoksa, buradan hareketle, geçilen-irtibat kurulan nokta da –hâliyle-anlaşılmıyor.

Buradaysanız, durum farklı: “Karın, içgüdü bölgesi” dedikten sonra, anlamayan gözlerle baktığınızda izah geliyor;

-“Diyelim ki bir deprem ânında, panik halinde, sağa sola, şuraya buraya, hemen bir yere kendini atıyorsun. O esnada, şuurlu bir şekilde, şuraya mı girsem, buraya mı, orası mı daha güvenli olur, şurası mı gibi, enine boyuna düşünüp hareket etmiyorsun, böyle bir can telâşıyla…”

Mesele anlaşıldı. İçgüdü ve şuur farkı.

Benzer bir tecrübeyi bizzat yaşayan benim için, deprem anında yaşadığım o panik halinde, -hiç düşünmeden- sağa sola savruluşum...

İşte, içgüdü ve şuur farkı. Böyle bir tecrübeyi yaşayan için hadise elbette daha kolay anlaşılabilir. Yani Ölüm Odası’nda bunu okuyan biri, bir de o deprem anında; “ne yaptığını bilmez hâli” bizzat yaşadıysa; “Karın: içgüdü bölgesi”ni anladı. Bundan sonra geçilen noktayı da daha iyi anlayacaktır…

Üst üste bindirilmiş haritalar düşünün, karayolları haritası, coğrafya haritası, siyasi harita, tarihî harita vesair… Ve bütün bunlarda “istikâmet” sabit: Ölüm Odası... Anlam haritası...)

Gece saat üç…

-“Şükrü, sende Tilki Günlüğü var mı?”

Yok, çünkü kitaplarım gelmedi henüz buraya..

-“Tamam…”

 

10 Mayıs Cuma…

Saat bir gibi kalktım. Yemek filân derken, Kumandan’ın havalandırma kapısı açıldı. Çay… Sonra yine çay ve çay… Gayet iyi görünüyor. Fikir mesaisi aralıksız devamda, “muamma” üzerinde.

 

"Bu tam bir zuhurât..."

 

-“Çok hârika bir doğum günü hediyesi oldu bu bana… -Nedim-i Kâdim’i kastediyor- Okudun bunu, “Benâm-ı Salih…” Özellikle bunun muamma olarak yazılmış olması ve tam sonunda…”

-Siz bunu almayacaktınız, diğer üçünü ayırdınız bakayım diye, ben de bakmamıştım henüz, şöyle bir karıştırırken, göz alışkanlığı şeklinde dikkatimi çekti o mısralar…

-“Bu tam bir zuhurât… Ayrıca burada, “zuhurât” anlamı da var zaten… Hârika oldu bu! Çok güzel bir doğum günü oldu! Düşünsene, hem ‘muamma’, hem de çok açık… Onaltıncı Yüzyılda yaşamış bu, Nedim’den önce… Kim getirdi kitabı, ne zaman geldi bu sana?”

-İki üç ay önce istemiştim efendim, isim filân belirtmeden, divân edebiyatıyla ilgili diye not düşerek, yeni geldi, abim, sürpriz bir şekilde geldi ziyarete…

-“Tam bir sürpriz oldu benim için…”

Anlattım… Yukarıda bahsi geçen hikâyeyi. Bir de espri yollu, “Yahu tâ oralardan geliyorsun, adam Kumandan’a bir doğum günü hediyesi getirir” diye de söyledim abime…

-“Tabii o da farkında değil?..”

Değil…

-“Bu kadar olur yani…

*

"Hepsini unutturdu, nasıl keyif aldığımı bilemezsin..."

 

Kumandan benim hücrenin önüne geliyor. “Muamma” meselesi üzerinde…

(1983’e denk gelen işâretler…  -“Üstad’a, ‘Benim doğumum 1983’ dedim…” Bunun Abdülhâkim Arvasi hazretleri ile ilgisini gösteriyor. Bu kadar dolaysız...

-“Geçen gün burada bu belimin ağrısından ne hâle geldiğimi gördün… Hepsini unutturdu bu. Nasıl keyif aldığımı bilemezsin! Dedim ya, hele bir de tam sonunda olması… Biliyorsun, “felâtat; kırık dökük cümleler… Kafa Kağıdı…  Felâtat; Lisanın döküntüleri demek…

Benim, ‘Önsöze son sözden başlamalı…’ mısraını hatırladın mı?.. Ne kadar, böyle ne kadar müthiş bir zevk aldım… Böyle bazen yazarlar ve biter, sonu tek mısra kalır, öyle bırakırlar, devamı gelmez, getirmezler filân… Üstad’ın; ‘Kelimelerin altında, cümlelerin üstünde benim büyük meselem’de olduğu gibi… Nedir o?..”

Hücresine geçti… Mevzu akıp gidiyor. Teferruatçılık şuuru, buna dair örnekler…

*

 

“O’ndan niye almıyorsun o kokuyu?..”

 

Tilki Günlüğü… “O’ndan niye almıyorsun o kokuyu?.. İslâm kokusunu… Ben Şükrü’yü görmesem de tanırım sesinden. Üstad’ın söylediği, iş gelir gelir, böyle taklidi imkânsız bir noktaya varır… İhlâs ile hakikati yaşayanda, -mevzunun fikirleşmesi-… Sahabe?.. Bunlar anlaşılmadan sahabenin anlaşılması mümkün mü?.. İşte İmam-ı Rabbâni’nin sözünü nakleder Üstad; “Siz onları görseydiniz, bunlar deli derdiniz, onlar da sizi görselerdi, bunlar Müslüman değil derlerdi… Sen bin dörtyüz senedir böyle katlana katlana gelen o şeyden, -kültür, irfan-zevk- almıyor, alamıyorsun –kendine pay-… Sonra da işte, ‘Sahabe gibi’ filân… Belki de –bu kafayla- o dönemde, o şartlarda olsan “inkârcı” olacaktın, Ebu Cehil gibi… Oradan bu zamana kadar böyle incele incele, süzüle süzüle, katlana katlana gelen mânâlardan, zenginliklerden nasibin, nasibine düşen?..

İşte o yüzden istidat?...

İşte şu bardak, buna bidonu boşaltsan ne, alacağı yine o kadar! (…)

*

"İnsanın kaderine ve istidadına değil, hâline ve encamına dair şuuru vardır"

*

“Biri de çıkıp demiyor ki…”

 

Ben kendi hakikatimi, kendi mânâmı şu kadar şeyle isbatlıyorum… Hâlbuki “Ârife tarif gerekmez…” Ârif olan bir işaretten anlar –bilir-bin mânâyı…  Değil mi?.. Şimdi şurada bir “Ârif topluluğu” olsa… Değil mi?..

Üstad…

“Ben O’yum… O olmuşum… ‘Şuradan Büyük Doğu ibarelerini’ diyor… Malûm Akıncılar, onların o zaman Üstad’a karşı tavırları…  Bizi de –Akıncılar’ın içinde, akıncılardan olduğumuz için- böyle bir güvenmez hâl gibi, belli belirsiz… “Efendim” diyorum; “Akıncılar biziz!”…  Ben övünme gibi anlaşılır, övünme gibi olmasın diye söylemiyorum, biri de çıkıp, “Efendim onu çıkaran da Salih!” demiyor. Düşünsene durumu… “Üstad’ım o gençlik bizim gençliğimiz” diyorum, “ben 1970’den beri onun içindeyim…” Böyle bunalıyorum, en son arabada giderken, işte o yazdığım şeyi söyledim; “Bu dâvâ gençliğe malolmuştur!.. Gerekirse, Büyük Doğu adına Büyük Doğu mahkemesinde…” diye o bildiğiniz cevabı verdim… İşte o zaman; “Benim için benle kavga edecek, bir dost, çok şükür buldum… Derinliğine kanıma girmişsin…” Ondan sonra Üstad, tekrar patladı ve koyuverdi verimlerini, yoksa tekdüzeliğe dönüşmüştü ondan önceki şeyleri…

 

“Ondakini O’na gösteren…”

 

Daha açık söyleyeyim, işte ondan sonra, bu Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu konferansını yeniden… Yoksa, geçmiş gitmiş. O, bendeki karşılığını görünce, yeniden dirilmiş gibi, patladı yani… O’ndakini O’na gösterdik, bu mânâda…

(Ağacın, dal, yaprak, meyve olarak çekirdekte toplu olması ve onların çekirdeğin istidadını göstermesi…)

*

“Netice doğru; Süper Mürşid…”

 

Tarîk… Tarikat… Yol…

“Öyle bir şeyh-mürid ilişkisi yok. Mevzu burada hususileşiyor. O anlamda –klasik anlamda- yok ama, bak, ‘Seni ben yetiştireceğim’ dedi, ‘O’nu görseydin daha iyi olurdu’ dedi… Abdülhakim Arvasî Hazretlerini… Yani, bu bilinen anlamda bir şeyh-mürid ilişkisine benzemez… Bu malûm İslâm dışı çevrelerin, kesimlerin, bir “Süper Mürşit” yakıştırması var. Ama karalamak için, fakat netice doğru; Süper Mürşit…

Şimdi, Velinin biri, müridi artık ‘olmuş’, ona icâzet verecek, fakat mürid isteksiz, bir iki imâ filân ediyor, yok…  Müridliğin tadı başka!. En sonunda, görevi yerine getirmek için kendine bir iki mürid bağlayıp, kendisi şeyhine müridliğe devam… O yüzden, müridliğin tadı başka. Müridlik gibisi yok…”

*

-Metris’de bahsetmiştiniz bir ara, ne muâzzam, bulunmaz bir hazine diye bu Divân edebiyatından… Şeyhülislâm Yahya Efendi’den örnek vererek, ondan bir mısra okuyarak; aklımda sadece, “Keyfiyeti zevke dair” gibi bir mısra kaldı…

-“Şeyhülislam Yahya… Apayrı o… Değil mi…

*

-“Üstad, etrafında o kadar profesör filân olmasına rağmen, bir ideolocya-sistem meselesi anlaşılmamış mesela, bunun en başta gerekliliği…

Şimdi adam felsefeyi, felsefe ekollerini biliyor… İşte Hilmi Ziya Ülken… Felsefenin hangi sorulara cevab aradığını, hangi sorulara cevab verdiğini biliyor… Sen ne diyorsun? Bu meseleler karşısında, bunların sence izahı ve açıklaması ne? O yok!. Üstad’ın İdeolocya Örgüsü’ne de ‘makaleler toplamı’ gibi bakıyor. O Batı’dakilere uymuyor veya onlara benzetemeyince… Halbuki o!..

*

Kültür Davamız…

 

Bununla ilgili konuşurken… Bir ara, boğazda düğümlenen kelimeler… Benim de gözlerim doldu… Sonra kendini kontol edip, ‘bunlar azdırıyorlar’… Ne kadar muhteşem bir sahne… O’nunla O’nun ruhu bir safta, bu kadar olur!

“Ben O olmuşum…” Yürüyen Büyük Doğu mevzularını anlatırken… “İşte orada söyledim; “Büyük Doğu’dan başka çare yok!” deyince, Üstad; “Öyle dememek lâzım, ne demek Büyük Doğu’dan başka çare yok!” dedikten sonra, durup; “Söylediğinin de bir hakikati var” deyişi… Ve işi “dır-tır”a getirmek istemeyişi…

Buna dair örnekler…

Her şeyi anlattıktan sonra, -büyüklerin- “Allah-ü âlem… Doğrusunu Allah bilir” diyerek bitirmelerini örnek veriyor… “Dır-tır” olmaz!

 

“Bu adam ölürse ben ne yaparım?”

 

Sonra, bir ara, O’ndaki göz ağrısından dolayı kendisinin gözünün ağrıması…

Sabaha kadar sahilde; “Bu adam ölürse ben yaparım?” diye, yaşadığı o derin sarsıntıdan sonra, vardığında, Üstad’ın, onu büyük bir sevinçle karşılayıp, iltifatlara boğması…

-“Bahçede oturuyoruz böyle, Ahmet Arvasi var yanında, o “hayatın olurundaki olmaz, olmazındaki olur” meselesi etrafında konuşuyor, ‘bu dilden anlayan kimse de kalmadı’ diyor, ben o ân içim böyle nasıl eriyor, patlayacak gibi… İşte o duyguyla –tesirle-; Kültür Davamız…

*

Mecâz mevzu…

-“Meselâ adam bir filimde hep çiçekleri anlatıyor. Çiçek gibi güzel, her şeyde öyle. Başka bir şey bilmediğinden. Sergide konuşuyor; ‘Çiçek gibi hayat’… Alkışlar…

*

Mecâz mevzu…

Divân Edebiyatı ve Osmanlı’da fikir mevzu…

Saat bir buçuktan dört buçuğa kadar… Kumandan aralıksız konuşuyor… Anlattı, anlattı, anlattı…

(Müzik dinleyemediği, sırf bu yüzden –duygu yoğunluğu, bindirme yapmaları- “Ne bileyim güzel bir müziktir, sevdiğin bir şarkıdır, sende hatırası olan bir şeydir… Yok, dinleyemiyorum, o yüzden…”) (…)

“Kur’ân okunurken ağlamaya başlıyor adam… Diyorlar, ‘Sen Arapça da bilmezsin, anlamıyorsun da, ne ağlıyorsun?’… Adam; “Ruhum anlıyor –veya-ağlıyor” diyor…” (…)

“Üstad’a ben söylüyorum, telkinle alınanı tahkikle bulmak… Yaptığım bu…”

*

Bir ara konu çok farklı ve ilginç bir tarafa kıvrılıyor…

-Efendim meselâ herkesin kafasında farklı bir ‘Mirzabeyoğlu imajı’ var. Ama gerçek o değil, o onun kafasındaki kendi oluşturduğu…

-“Evet…”

-İslâm’ın en fazla görünürlük kazandığı yer muaşeret alanı, ahlak ve keyfiyet –insanda- oralarda görünüyor ve açığa çıkıyor…

-“Evet, tabii tabii…” (…)

 

*

“Asıl Nebevî metod da bizimki…”

 

-“Hiç kimse peygamberin yaptığını yapamayacağına göre, tutturmuşlar bir “Nebevi Metod, Nebevi Metod…” –İslâm’a muhatap anlayış kasdıyla- Asıl Nebevi metod bu!.. Bizim yaptığımız… Onu da sen anlamıyorsun, içinde –âyet, hadis- göremeyince… Bu İslâm’a Muhatap bir anlayış… Buna nisbetle benim yaptığım da bu! Seninki?.. 

(Şimdi diyelim ki ben böyle yapıyorum diye sen de siyaset yapacaksın, başlıyorsun belediyeler şöyle olsun, filânlar böyle olsun… Komedi…)

*

“Anlamayınca bırakıyor bir kenera…”

 

İdeolocya bahsi…

-“Şimdi felsefenin mevzuları belli; işte varlık nedir, oluş nedir, ahlâk nedir, şuur nedir, bilgi nedir filân, bakıyor o şablona uymuyor diye –uymuyor ya İdeolocya Örgüsü- bırakıyor bir kenera…”

*

-“Şimdi Üstad, aklı yeriyor filân… Anlamadan, sen de aklı küçümsüyorsun… Halbuki akıl… Hadiste var değil mi; “Onlar ki akılla nimetlendirildiler, kurtuldular” diye…

*

“Muamma…”

 

O yevmiyelerde geçen bir ‘bulmaca’ meselesi var, onu hatırlatınca..

-“Evet, bir de o bulmaca mevzuu var… ‘Yahu diyor, İmam-ı Gazali’nin Eyyühel Veled diye bir eseri vardı, onu bulsak da, çocuklara böyle, çok eğitici olur, bulmaca hazırlayarak… Ben o zaman anlamadım tabii… Bak şimdi, muamma nasıl çıktı karşımıza… Muamma; Sır, bilinmeyen, bilmece…”

*

Bu “muamma” meselesi…

-“Bunu ayrı bir başlık altında vermek lâzım, öyle orada olmaz! Bu üçüncü cilt –Matlâ Beyitler- onun önsözü de olabilir…” (…) “63 yaşla ilgisi?.. Demek ki zamanı geliyor. Bizim devrimiz…”

*

Saat iki buçuk gibi, Havva’nın gönderdiği, şalvar takım, tişört ve pantolonlar ile pabuç geldi. Gardiyan; “Bunların hepsi senin mi?” diyor. Benim… Alıp yanına varıyorum…

-Efendim doğum günü hediyeleri geldi…

-“Teşekkür ederim, zahmet oldu… Kimden geliyor?”

-Öğreniriz efendim… Şu pantolon ve tişörtleri Havva’ya ben söylemiştim…

-“Sağolsunlar, teşekkür ediyorum…”

*

Nedim-i Kadim…

-“Bu kitabı bana verirsin artık?..”

-Tabi efendim, yerine bir kitab imzalayıp verirseniz…” J

*

Kitab; Nedim-i Kadim

“Kâdîm” kelimesinin anlamı ve tedaileri…

“Siz benim güzel bir cümle kurduğum zaman ne kadar üzüldüğümü bilemezsiniz diyor… Bunu da gösterdik…

Sonra, yine bu muamma ve telegram mevzu ile alakalı; “Makine bilmecesini en derinden çözmüş olarak…”

*

Lacivert takımı, Havva ziyarete geldiğinde getirmiş, almamışlardı, şimdi almışlar. Şalvar tipli pantolon, cepleri de var..

-“Benden iyi polemik yapacak kimse mi var, polemik yapacak olsam!..”

*

“Tam dünya, mümkün hayat...”

“Akit’teki haberi de getir. Onunla beraber yazarız.” Doğum günü mevzu. (…)

Muamma bahsi…

“Mânâ bir bütündür. Bir şiirimde de KYS, “Tam dünya mümkün hayat”… Tamlıktan sonra mümkünlük, mümküne açılan… Kayan Yıldız Sırrı’ndan…

Ölü noktada durdum

Tam dünya mümkün hayat

Zoru çağıran soru

Beni arar şu saat

*

Gece saat iki gibi… Sesleniyor:

-“Şükrü..

Efendim..

“Bu benim belimin ağrıdığı doğum günümden bir gün öne miydi?”

-Evet efendim, Çarşamba günü. Telefona çıktınız, Perşembe de doğum gününüzdü…

-“Tamam, kendine iyi bak...”

Sağ olun efendim

Kayan Yıldız Sırrını okuyordum o sıra… Biraz sonra tekrar;

-“Bu güzel h dedikleri hangisi, noktalı olan mı, noktasız olan mı, yoksa zikir harfi olan he mi?”

Tam emin olamıyorum ama, galiba bu iki gözlü olan zikir harfi efendim.

*

İkindin bizi gönderdikten sonra, -kapısı kapanacağı sırada- el öpme teşebbüsü ve sırtımızı sıvazlayarak. Kafama takılan; “Sana imâ yollu söyledim…” dediği?.. Kafama takılıyor; neydi, hangisiydi?.. 

Çay vermek için vardığımda;

-Efendim ayıp olmazsa bir şey soracağım, normalde düz söylenenleri bile çoğu zaman anlamıyoruz, o “ima yollu” söyledim” dediğiniz neydi?..

Mevzuu anlaşıldı…

17352.jpg

17373.jpg

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.