• BIST 95.922
  • Altın 255,301
  • Dolar 5,7434
  • Euro 6,4909
  • İstanbul 25 °C
  • Ankara 23 °C
  • Konya 22 °C
  • İzmir 29 °C

Şükrü Sak yazdı; İmân ve akıl meseleleri -I-

Şükrü Sak yazdı; İmân ve akıl meseleleri -I-
Emevileri, Abbasileri, Selçukluyu, Osmanlı’yı, Endülüs’ü, o muhteşem medeniyetleri doğuran “iman”dı… Profanlaşmış "ilahiyat" akılcılığı değil!

İmân ve akıl meseleleri -I-

 

Şükrü Sak

 

-I-

Biraz netâmeli bir konuya giriyoruz; İmân ve akıl…

(Dinin, ilmin, ilahiyatın, felsefenin, ontolojinin, epistemolojinin, edebiyatın, sanatın en temel meselesine… Bunu biraz pratik içinde, aktüel konularla irtibatlı değerlendirmeye gelince bir kat daha netâmeli hale geliyor mevzu doğal olarak… Bunun farkındayız elbette…)

İman ve akılcılık…

Emevileri, Abbasileri, Selçukluyu, Osmanlı’yı, Endülüs’ü, o muhteşem medeniyetleri doğuran “iman”dı… Kur’ân’a, Allah Resulü’ne imanın doğurduğu muhteşem medeniyetler… Her biri birbirinden ışıltılı, her biri birbirinden yüksek, akıl, ilim, iman ve irfan ürünü medeniyetler…

Mimari’den sanata, bilimden, estetiğe, ahlâktan insanlığa bugün bile erişilemeyen yüksek değerler ürettiler…

Bunlar “iman”ın ürettiği değerdi, iman’ın ve “aklın”, tam karşılığı ile, “bağlı akıl, selim akıl”ın ürettiği muhteşem bir birikim, muhteşem bir medeniyet, bu medeniyetlerden bugüne sarkan her biri altın harflerle yazılmış, muhteşem tablolar…

Akıl da zirvedeydi, iman da…

(O yüzden de Abdülhakîm Arvasi Hazretleri’nin, “İnan da istersen bir oduna inan!” demesindeki derin hikmete bir de bu açıdan bakılabilir…)

Bu muhteşem medeniyetler, Kur’ân’ın sırlarını, Allah Resulü’nün hayatındaki, hâl ve sözlerindeki derin sırları ve hikmetlerianlamaya çalışarak” bu derinlikte ve yükseklikte medeniyetler inşâ ettiler!..

Dedik ya, “akıl” da zirvedeydi, “iman”da…

İşte böyle zirve bir medeniyet ve akıl seviyesinden, düşe düşe, dibin en dibine, Mustafa Öztürk gibi, “akılda güdük”, imanda hödük, ilimde cücük bir İlahiyatçının seviyesine kadar düştük!.. Böyle insanların “ilim” adamı olduğu(!) seviyelere kadar… O’nun en bayağı “aykırılık gayretini” ve güdük aklını “ilim”(!) diye kabullenir, savunur(!) olduk!

Ne korkunç bir düşüştür bu!

Gariptir ki günümüzde birçok ‘akıl ve felsefe’ ve buna bağlı son teknoloji bilim ve sanat ürünleri, sinema, tiyatro vesair; doğrudan insandaki “inanma istidadını” yok etmeye, öldürmeye yönelik! (Bunların çoğu Batı kaynaklı, buradakiler de onun adi bir takildi…)

Bu “aklını ve imanını” yitiren insanlığın, kendi zehirli şüphelerini, akılsızlığın ve imansızlığın sefaletini, farklı kılıflarla ambalajlayarak insanı ve toplumu zehirlemeyi hedefliyor… Bunlarda her hangi bir “düşünce masumiyeti” bulunduğuna inanmıyorum! Tam tersine bu işin (insandaki inanma istidadını yok etmeyi hedefleyen yayınların, üflemelerin) sistematik ve proje olarak yürütüldüğünü düşünüyorum.

-II-

İşte bu “akılda güdük” gariban da, “Kur’ân’a, İslâm’a, Allah’a ve Resulü’ne, onun Allah’tan getirdiklerine, bildirdiklerine, inanırsın veya inanmazsın! İman bütünlüğü kendini tarif eder, inkâr da! Bu iman bütünlüğünü kabul edene “Müslüman”, inkâr edene, şüphe edene de “münkir” denir!” Şimdi bu hakikat karşısında, sen nesin?

Sorusu sorulması gerekirken…

Tam eksine, bu “inkâr ve şüphe”yi, doğrudan Kur’ân ve Allah Resulü’ne bühtan eden sözlerini “düşünce özgürlüğü ve ilim” kisvesi altında perdelemeye çalıştılar… Yazıklar olsun size!

Bu kadar mı düştünüz?..

Bu kadar mı, “ilim ve inkâr” ayrımından habersizsiniz?

Hadi, İsmail Saymaz’dan, Oda tv’nin, -aynı zihniyetin değişik görünümleri mesabesindeki- abuk sabuk tiplerin, bu “güdük inkârcılık-akıl züğürtlüğü”nü savunması bir yere kadar anlaşılabilir! E peki size ne oluyor?

Malûm “güdük akıllı”nın işbu sözünde, ne gibi düşünce, nasıl bir derinlik, hangi “orjinalite”yi buluyorsunuz? Buradaki apaçık “inkâr” değilse nedir? (Yani bir "ilahiyatçı"nın, "Ben Kur'ân'ın Allah kelâmı olduğundan şüpheleniyorum" demesinin, nasıl bir "düşünsel"(!) derinliği var? Onu soruyorum...)

 "Kur’ân’ın Mekke döneminde Ehl-i kitap, özellikle de Yahudiler hakkında olumlu bir dil kullanmasına rağmen, Tevbe sûresi 29. âyette aynı zümrenin “Allahsızlar” diye nitelendirmesi arasındaki uçurum az çok anlaşılır hale gelir. Kur’an’daki bu keskin üslûp ve tikel hüküm değişikliklerinin tek tek ve lâfzen Allah tarafından belirlendiği kanaatinde değilim. Çünkü Allah’ın bu denli güncel ve politik bir sürecin içinde bizzat müdahil olduğuna kani değilim. Allah’ın bizzat savaşa katıldığı izlenimi veren âyetlerin Hz. Peygamber’in zihnindeki genel ve küllî vahiyden istinbat edilmiş tikel referanslar olduğu kanaatindeyim.

İşbu satırlarda siz ne görüyorsunuz sevgili okuyucular?

Adamın –lâfın gelişi adam- Allah’dan şüphesi var…

Peygamberden şüphesi var…

Kur’ân’dan şüphesi var…

Niye?..

Çünkü, “Kurân”daki o âyetler, bu güdük akıllı adamın kafasındaki “şablona” uymuyor! “Aklı”na uymuyor! (Üsluba bakarsınız, -haşa- Allah da “Allah” değil, sınıf arkadaşı beyfendinin… Varlık ve oluştaki esrarengiz akışın insanı ürperten o sırrından, ilmin aczini hissetiren o ürpertiden zırnık yok adamda. Köy kahvesinde palavra atan kıro kabalığı ile konuşuyor... "Allah'ın bu denli güncel ve politik bir sürecin içinde...", "Allah'ın bizzat savaşa katıldığı izlenimi veren..." lâflara bak sen!.. Bu uslüpdaki kabalık,çirkinlik, küstahlık?..)

(Madem bu kadar “şüpheli” durumlar söz konusu, peki adınız niye “Müslüman” veya “tefsir” hocası?..)

İlim haysiyeti olan biri, -ister kâfir olsun, ister mü’min fark etmez-, eğer bu çerçevede bir “şüphe” taşıyorsa, inkâr etmesi gerekir!

Eğer bir insan "hakikat kaygısı" ile ilim yapıyorsa, "şüphenin" olduğu yerde değil, "ilmin" kesinlik ifade ettiği, doğruluğundan emin olunduğu -iman edildiği- yerde durur! O "emin" noktaya varıncaya kadar "hakikat arayışı" sürer!


Bir felsefe olarak "şüphecilik" kendi içinde tutarlı yönleriyle, bu "güdük akıllı" ilahiyatçıların profan yaklaşımlarından daha ileridir...

Profan; "Kutsalı reddeden, kutsal tanımayan, Kutsalın dışında kalan her şey..."

İslâm'ı ve onun temellerini, kendi aklınca bir labaratuvar malzemesi gibi gören bu beyefendi, "Hoca, bu nasıl bir mantıktır?" diyer sorulunca;

Ay linç ediliyorum, ay tekfir ediliyorum, ay katlime fetva veriliyor” pozlarında, gayet şirin(!) bir şekilde “mağdura yatıyor…”

Evet evet, bildiğiniz “mağdura” yatıyor beyefendi… Hele son gelişmelerden sonra bir yazı yazmış… Başlığa da İmam-ı Gazali gibi bir devin sözünü çekmiş; “Cahillerle tartışmayın; çünkü ben hiç yenemedim” diye…

Aaaa!..

Hoca bu sözler ne?” diyen ehl-i imân, ehl-i Kur’ân, herkes cahilmiş de, bu beyefendi, âlimmiş?

İmam-ı Gazali gibi bir devden, büyük fıkıhçılardan, mezhep imamlarından kendince, o irinli kafasına “kıyafetler” diktirmiş resmen! Ya bu nasıl bir yüzsüzlük, bu nasıl bir bayağılık?

 

(Devam edecek...)

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.