• BIST 99.292
  • Altın 238,471
  • Dolar 6,1720
  • Euro 7,2662
  • İstanbul 15 °C
  • Ankara 22 °C
  • Konya 25 °C
  • İzmir 22 °C

Şükrü Sak yazdı; (S.Mirzabeyoğlu ile zindan konuşmaları): "Peki her şeyden sonra kalan bu acı hissi nerden geliyor?"

Şükrü Sak yazdı; (S.Mirzabeyoğlu ile zindan konuşmaları): "Peki her şeyden sonra kalan bu acı hissi nerden geliyor?"
Günlük... 5-6-7 Mayıs 2013

sak-gunluk-png-001-001.png

kaynak-belirtmeden.png

 

 

"Peki her şeyden sonra kalan bu acı hissi nerden geliyor?"

 

5 Mayıs Pazar-2013

 

Durgunluk, sessizlik, sükûnet… Az bulunan bir şey…

Kapı kapanmaya on beş dakika kala filan, “Efendim birkaç adım atacaksanız, on dakika kaldı..”

-“Tamam…”

Çay veriyorum, bir iki yürüyüp, “Oturacağım ben” diyor. Dışarı oturuyor.

Telegram ve Kartal…

-“Göze gelen tek şey, gökyüzünün derinliğinden geçen uçaklardı” diyor…

Bir rüya, “gördüğüm” veya “gördürülen…”

“Şeffaf, dibi görünen bir göl manzarası, sakin, duru… Böyle nefis bir tabiat ortamı… Rüya, ama şuurundayım… Metris’in mağara gibi gösterilmesi… Küçük dükkânlar…”

-Hürriyet’te çıkan bir yazı dizisi vardı, böyle adamlarla tek tek konuşuyorlar…

-“Ben var mıydım?”

-Hayır…

Sona bir filimden örnek veriyorum, “şuurlu rüyayı” anlatan bir filmdi.

-“Bunlar geleceğin teknolojisi…”

Şişen ayaklar… Rusya’da suya karıştırılan bir madde… Vücudun mıknatıs gibi çekilmesi…

*

-“Böyle dilim dilim kesilirken, hiiiç imdât da istemeden ve O’nun –Üstad- tarafından memnun ve mesut bir çehreyle seyredildiğimi de bilerek… Kör testereyle doğranır gibi, ama en ufak bir “ah!” bile demeden, çünkü bir imtihanda olduğumu da biliyordum…”

*

-“Kartal’da işte, “Peki bu acı duygusu neyin nesi dedim, fizikî acı değil. Her şeyden sonra kalan bu acı hissi nerden geliyor? Bu yaşadığım?..

 

*

Rabıta mevzuu… Lüzumsuz yeltenişlere kızgınlık içinde konuşuyor;

-“Şimdi adam eşekliğine bakmadan, filin taşıyacağı yükü ister gibi… Ezilirsin. Eşek olarak taşıyacağın şeyi de taşıyamazsın…”

-“Şeyhe bağlanmak, Allah’a bağlanmak gibidir. Bu konfeksiyon elbisesi gibi; şu olmadı bir de bunu deneyeyim, olmaz!”

-“Hâlin, istidadın neyse, ona yöneleceksin sen, o işlerin tehlikesini bilmiyorsun çünkü. Kendisine kerâmet verilenlerin ayağının kaydığı pek çok örnek var, biliyorsun…”

-“Yok olmak, hiç olmak, hiç. O yüzden Allahsız ruhçuluktan daha ileridir hiççiler…

*

Yine rabıta mevzuu… Sahte yelteniş ve uçma(!) heveslilerine kızgınlık içinde konuşuyor…

Kestirmeden uçuş niyeti. İşin aslının zorluğu ve taklide yeltenmenin nefs aldatması-nefs hilesi olduğuna dair örnekler…

-“Çoğu var, biliyorum, böyle can sıkıntısından başlıyor bu şeylere… Tabii sonrası felâket…

“İmanı sarsılır insanın, -sarsılıyor da zaten- ‘yapıyoruz, ediyoruz bir şey yok’ diye.. O kadar çabalamadan geriye kalan fuzuli bir yorgunlak…”

*

"Bizim nisbetimiz fikir üzere..."

 

-“Bizim nisbetimiz fikir üzere… Ben O’nda –Üstad- ne şu aradım ne bu,-kerâmet vesair- ne de veli miydi, değil miydi, hiç o türlü bir şeyim olmadı…”

“Onlar kadere razı… Hayır ve şerrin Allah’dan olduğunu bildikleri için…”

*

-Bu balinalar, iki üç yüz tanesi birden, kıyıya çıkıyorlar; intihar yani… Zoologlar şaşkın tabii… İşte hayvanlarda rastlanmayan bir durum, çünkü varlık, var kalmaya, hayatta kalmaya doğru, canlılığı sürdürmeye yönelik, tabii olarak… Bu durum, bunun aksi… İşte anlaşılamadı sebebi… Yani insanda intihar söz konusu olduğunda “vardır bir sebebi” diye düşünüyorsun, ama bu hayvanlarda olunca, fıtrata aykırı bir durum…

-“Bak sen bu balinaları anlattın. Köpek balıkları geldi aklıma, onlar çok hassas titreşimleri alırlarmış… Gece; karanlık, titreşim demektir. Hani böyle dünyanın titremesi deyince, işte zelzele filân değil… Çünkü gece gelir insana o gizli mânâlar… Gece, kendine döner insan, içine…”

*

-Efendim o muhteva farkı anlaşılmazsa, mümin ile münafık arasındaki fark da anlaşılmaz. Çünkü münafık bütün şekli hareketleri aynen yapıyor…”

-“Hah, işte o öz…”

Sanırım, Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin sözü;

-“Şu köpeğin içtiği sudan daha adi nefsimiz…” Bu sözü söyleyebilmek için ne kadar “büyük” olmak lâzım, hayal edebiliyor musun, ne kadar yokluğa hiçliğe bulanmış olmak...”

*

Kafanın içinde oynatılan video, televizyonda izlediği filmin yeniden izletilmesi.

Kenan’la yaptığı düello ve kılıç değen yerin üç dört gün ağrıması, daha önce yazdığı “trafik kazası” hikâyesi. (“Kaza yapsaydım, kesin ölecektim” dediği olay…)

Farklı bir şuur boyutu gibi…

-“Adli Tıbta söyledim, onlar da, hiç öyle düşünmemiştik dediler…”

-“Şimdi, şuur altı, şu bu belli konularda bilinen ve ifâde edilen şeyler. Meselâ; “aklıma geldi, gözümün önüne geldi” diyorsun, o ân bir resim var kafanda, yani gelen bir şey. Bunun gibi diye. Ama şimdi bir hadiseyi tarif etmek için misâl veriyorsun, misâl gerçek gibi anlaşılınca yine olmuyor.”

*

“Burada görevli bir gardiyan varmış, böyle tokalaşınca, karşısındaki elektrik alıyor, o arada anlıyor karşısındakinin, onun ehl-i tarik olduğunu, ‘senin gibi adamın burada ne işi var?’ diyor, o da, ‘senin gibi hayvanları kurtarmak için-veya-senin gibileri kurtarmak için’ diyor. Nasip meselesi…”

*

-“Bu yolda en adi iş ölümü göze almaktır diyor ya Abdülhakim Arvasi Hazretleri, adam ölümü görünce, ben niye öleceğim diye kaçıp… Sonra da… İşte malûm sefillikler…”

-“Şimdi bir doktor ile bir manav arasında illaki bir müştereklik vardır, işte manavın sattıklarının tıbben faydalı veya zararlı olması tıbbı ilgilendirir diyelim, doktor da oradan manava…

Doktor doktor olarak işi üzerinde, manav manav olarak…”

*

-Senin çocuk iki yıllık okulda mı?

-Hayır efendim, imtihana hazırlanıyor…

-“Bizim gibi. Adalet’ten diplomayı aldık. Sen?”

-Diplomayı aldım astım eve, başka bir işe yaramıyor…

*

“Şu yemek daha pahalı-değerli, ama ben onu sevmiyorum, bunu seviyorum…” (Daha sonra yeri gelecek…)

*

6 Mayıs Pazartesi…

(…)

Saat birde sohbet vardı, çıkmadım. Saat iki üç gibi, Kumandan ayakta. Süper bir çay yapmışım, verdim.

-“Orası güneş, şuraya otur…”

Biraz sonra Akit’te Murat A.’nın sürmanşetten, Kumandan’la yaptığı röportajın ilânı. Onu da verdim; Baktı…

-“Şimdi Apo da ister” diye espri yapıyor…

-“Fotoğrafı sen mi verdin?”

-Evet. (O hücredeki fotoğrafı) ‘hücresinde görüştük’ diyor, galiba o fotoğrafı kullanacak?

*

-“Bir kelime var, böyle uzaktan eşyanın durumunu, görünüşünü ifade eden?”

-Perspektif? Bakış açısı…

-“Değil. Eşya uzakta küçülüyor ya, ressamlar kullanıyor daha çok bu kelimeyi…”

-Bilmiyorum efendim…

Sonra lügat…

-“Evet perspektif… Kelimenin içini boşaltıyorlar. -İsmail?

-Sohbete çıktı.

-“Sen?..”

-Ben yatıyordum geldiklerinde…

*

-“Sen, neydi, adını söyle dedim, “Hasan”… Ha, tamam… Böyle unutuveriyorsun bir ânda, çok iyi bildiğin günlük dilde kullandığın bir kelime…”

-Otobüste uyumuşum birinde, bir uyandım, kimim, neyim, nerdeyim, nereye gidiyorum, bir ân böyle müthiş bir boşluk…

*

Kuş ve kuşun hâlleri…

-“Kuşu bile var, bile diyecekler…”

Ölüm Odası’nin ikinci cildi geliyor; iki adet

-“Şu senin…”

-Yok efendim, öbürü benim.

-“O zaman bunu al”

-Ama cilt?

-“Sen işaretlemişsin öbürünü, bükmüşsün…”

-Oralara bakıp bunu da işaretlerim.

-“Bu bende kalsın…”

Esprili bir şekilde kitapları bölüştük. Bir önceden, iki de sonra, yani biraz önce gelen kitabı…

-“Avukat sana söyledi mi, Perşembe günü geleceklermiş…”

-Evet, Perşembe günü program varmış, o arada sizinle de görüşürler, haberim var yani..”

Dışarı…

Sessiz, sakin, yarım saate yakın volta…

-“İyi yürüdüm ama…”

-Yarım saat oldu efendim…

-“İyi… Bak ellerim kızardı…”

-Evet, kızarmış…

Hava sessiz, sakin, durgun, zaman sükût halini almış.

-Sigaranız bitmiş diyor, İsmail.

-“Şükrü’den alırım, sana önceden sigara borcum?”

-Yok…, sonradan aklıma geliyor, ‘Bir paket var…’

*

7 Mayıs Salı

Sabah kütüphane varmış, sosyal faaliyet, yani, kütüphaneye çıkıp oturuyorsun, telafi, çıktım. Serdar da gelmiş… Ömür boyu hapis cezası almış olan Serdar. ‘Beni dışardan tanıyor musun?” diye sordum. “Şükrü Sak”. Çocuk gibi bir hali var. Önceden halini birinden dinlemiştim, çok kötü olduğu yönünde…

Geçen Cuma gelmeyen dergi, biz kütüphanedeyken oraya geldi. Dergi ve Akit’teki röportaj…

Kumandan’a verdim…

-“Nasıl, okudun mu sen?”

-Okudum efendim, güzel. Biraz kendi dillerine uydurmuşlar, bu da normal, kayıtla olmadığı için. Ortadaki fotoğraf çok güzel olmuş.

Kumandan oldukça memnuniyetsiz ve belli ediyor açıkça… Kesik cümleler ve kelimelerle, jestlerle… Sohbet havasında geçen ve neyi neye nisbetle söylediği anlaşılmadığı –ve belirtilmediği-zaman, yanlış anlamaya dair, yanlış anlaşılacağına dair…

-“Yorgunluk da var tabii”

-Sizin üslubunuzu yansıtmıyor ama, bu normal. Sizin üslubunuzu bilenler, bu cümlelerin size ait olmadığını da anlayacaklardır…

-“Çocuklarını okuldan almaya giderken, bu da sanki acındırma şeyi gibi…”

-O’nu, bu “hücre evinde basıldı” manşetlerine gönderme ve cevab olarak kullanıyorlar…

-“Zaten bir röportaj havasında değil de, bir sohbet tarzında oldu görüşme…”

*

Kantin… Cezaevinde kantin demek, -marketten alışveriş yapar gibi anlaşılmasın diye not düşmem gerek- dilekçe yazarak, istediklerini bir kâğıda listeliyorsun, işte, çay, şeker, soda, kaşar, çamaşır ipi vesair, ihtiyaçlarını, sonra kaldığın koğuş veya hücrenin mazgalından getirip veriyorlar. Olay bundan ibaret. Çoğu zaman da istediğin şeyler olmaz... Bunun da günü bellidir, haftada bir gün kantin yazabiliyorsun, yani liste verebiliyorsun. Listeyi gününde vermezsen yok! Hücrene veya koğuşuna bir liste verilir; burada kantinde nelerin bulunduğu yazılıdır. Tabii paran varsa… Sonra, haftada bir gün de adına “dış kantin” denilen uygulama var, ona da yine, işte sınırlı sayıda alınabilen, sebze, meyve, tatlı türü şeyler…

*

Dergiye bakıyor… Biraz sonra gazeteyi getirdi verdi. Şalgam suyu dolaptan. Kantin geldi.

Biraz sonra seslendi;

-“Ben çay yazdım dört tane, burada iki tane var, akşamda ekmek yerinden kaldırılmış, bulamadım, sonra buraya konmuş. Değiştirmeyin şunların yerini! Değiştiriyorsunuz bari söyleyin. Bak bu şekeri de ben koymadım buraya.”

-Tamam efendim, ekmeği İsmail kaldırmış, söylerim ben ona!

-“Dergi ne zaman geldi?”

-Biz kütüphanedeydik oraya geldi, yarın da devam edecek, gördünüz mü?

-“Yok, öyle mi?”

-Evet, burda yarınki konuların başlıkları var, en sonda.

Kumandan dışarı çıktı, havalandırmaya.

-“Ne yapacaksınız bunu?”

-Yan tarafa göndereceğiz, arkadaşlar okusun diye…

-“Tamam…”

Rulo yapılarak tel örgülerin üzerinden, yan tarafa fırlatılan gazete…

*

Çay, sigara, bisküvi…

-Bu da iki haftalık sigara…

-“Şuraya… Beş tane al, borcum kalmadı…”

-Tamam efendim…

Saat dört gibi havalandırmada volta…

Mevzu, “Mukarnes…

-“Mukarnes… Böyle bir espri olmuştu Yalçın’la, ben yanlışlıkla mukarnas demişim, onlar Mukarnas değil, mukarnes diye.. Öyle bir espri doğdu… Makar, mukar aynı…

*

Sarık… Her sınıfın sarığı farklı… O yukarı doğru böyle kıvrıla kıvrıla helzonvâri görüntüsü içinde bir sembol… Şimdi?.. Dola başına, içi boş…

O bir keyfiyet sembolü

*

“Sarık neye misâl?”…

-“Buradaki keyfiyeti –kafasını işaret ediyor- gösteren, böyle helezonvâri yukarı doğru yükselen… Sen şimdi onu bu boş şeyin –kafayı işaret ediyor- üzerine doluyorsun –dolamak-, oldun sen de o(!).. Hâlbuki her sarık, her sarık şekli, farklı bir mevki, makam, mertebe, unvan işareti…”

*

Bu Mikelanj’ın Musa heykeli, herkes bir yorum yapar, eli şundan böyle, yok ondan değil bundan böyle, yok mermer yetmediği için… Sonra, çok sonra aynı kumaştan başka bir çıkar ve der ki, o “hata” bilerek yapılmıştır… İşte bunları konuşturmak için… (…)

*

-“Kız, halıyı, kilimi dokurken, onun renginden, deseninden anlıyor, anlaşılıyor, diyor; “Bu kızın ona gönlü yok”. Sorup soruşturuyorlar, öyle… Bunu bilen adam var, bilen, o desenlerdeki mesajı, ruh hâlini okuyan. Vazgeçiyorlar. Kız söylemiyor da tabii… Sonra gelen atlının attan iniş şeklinden, kalmaya mı geldi, hemen gidici mi, kalacaksa kaç gün kalacak, attan iniş şeklinden bunların hepsi anlaşılırdı…”

-Folklor kıyafeti ve onlardaki estetik ve renk uyumu..

-“Onlar da kalmadı, bu solcuların, halk, halkçılık filân şeyiyle kaldı bugüne…” (…)

Mukarnes… Sarık… Sarık derin mevzuu. Sembolü, mânâsı…(Neyin sembolü..) (…)

*

-“Ağzıma attığım şu lokmanın zikrini duymazsam yemem” diyor Muhyiddin-i Arabi Hazretleri, O öyle, sen de aynı şeyi besmele ile…

Kalp, mertebeler, tabakalar insanda…

*

"Gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadı..."

 

“Var yokunu isbat eder. Her insan Allah’ı nefsinde isbatlar. Hani, “Allah var-yok” mantık isbatı değil. İsbat insanın kendi varlığıdır. Şuurunda olmasa da insan, kendi kendinin var edicisi olmadığını bilir… Nefsinde isbatlar, doğrular.

“Gözünün gördüğünü kalbi yalanmadı”, çünkü onda vardı zaten o. Gökleri, mertebeleri, tabakaları ispat…

Kâinat insanda toplu…

*

Tasavvufa dair menkıbelerin, hikmetlerin, veli sözlerinin olur olmaz yerde, olur olmaz adamlar tarafından kullanılışına, ayağa düşürülmesine kızgınlık içinde, ve ona dair;

-“Bu başlığı koyuyorum ki, bazen kesik cümleler halinde kalan ifâdeler anlaşılsın diye ve misâlin, “neye misâl olduğu?” bilinsin diye…

“Savaşta, kruvazörler önde, onu destekleyici asıl savaş gemileri geride olur, geriden onlar sürekli beslenir; öndekiler. Sıkıştıkları, daraldıkları yerde, asıl güç ve kuvvet olarak bunlar… -veli sözleri, mana orduları-…

Sen şimdi sürmüşsün bunları en öne, ne o var, ne diğeri… Komedi. Kıymetten düşürme..

Onların sözleri “mânâ orduları…

*

(Bu misal ve söz Üstad söylüyor diye mi başladı?

O orada –“mânâ orduları”- olduğunu ifâde eden (veli kelamının) bir veli kelamı geliyor aklıma, mevzu bu minvâlde…)

*

-“Kelime yaralı demek… Kelimelerle lâfız halinde söylenen bu kelâm da,  nihayetinde rahmet cümlesinden olarak istidatlılara ulaşması içindir, yani söz değil “hâldir” mevzuu.. (Tasavvuf…) Şimdi böyle olunca söylenen sözün, kelâmın karşıdakinin ruh yuvasında –kalbi işaret ediyor- bir karşılığı yoksa ulaşmaz ona… Kavramın bir karşılığı, bir benzerinin olması lâzım, mânâ başka türlü ifâde edilemez çünkü… “

(Sürahi; kelime, ses… Mânâ; Su… Bardak; Kelime… Mânâ; Su…)

“O yüzden misâllerle, benzerlerle anlatılmaya çalışılmıştır…”

*

“Bu şuna benzer… -nefsinde isbat mevzu- diyelim adama şu semaveri anlatacaksın, diyorsun; ‘hani böyle su ısıtmak için, şöyle şöyle…’, karşındaki; ‘ha kazan gibi...’ –O kazanı biliyor- değil, elektrikle çalışıyor, şöyle şöyle… -‘Eletrik ne?’ –biliyorsa- Şu lamba var ya, onun böyle…

(Bu misâl, -nefsinde olmayanı bilmez mevzu ile ilgili…)

Âyet…

-“Gördüğünü kalbi yalanlamadı…” Onda vardı o… Başka türlü bilinemez… Her var kendi “yok”unu isbat eder. Bu mânâda; nefsinde Allah’ı isbat… -veya inkâr-…

-O da bir isbat mı oluyor?

-“İşte teşbih… Her nefeste; anmak ya –zikir-, her nefeste O’nu isbat… Sen de olmayan şeyi bilmen-bilmek mümkün değil ki… İsbatı söz koşunu olsun…”

-“Karşına çıkan her şey, senin nefs muhasebene dair, senin nefsinin sana görünüşü. Anlamadıkların da “anlamadığın” olarak…”

-Dün akşam İstikbâl İslâmındır’ı okuyordum, orda bir Batılı; ‘Zamanın ne olduğunu biliyorum ama, ne olduğu sorulunca bilmiyorum’ diyor…

-“Ruh gibi… tezahürlerinden biliyoruz, elle tutulur, gözle görülür bir şey yok…” (…)

-“Takım elbise, biri giyer böyle gayet oturmuş üzerine. Biri giyer, onun üzerinde de durmaz, -görgüsüzlüğünü gösterir gibi-…

*

Detaylar… İncelikler ve “estetik” ile ilgili…

*

-“Gömleğin güzel. Kirlenir böyle, ziyaretlerde ve görüşlerde giyersin, kirletme…”

-Ben de öyle yapıyorum efendim… Şimdi tişört ıslandı da o yüzden giydim bunu…

*

"Tasavvuf, Şeriat içindir..."

Muhyiddin-i Arâbî Hazretlerinin sözü, yediği lokmanın zikrini duymadan yememesi. Halka da o mânâdan hisse olarak, Besmele ile yemek

*

-“Oralara doğru yükseldikçe, Hâk ve Bâtıl bir birine benzemeye, karışmaya başlar… İşte birçoklarının ayağının kaydığı noktalar…”

Hâk ve Bâtılın birbirine karıştırılmaya başlandığı yerler… Nerelerdir…

-“Tasavvuf, Şeriat içindir… Şeriat’ın derinliği; Tasavvuf…”

*

“Yıldızım Sag-ı Takir…”

*

(Her mevzu içinde görünen, gösterilen, irtibatlandırılan… O’nun yanında üç beş gün de olsa kalıp da, Allah’ı, kendini, hayatı anlamayan, ya çok sığırdır ya da…)

*

Her yerden, her yönden aynı yere çıkan;

“Nefsini bilen Rabbini bilir…”

“Nefs de öyle, tâ ezelde insanî hakikate doğru vardıkça…” Nefsde isbatlama… Kendinde. Kendi “ben”inde… Son nefeste bütün hayatının mânâsının toplu olarak görünmesi…

Tasavvuf… Ve nefsinde olanın bilinmesi, nefsinde isbatlama mevzu ile alakalı:

-“Şimdi argoda, ölmek üzere olan biri için, ‘bir ayağı çukurda’ deniyor, böyle bir deyim var. Bir mânâyı ifâde etmek için. Bu karşı taraftan bilinmiyorsa, anlaşılacak olan, ayağının biri çukurda olan bir adam… “Ölmek üzere, yaşlı” mânâsı hiç yok… Bunun gibi, söz değil, hâl olması tasavvufun… Muhatabın ruh-idrâk yuvasında karşılığı varsa, mânâ ulaşıyor. O yüzden de onlar –büyükler- öyle uzun uzun değil, birkaç sözle hemen anlaşıyorlar…” (…)

“Adam, yedi sekiz sene aynı kapıya hizmetten sonra, ‘O’nunki açıldı –manevi kalb gözü, basiret, seyr-i sülukdan hisse, ilerleme- benimki açılmadı, demek ki nasibimiz yokmuş’ diyor. Öbürününkinin açıldığını da görüyor bu arada, yani o anlamda da boş değil, ben de şunu yapayım diye, başka bir alanda hizmete davam ediyor…”

*

Kendi nefsinde isbat…

*

"Mânâ ışığının en nurlusunu yaşatır..."

(Evvelki gün, Selma’nın hikâyesinde, birden boğazda yumruk gibi düğümlenen o his, o duygu atmosferi… “Keşke elmayı da verseydim, parayı da almasaydım…” İşte o devlerin dünyasındaki bu mahzunluk, bu sararmış zindan duvarları arasında böyle ağlatır adamı…

Kirli cezaevi duvarlarının üzerinde yükselen dikenli tellere çarpıp kanamış bir serçe kalbi kadar yaralı ve öksüz bırakır insanı… İşte o duygu… Zindan duvarları arasında yıllar, yıllar sonra böyle düğümlenir boğazında insanın, ben kimim, Selma kimdir diye sormazsın, düğümlenir boğazında kelimeler, içinin derinliklerinden gözlerine böyle hücum eder…

Keşke o elmayı da verseydim…

Ne demişti Üstad;

O’na dair öyle  bir hatıram var ki, her aklıma gelişinde gözlerimi sı­caklık basar..

Gözlerimi sıcaklık basar?.. Ağlarım…

“Nazarımda mânâ ışığının en nurlusunu yaşatır ve bende bu tesir noktasından her şeyi gölgede bırakır…”)

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.