• BIST 104.862
  • Altın 230,108
  • Dolar 5,4794
  • Euro 6,2177
  • İstanbul 11 °C
  • Ankara 8 °C
  • Konya 9 °C
  • İzmir 11 °C

Şükrü Sak yazdı; İmân ve akıl meseleleri -II-

Şükrü Sak yazdı; İmân ve akıl meseleleri -II-
“Ben Kur’ân’dan şüpheleniyorum, bu ayetler niye böyle, bunları benim aklım almıyor” demenin, neresi “düşünce”dir, neresi “ilim”dir? Neresi “farklı yorum”(!)dur, Allah aşkına!

İmân ve akıl meseleleri -II-

 

Şükrü Sak

 

-I-

Sevgili okuyucular, hayretler içerisindeyim… İnanıyorum ki siz de öylesiniz…

Değil mi ya;

Ben Kur’ân’dan şüpheleniyorum, bu ayetler niye böyle, bunları benim aklım almıyor” demenin, neresi “düşünce”dir, neresi “ilim”dir? Neresi “farklı yorum”(!)dur, Allah aşkına!

Bu düpedüz en bayağı türünden bir inkârcılık değil midir?..

Bu inkârcılık değilse inkarcılık nedir?..

Bundan daha da garabet olan, aslında bizi hayretlere düşüren şey, bu modern inkârcılığın, “ilim” adı altında, düşünce özgürlüğü bağlamında savunuluyor olması…

Bundan daha ötesi, bir takım İslâm’a yabancı –aslında düşman- insanların bunu savunması ve sahiplenmesi değil, “Ehl-i Sünnet” zannettiğimiz, sahih bir itikad sahibidir sandığımız bir takım “özenti” popülist maymunların, bu Ebu Cehil’in tırnağı bile olmayacak aptal safsatayı “ilim” diye, normal Müslüman Türk insanına kabul ettirmek için, savunmaları… (Bu arada “bizim mahalleden” de, henüz, “Mustafa Öztür hocamızın yanındayız” diyen çıktı mı bilmiyorum, takip edemedim!)

İşte bizi asıl hayrete düşüren şey budur!

Kur’ân’a dayalı, Kur’ân’dan fışkıran ilimler ortada dururken, bu inkârcılığa “ilim” demeye utanmıyor musunuz gerçekten?

 

-II-

Bu akılda güdük, “iman”da hödük, ilimde cücük adamın, doğrudan Kur’ân’ı, Allah Resülü’nü hedef alan sözleri karşısında, Müslüman Türk milletinde oluşan tepkiler bir yana, bir de “İslâmcı kılıklı” müptezellerin, bu bayağılık karşısındaki “manidâr”(!) sessizlikleri var? Bu sessizlik “farklı düşüncelere saygıdan”(!) mı kaynaklanıyor, yoksa artık, her türlü “sapkınlığı”, düşünce özgürlüğü adına benimsemekten mi bilmiyorum.

Yoksa artık bütün “İslâmi kesim”, külliyen “profanlaştı” da bizim mi haberimiz yok?

(Profan; Kutsalın dışında kalan her şey. İlahiyatta, din dışılık. Profanlaşma; Bütün istinad noktalarını, din veya ahlâkını, kutsallarını yitirmek… Dinin, ahlâkını, kutsallarını yitirmiş. Gündelik rasyonelleştirilmiş pratiğin dışında sembolik bir anlamı olmayan. Olmadığına inanan…)

Üstad’ın ifadesiyle, “fikir denilince yüzüne sigara dumanı üflenmiş kedi gibi kaçışan” bu güdük akıllılar, Kur’ân’a ve Allah Resulü’ne dair böyle “şüphelerini” izhar edince “ilim” mi yapmış oluyorlar, “düşünce”(!) mi serdetmiş oluyorlar?

Yoksa, “ahlâkını ve kutsalını yitirmiş” adamların, bir şeyden “şüphe etmenin şartlarına bile sahip olmadan”* kendi “nefsâni yorumlarını”, şüphelerini “din işte bu” cehaletiyle ve “prof” ünvanı altındaki “saldırganlığı” mı?...

-III-

Aslında işin başında, Salih Mirzabeyoğlu’nun; “İnsana kendini empoze eden temel meseleler” başlığı altında, Kültür Davamız isimli eserinde temellendirdiği, -bütün bir külliyat boyunca- İslâm’dan ve Batı tefekküründen karşılaştırmalarla işlediği, insana kendini empoze eden temel meseleleri, başlık hâlinde bile tanımayan bu kel keleş adamların, cehaletlerini ve hamakâtlerini ifade edecek kelime bulmakta zorlanıyor insan!

Genel mânâda İslâmi kesim, “düşünce sistemi” ve “sistemli düşünce” noktasında, (tefekkür alanında) İslâm’a Muhatap Anlayış’la kendi aralarında bağ kuramadıkları için, rasyonalizm ve pozitivizm bataklığına saplanıp kaldılar. Bunu en başta “temel bir eksiklik” ve zaaf olarak kabul etmek gerekiyor!

Dolayısı ile İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun; “Kendini insana empoze eden temel meseleler” başlığı altında ifade ettiği, varlığın temel meseleleri karşısında, ne farklı felsefe disiplinlerinin verdiği cevabları ne de İslâm’ın dev şahsiyetlerinin bu meselelerdeki izahlarını, yaklaşımlarını tanıyorlar. En önemli problemlerden biri bu! (“Akıl”da hödük, ilimde güdük derken, bu meselelere külliyen yabancılığı kastediyoruz!)

Tanıyanlar yok mu, var… Az biraz felsefeyi tanıyanlar, “felsefeci” oldu. (Dücane gibi.) Üzerine bir damla, rasyonalizm-pozitivizm düşenler, İslâm dışı bir alana kaydılar. (Malûm “ilahiyatçılar” gibi.)

-IV-

Temel mesele, “Batı Tefekkürü ile İslâm tasavvufu” arasında kanatlarını açan bir dünya görüşünün, birinciyi, ikinci önünde hesaba çeken, kendine ait olanları da –Batının yağmaladıklarını-aslına irca eden bir “düşünce sistemini” tanımamalarıydı. Tanımadılar, tanımak istemediler, böylesine hayati bir “sistem” karşısında, tek yaptıkları şey arkalarını dönmek oldu!

Misâl olarak söyleyelim; Şimdi, “Kur’ân’daki bazı ayetleri aklının almadığını” söyleyen bu “prof” etiketli zır cahil adam, Batı düşüncesinde, Batı düşüncesinin son zirvesi olarak kabul edilen Bergson’un, -Bütün Batı tefekkürünün geldiği nokta olarak- “hakikate ulaşmakta aklın yetersizliği” sınırına dayandığını biliyor mudur?.. Mirzabeyoğlu bunu da nakleder;

Aklın “Mutlak’ı kavramada”, hakikate ulaşmada yetersizliğini gösteren, “aklı yıkan” Bergson’a yine –akılcılığı yüceltmek için- diyorlar ki;

-“Evet, sen aklı yıktın, kabul edelim yıktın; ama yine akılla yıktın…”

(Bergson), bu itiraza cevabını vermek için son eserlerinden birini yazdı: “Din ve Ahlâkın İki Kaynağı”…
Orada cevab verdi:

-“Ben aklı yıktım! Evet akılla yıktım! Şu halde akla düşen son hamle kendi hiçliğini idrâk ve intihar etmekmiş!
Bu derinliği bayağı bir “ilahiyatçı” kafası görebilir mi?

(Devamında şöyle diyor Üstad: “Akıl, öyle bir şeydir ki, ne onunla olur, ne de onsuz… Abdülhak Hâmid bunu güzel tercüme etmiştir: “Ne seninle olur, ne de sensiz”. Akıl budur. Aklı yok ettin mi, bir adım atamazsın!.. Baş tacı edince de baştan aşağı hatalara düşersin!.. Bu dâvayı da bizim kaynağımızın en büyüklerinden biri olan İmam-ı Gazalî Hazretleri halletmiştir.

''Aklımı o kadar gerdim, gerdim, gerdim ki, koparacak hale getirdim ve nihayet gördüm ki, akıl mahduddur ve peygamberlik tavrı aklın verasındadır. Ve herşey Rasûlün ruhaniyetine iltica etme, ruh kokusundan feyz almaktan ibarettir. Öyle yaptım ve kurtuldum'' diyor Gazalî...)

*

Akl’ı esas alan –üstelik kendi güdük aklını- bu ahmak ilahiyatçı taifenin, hiçbir meseleye böyle bir tecrit zaviyesinden baktığını gören var mı içinizde?.. “Akıl” yoluyla varılan bu “hakikat”in yanında, bizim salak profesörün “aklı” ne olabilir ki?..

Şunu demeye çalışıyoruz;

Kendi güdük aklını değil de, Mirzabeyoğlu’nun “insana kendini empoze eden temel meseleler” diye ifade ettiği, (“varlık, oluş, zaman, ölüm, hayat, sanat, akıl, ruh v.s”) meselelerde akıl yoluyla bulunan hakikatleri tanıma noktasında, bir gram aklın ve “ilmin” olsaydı, kendi aptal ve salak “şüphelerini” –inkârını” –hiç olmazsa bir nebze doğru temellendirebilirdin!

-V-

Aslında şunu en başta söylemeliydik;

Hakikat nedir?” kaygısıyla yola çıkan her kaliteli insan, mutlaka bir şey “bulmuştur…”

Felsefe tarihi bunun farklı misâlleriyle dolu…

Ama hiçbir zaman “hakikat kaygısıyla” hiçbir meseleye insan gibi yaklaşmayan bu “ilahiyat” kafası, sadece mama için, (bildiğiniz maaş uğruna) işe başlayıp, sonradan kendine piyasa yapmak için bu tür sefilliklere “ilim” maskesi takabiliyor…

Düşünsenize, “ilmi” sadece “ilim” için yapan insanla, “para için” ilim yapan adam arasındaki farkı?..

-VI-

“Hakikat nedir?” arayışı içinde yola çıkan her insan, bulduğu ne olursa olsun, sonunda “bulduğuna inanmak” noktasında durur… Bulduğuna inanmadığında, bulduğu onu “itminana” erdirmediğinde, bu arayış devam eder! Haysiyetli her insanın, ilim haysiyeti ve hakikat kaygısı taşıyan her kafanın tabii seyri budur!

Bir ateist, bir komünist, bir sosyalist, bir liberal, bir kapitalist, bir deist, bir agnostik vesair, kendi “inkâr” ve “kabulleri” içinde tutarlı sayılabilirler…

Ama Üstad’ın ifadesiyle, “yarım iman” olsaydı, yarım imanlı diyebileceğimiz bu tipler doğrudan “iman-inanmanın” kendisine düşman! Bunların vücut bulduğu nokta da, İslâm’dan şu veya bu şekilde kopmuş, ihya ile ifsadı, düşünce ile salaklığı bile birbirinden ayıramayan bir piyasa oluşmuş olmasıdır!

-VII-

Bu meselenin, bizi ilgilendiren, en sade ifadesi de bu;

“İmân, akıl işi değildir, akılsızlık işi de değildir; ona, göründüğü yerde, aklın “ruh” anlamı bâki, “iman aklı” da diyebiliriz. O doğrudan biliştir; ve kendi nasibi içinde, dinî veya dinî olmayana bakar… “Dinî”den kasıt, asıl; yani İslâm. Saf ve pür bedahet hâlinde bir bilişle imân yanında, düşüncede kendini aşma kabiliyeti vardır; İnsan, KUŞATAN’ı kavram yoluyla değil, varoluşan KARAR ve İMÂN’la tanır. Herşey bir nasib ve vesile meselesi.” (Salih Mirzabeyoğlu, İman ve Tefekkür, sh; 7)

Ve Üstad’ın ifadesiyle şu;

“İtikad, mücerret inanma keyfiyeti… İnsanoğlunun, perdelerini açmak üzere geldiği kâinatta ulvî mânâlar ve üstün gerçekler manzumesini doğrulama ve benimseme şuuru… İmân ise, bu manzumenin merkezî mânâ noktasına bağlanma duygusu… İtikadın dairesi din, imânın da yaratıcı kudret… Böylece, dinin tarifi de ortaya çıkıyor; Din, topyekûn varlığı icâd eden yaratıcı müessire bağlı itikatlar manzumesidir.”

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.