• BIST 116.841
  • Altın 161,940
  • Dolar 3,7823
  • Euro 4,6622
  • İstanbul 10 °C
  • Ankara 8 °C
  • Konya 9 °C
  • İzmir 13 °C

Şükrü Sak yazdı; İslâm'a adanmış bir ömür... Harun ağabey de gitti...

Şükrü Sak yazdı; İslâm'a adanmış bir ömür... Harun ağabey de gitti...
Miskin Yunus söyler sözünYaş doldurmuş iki gözünBizi bilmeyen ne bilsinBilenlere selam olsun

İslâm'a adanmış bir ömür... Harun ağabey de gitti...

Şükrü Sak

 

 

harun-abi-yapilmis-fotograf.jpg

(3 Ağustos 2014-Bolu Cezaevinden çıktığımız da Harun ağabey büyük bir süpriz yaparak bizi karşılamaya gelmişti...)

-I-

Ben kimim diye sormak ölüm nedir diye sormakla birdir…

Diyordu İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü isimli eserinde…

Hayata ve ölüme dair her şey, bu “soru” etrafında dönüyor, anlamını buluyordu İslâm temelinde…

Harun ağabey de sormuştu;

-“Ben kimim, ölüm nedir?”…

 

-II-

"Biz ölümü ancak ötekiyle ilişkideyken olumsuzluğu içinde düşünürüz.

Sıradan bilgi de bilimsel bilgi de bize bu bilmeyi sağlar. Ölüm varlıkların canlı görünmesini sağlayan o ifadeci hareketlerin -daima cevap biçiminde olan bu hareketlerin- yok oluşudur. (...)

Ölüm cevapsızlıktır.

Bu hareketler istemsiz hareketleri gizler, bilgilendirir. Ölmek, örtülü olanı bu şekilde çıplak bırakır ve tıbbi incelemeye sunar. Öteki insanın ölümünün gözlemlenmesinden ve dilden yola çıkarak anlaşılan ölmek, bu hareketlerin durmasını ve herhangi birinin çözülebilir bir şeye indirgenmesini adlandırır: bir hareketsizleşme. (…) Meçhule doğru yola çıkış, geri dönüşsüz yola çıkış, “adres bırakmadan yola çıkış.” Ölüm -ötekinin ölü­mü- bu dramatik karakterden ayrılmaz, o en yetkin duygudur

*

Ölümle benim ilişkim ikinci elden bu bilgiyle sınırlanmaz. Heidegger’e göre; ölüm en yetkin kesinliktir. Ölümün bir a priori’si vardır. Heidegger ölümün bu kesinliğinden söz eder, her türlü kesinliğin kökenini bizzat ölümün bu kesinliğinde görür ve bu kesinliğin başkalarının ölüm deneyiminden gelebileceğini reddeder.

Bununla birlikte, ölümün kesinlik olduğu kesin değildir, yok olma anlamı taşıdığı da kesin değildir.

Ölümle benim ilişkim aynı zamanda başkalarının ölümünün bilgisinin duygusal ve entelektüel yankısından da ibarettir.

Ama bu ilişki, ikinci elden her deneyim karşısında orantısızdır. Şu soru buradan kaynaklanır: Ölümle ilişki, ölümün bizim yaşamımızı etkileyiş tarzı, yaşadığımız zaman süresi [ömür] üzerindeki etkisi, zaman içinde ortaya çıkışı -ya da zamanın dışına aniden püskürmesi-, kaygı ya da endişe içinde hissettiğimiz bütün bu durum hâlâ bir bilgiye ya da bir deneyime, bir açımlamaya [vahye] indirgenebilir mi?

Ölümü bir deneyime indirgemenin imkânsızlığı, bir ölüm deneyiminin imkânsızlığı, hayat ile ölüm arasında bir temassızlığın bu aşikâr gerçekliği bir travmadan ziyade daha pasif bir duygulanım değil midir? (..)

Ve tıpkı insanın varolması gereken, korkutucu ve korkulanın ne olduğunu bilme sorusunu kendine sormadan, kendi varlığı içinde ayak direyen bir varolan olduğu bir felsefede olduğu gibi, ölümün hiçlikten daha korkunç olmadığına da hemen karar vermemek gerekir.

Burada, ölüm ölüm deneyiminden başka bir anlam alır. Ötekinin ölü­münden, orada bizi ilgilendiren şeyden gelen anlam.  (…)

Ölüm hakkında ne biliyoruz, ölüm nedir?

Deneyim açısından bakıldı­ğında, bir tutumun, davranışın durmasıdır, ifadeci hareketlerin ve bu hareketlerin kapsadığı, onlar tarafından gizlenen fizyolojik hareket ya da süreçlerin durmasıdır - bu hareketler kendini gösteren “bir şey” oluşturur, daha doğrusu kendini gösteren birisini, kendini göstermekten daha fazlasını yaparak, ifade eden birisini oluşturur.

Bu ifade, göstermeden daha fazlasıdır, tezahürden daha fazlasıdır.

Hastalık zaten bu ifadeci hareketler ile biyolojik hareketler arasındaki mesafedir; tedaviye bir çağrıdır zaten. İnsan yaşamı fizyolojik hareketlerin koruyucu bir tabakayla örtülmesidir: edep duygusudur.

Bir “saklama”dır, bir “giydirme”dir - aynı zamanda “çıplak bırakma”dır da, çünkü bir “ortaklık kurma”dır.  (Gösterme, giyinme, ortaklık kurma arasında aşırı bir derecelenme vardır).

Ölüm çaresiz mesafedir [ara]: Biyolojik hareketler anlam ve ifade karşısındaki bütün bağımlılıklarını yitirirler. Ölüm çözülmedir; cevapsızlıktır.

Biyolojik varlığı giydiren ve onu bütün çıplaklıkların ötesinde, bir yüz haline getirenedek soyan davranışının bu ifadeciliği sayesinde, herhangi biri, benden başka biri, benden farklı biri kendini ifade eder; benim kayıtsız kalamayacağım biri olarak, beni kendinde taşıyan biri olarak kendini ifade eder.

Ölen biri: maske halini alan yüz. İfade yok olur.

Benim deneyimim olmayan ölüm deneyimi, birinin ölüm “deneyimi”dir, biyolojik sürecin derhal ötesine çıkan, biri yerine benimle ortaklık kurandır. (…)

Çıplaklığıyla -yüzüyle- kendini ifade eden biri bana seslenecek, benim sorumluluğum altına girecek konumdadır: Artık ondan ben sorumluyum. Ötekinin her hareketi bana hitap eden işaretlerdir. Yukarda belirtilen derecelendirmeyi yeniden ele alırsak: Kendini göstermek, kendini ifade etmek, ortaklık kurmak bana emanet edilmiştir. Kendini ifade eden öteki bana emanet edilmiştir (ve öteki karşısında borç yoktur - çünkü borç ödenemez: asla ödeşilemez).

*

Öteki, benim ona olan sorumluluğum içinde beni bireyleştirir. Ölen ötekinin ölümü, sorumlu ben kimliğim içinde beni etkiler - tözsel olmayan kimlik çeşitli özdeşleşme edimlerinin basitçe tutarlılığı değildir, sözle anlatılamaz sorumluluktan oluşur. Ötekinin ölümüyle benim ilgilenmem, onun ölümüyle ilişkim işte budur. O, benim ilişkim içinde, artık bana cevap vermeyen birine benim saygımdır, şimdiden bir suçluluk duygusu - hayatta kalanın suç­luluk duygusu.

(…)

Bu ilişki, yaşanan durumun kendisiyle özdeşliği, çakışması olmadığı ve ancak dışsal biçimlerde nesneleştiği bahanesiyle ikinci elden bir deneyime indirgenir. Bu, Aynı’mın kendisiyle özdeşliğinin bütün anlamın kaynağı olduğunu varsayar. Ama ötekiyle ve onun ölümüyle ilişki başka bir anlam kaynağına uzanmaz mı? Ölmek, tıpkı ötekinin ölmesi gibi, benim Ben’imle özdeşliğimi etkiler; Aynı’dan kopuşu içinde, benim Ben’imden kopuşu içinde, benim Ben’im içindeki Aynı’dan kopuşu içinde anlamlıdır.

Böylelikle, ötekinin ölümüyle benim ilişkim ne yalnızca ikinci elden bilgidir, ne de ölümün ayrıcalıklı deneyimidir.” (Emmanuel Levinas. Tanrı, ölüm ve zaman)

Levinas böyle kurcalıyor “ölüm”ü…

Bizim için ise tek cümlelik bir mânâ;

“O’ndan geldik, O’na dönüyoruz…

Veya Yunus Emre'nin dediği gibi:

 

Kalanlara Selâm Olsun

 

Bu dünyadan gider olduk

Kalanlara selam olsun

Bizim için hayır dua

Kılanlara selam olsun

 

Ecel büke belimizi

Söyletmeye dilimizi

Hasta iken halimizi

Soranlara selam olsun

 

Tenim ortaya açıla

Yakasız gömlek biçile

Bizi bir asân vechile

Yuyanlara selam olsun

 

Azrail alır canımız

Kurur damarda kanımız

Yuyacağın kefenimiz

Saranlara selam olsun

 

Selâ verile kastımıza

Gider olduk dostumuza

Namaz için üstümüze

Duranlara selam olsun

 

Dünyaya gelenler gider

Hergiz gelmez yola gider

Bizim halimizden haber

Soranlara selam olsun

 

Miskin Yunus söyler sözün

Yaş doldurmuş iki gözün

Bizi bilmeyen ne bilsin

Bilenlere selam olsun

harun-yuksel-yeni.jpg

(Av. Harun Yüksel)

-III-

Bilmeyenler ne bilsin/bilenlere selâm olsun...

Harun ağabey de gitti…

Dünya biraz daha ıssızlaştı…

Sessiz sedasız gitti Harun abi, beklenmedik bir şekilde gitti. Nedense böyledir; bazı insanların öleceğini hiç düşünmezsiniz. Harun abinin de öleceğini hiç düşünmemiştim… Böyle birden bire, durup dururken aldık haberi… Kasvetli bir İstanbul sabahıydı. “Harun abi vefat etmiş duydun mu?” diyordu çalan telefonlar. Duydum. Biraz önce duydum. Daha ne olup bittiğini de anlamadım, sadece duydum. Duyduktan sonra da zaten artık hep “geriye” dönüp duruyor insan… Geriye, geçmişe…

İşte şimdi bu dünya böyle, İstanbul böyle, yollar yine kalabalık, insanlar yine koşuşturmada, trafik yine yoğun, hava yine puslu, ama artık Harun abi yok. Dünya biraz daha boşaldı. Demek ki biz öldüğümüz de böyle olacak, her şey böyle devam etmeye devam edecek. Ne garip bir durum? Biz de böyle çekip gideceğiz bir gün duygusu. Fanilik, geçicilik böyle demek ki.

Kıvam’daki odasındaki konuşmalarını hatırlıyorum. Ben hep biraz çekinerek çalardım kapısını, o hep çekincesiz karşılardı beni. Felsefe der ki diyordu; “Bu dünyada bilip bileceğimiz yegâne gerçek, birgün öleceğimiz gerçeğidir… Bunun dışında bütün bildiklerimiz yanlış olabilir, bir tek bu gerçekten emin olabiliriz; birgün öleceğiz…” Bu sözü niye unutmadım, bilmiyorum. Böyle tane tane konuşurdu Harun abi, yavaş yavaş söylerdi sözü. Bir de daktilosu vardı Kıvam’daki odasında. Onunla yazardı yazılarını… Bir de Maltepe sigarası içerdi Harun abi. Sonra, o kalp krizi ve ameliyat. Bırakmıştı sigarayı.  O’nun adı her geçtiğinde, aklıma, İdeolocya Örgüsü’nde Üstad’ın tarif ettiği; “gerçek ve derin mü’min” gelirdi nedense, böyle bir çağrışım, böyle bir tedai.

28 Şubat’ın o netâmeli günlerinde daha sık gider olmuştum Kıvam’a… Dergi’deki yazıların çoğunu Harun abi yazıyordu. Hadiselerin muhasebesini yapıyordu sürekli. Dünya görüşünün pratiği ne demek, fikrin pratiği ne demek ondan öğreniyorduk. “Bak bu yazıyı istersen koyma” dedi uzatıp önüme… “Çok işler açılır bilesin!” Açılsın dedim, ne açılacaksa… Ne dediğini, kime dediğini, hangi damara bastığını biliyordu. Gerçek İslâm entellektüelini, “İbda’cı aydın kimliğini” ilk onda gördük. Yine odasındaydı, çok sonraları bir gün, iki kişi daha vardı yanında, beni tanıştırırken onlara, “28 Şubat’ı başlatan adam bu işte” dedi. Güldük sonra. Espri; “ruhî olarak hemen anlaşılıveren..” Zor günlerdi. “İbdacıyız” demenin cesaret gerektirdiği günler, şimdiki gibi popülist zübbelerin barınamayacağı şartlar.

Harun abi de gitti işte… Emr-i Hak vaki oldu. Hakk’ın emri. Beylik lâflar mı edecektik onun arkasından? Harun abi beylik lâfları hiç sevmezdi, hiç beylik lafı yoktu onun. Böyle bir insanı tanımak, bizim için başlı başına büyük bir onurdur. Çok sade ve derinlikli bir insandı Harun abi, ama hiç fark koymazdı araya.  Türkiye’nin son 30 yıllık siyasi hayatını anlatsa da ondan dinleseydik bir de. Ben daha lisedeyken okumuştum “Füsunlar geç kalmamalı”yı… Ama galiba hep geç kaldı “füsunlar…” Ne güzel bir kitaptı o, Kemalizmin nasıl bir odunluk olduğunu ne kadar zarif bir üslupla anlatıyordu. O odunluk ancak böyle anlatılabilirdi diye düşünmüştüm o zamanlar... Sonra dediler ki; “Bu korsan bir kitap…” Korsan kitabın ne olduğunu sonradan öğrendim. Yasaklanmış gerçekleri öyle doğrudan söyleme yolu bulan kitapmış. Sonra, ne kadar çok gence tavsiye ettim o kitabı, okumalısın bunu mutlaka, bak ne kadar farklı şeyler söylüyor, derslerde anlatılanların tersine. Sonra “Doğrular”ı okudum, üniversiteye gidiyordum o zamanlar. Doğrular… Kumandan’ın dışında ilk basılan eser; İbda yayınlarından. Kumandan yazmıştı önsözünü; “Te’lif kokan tercüme” diyordu Doğrular için…

“Hiçlik arsasına ‘sevgi’ binaları inşa edenlere, aynen sorarız;

-“Allah’ın olmadığı yerde sevgi olur mu?”

Söyleyene nisbetle değerlenen ve imanın hakikatine mensup olanın ağzına lâyık, şehidlik şuuru ki, tersinden söylenince hiçliğin buz denizine çıkan bir hiç:

-“Şayet zulme ve haksızlığa karşı insanca başkaldırmanın erişilmez yüksekliğinde buldumsa kendimi, ölüm taçlandırsın eserimi, imanın tertemiz saflığıyla!..

İntihar psikolojisinin desteksiz tesellisi ile gerçek iman sahibinin kurtuluşu; birinci adına ölümün hakikatini belirtmese de, hiç olmazsa, şu dünyanın ruhumuza zindan kesilmesi ve gerçekte kazanılması gerekenin “ölüm” olduğu mevzuunda, bir bedahet ifadesi:

-“Onu ancak ölüm huzura kavuşturur.”

“Yaşamak” ve “hürriyet”, ölmeyi öğrenmektir, bunun hakikati de İslâm…”

Böyle diyordu İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu “Doğrular”ın önsüzünde…

Teslim” olmuş bir ruhtu Harun ağabey…

Niye her şey böyle dağınık bir şekilde kalmış hafızamda, bilmiyorum. Bir gün, Üstad’ın evinde, İkindi namazını Üstad’ın kıldırdığını söylüyor Kumandan’a. Bunun ayrı bir anlamı ve yorumu var tabii ki. Üstad, Kumandan’a namaz kıldırıyor, ikindi namazı. Kumandan’ın mânâsına, misyonuna bilerek “iman” etmiş biriydi Harun abi. Her hâlinden ve tavrından tüten mânâ buydu.

2014 Ağustos'unda cezaevinden çıktığımızda, büyük bir nezâket ve iltifat göstererek "karşılamaya" gelmişti Harun ağabey... Onu görünce ne kadar sevinmiştim... Saatlerce konuştuk. Harun ağabey anlattı ben dinledim, o sordu ben cevap verdim... Yozgat'tan gönüldaşlar da gelmişti; Necdet Kocataş ve ekibi... O buluşma ve sohbet daha da renklenmişti... Saatlerce anlattı Harun ağabey, birlikte dinledik...

Yüzünde nurla karışık bir tebessüm vardı hep... 

harun-abi-bir.jpg

harun-abi-ikili.jpgtoplu-renkli.jpg

Harun abi de gitti… Ölüm Allah’ın emri. “Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber” diyor Üstad. Ölmek ne demek? Birden nefesin kesiliyor ve hareketsiz kalıyorsun. Hiç kımıldamıyorsun bir daha. Sonra anlaşılıyor öldüğün, artık hiç hareket edememek demek ölüm. Sonra götürüp toprağın altına gömüyorlar, hayat bitmiş oluyor böylece, dışardan böyle görünüyor. Sonra herkes devam ediyor yaşamaya kalanlar, hareket ediyorlar.

Oğlu Mehmet Yüksel'in anlattığına göre, "güzel bir ölüm"le öldü Harun ağabey... Son ânlarında o vardı yanında... Nasıl ölmek istediğini de anlatmıştı ona... Son nefesini Kur'ân okuyarak, tekbir getirerek teslim etmiş Harun ağabey...  Emmanuel Levinas denen gâvur bunu anlayabilir miydi?..

-IV-

Harun ağabey kimdi?

Hayatını İslâm’a, İslâmın hakimiyet davasına-İbda’ya adamış bir kahramandı… Gençliğinden son nefesine kadar, İbda Mimarı Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun yanında durmuş biriydi… Gerçek bir İslâm entellektüeliydi… Sade bir Müslümandı…

Kelimenin tam mânâsıyla; Allah adamıydı…

Gölge’den, Akıncı Güç’e… Rapor’lardan Göy’e (Gönüldaş Yayınları’na)…Oradan “İbda”ya… İslâm davasına adanmış bir ömür…

Harun ağabey, “sessiz” bir kahramandı…

Harun ağabey, bir çok müstear isimle yazdı. Gölge’de “Kurtuluş Tezbil”di, Akıncı Güç’te de…  “Doğrular” da Kurtuluş Tezbil imzasıyla yayınlandı. Füsunlar Geç Kalmamalı da… “Erıch Fromm’dan Tilki Günlüğü’ne Bir Pencere Açma Denemesi”, “Demokrasi Niçin İyi Bir Yönetim Şekli Değildir” gibi, hacim olarak küçük, fakat muhteva yönünden çok büyük olan çalışmalarında Ö. Şükrü Sadık ismini kullandı… Yüzlerce İbda bağlısının ufkunu açan çok önemli çalışmalardı bunlar… Fikrin pratiğe uygulanmasına en muhteşem örnekler olarak yazdığı siyasi değerlendirmelerde de; Faruk Akıncı, Murad Salih isimlerini kullandı daha çok… Harun ağabeyin kendi imzasıyla yayınlanan çalışmaları ise; “Başyücelik Devleti’nde Yasama, Başyücelik Devleti’nde Yürütme, Başyücelik Devleti’nde Yargı” gibi, Büyük Doğu-İbda dünya görüşünün pratiğini temsil eden örnek çalışmalardı… “Cumhuriyet Döneminde Türk Aydını” da aynı çerçevede çok önemli bir çalışmadır.  Ve Kumandan 1999'da gözaltına alındığında verdiği konferans;"Salih Mirzabeyoğlu Kimdir? İbda Nedir?" Ondan öğrendik bir bakıma... “Simyacıyı Okurken Piedra Irmağının Kıyısında" Oturup Ağladık" Harun abiyle birlikte,  “Şu Motosiklete Zen’siz Bakamaz mıyız Usta” diye sorduk, "Zen'siz" baktık sonra...

Kumandan Tilki Günlüğü'nde;

“Avukat Harun Yüksel… Eskişehir’den, Milli Nizam Partisi zamanında başlayan beraberlik… Gölge döneminde, Gölgeci ilişkiler… Akıncı Güç ve sonrası bütün oluşumlarda beraberiz… Yapmadığı işin ve olmadığı mânânın cakasını atan ve bana yönelen teşekkür ve bağlılığı kendide kabule hazır(!) sümük tipe aykırı, hasbî bir mizaç…” (Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü, Cilt: 1, İbda Yay, 1.Basım, Ekim 1991, s: 272)

Diye anlatıyordu Harun ağabeyi...

Kumandan'ın "sahici insan" tarifine ne kadar da uyuyordu Harun abi... Yine sonradan, Kumandan'ın tarif ettiği, nice "sümük tip"ler türedi... Bunlardan da nefret ederdi Harun ağabey...

Gerçek bir devrimciydi Harun ağbey... Şartlar yumşayınca "öne fırlayan"(!) düşük tabiatlı, "yürüyen çene"lerle, arasına mesafe koymuştu! Kalp krizi geçirdikten sonra, -2000 yılından sonra- bir nevi inzivya çekilmişti. Pisliklerin barınamayacağı şartlarda kahramanca duran böyle insanlar, ortam elverişli hale geldiğinde baş gösteren pislikleri de tabii olarak dışlamıştı...  Ne diyordu Kumandan; "Sümük tipe aykırı, hasbî bir mizaç..."

Harun Ağabeyle ilgili anlatacak ve yazacak çok şey var... Yazmaya ve anlatmaya devam edeceğiz inşaAllah...

harun-abi-iki.jpgharun-abi-konusurken.jpg

renkli-resim-a.jpg

 

  • Yorumlar 1
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.