• BIST 95.441
  • Altın 263,248
  • Dolar 5,8145
  • Euro 6,6190
  • İstanbul 31 °C
  • Ankara 30 °C
  • Konya 29 °C
  • İzmir 38 °C

Şükrü Sak yazdı; Ey tâlib, "hakikat arayıcısı" mısın, "kel başların" saç tarayıcısı mı?

Şükrü Sak yazdı; Ey tâlib, "hakikat arayıcısı" mısın, "kel başların" saç tarayıcısı mı?
Bir "entel ezikliği"nin felsefi yorumu: -3-Hakikat hatırına dur!Ellerini kaldır ve teslim ol! O kelimeleri mıncıklamayı, "geyik yapmayı" da bırak!

nabiz-haber-ozel-005.png

 

 

 

Söyle bakalım ey tâlip; "Hakikat arayıcısı" mısın, "kel başların" saç tarayıcısı mı?

 

Şükrü Sak

 

Soruyu duydun değil mi ey sâlik?..

(Niye bu kadar kızgın ve öfkeliyim biliyor musun ey tâlib?.. Senin gibi insanlar yüzünden "insan" kalmadı ortalıkta, bunun bile farkında değilsin, biliyor musun? Önceden, "fikri" olan insanlar, bu fikirlerini, her hangi bir sanat formunda,-diyelim ki roman formunda- insanlara, topluma sunardı... Şimdi? Para kazanmak için roman yazıyor(!) 'mücayit'ler... Senin bu iki durum arasındaki farkı "anlaman ve anlamlandırman" gerekiyordu? Bu uçurumun ne olduğunu sorman sorgulaman gerekirdi; Fikrini roman formunda insanlara/topluma anlatan insanlardan, fikre düşman ama para kazanmak için "roman yazan"(!) kaliteye nasıl, ne ara evrildik?

Tek kriterimiz, para ve popülizm oldu, bunun dışında değer tanımaz olduk, paranın herşeyi çözeceğine inanıyoruz, hangi ara bu kadar insanlıktan çıktık? Bunun kökeninde ne var? -Mesela; "Batıcılık", Batılılaşma, Kemalizm, "muasır medeniyet seviyesine" yetişme ezilmişliği?- Senin bunları sorup sorgulaman gerekmiyor muydu ey tâlip, ey "Fuzûli filozof?"... (Ortada "insan keyfiyeti"ne dair kırıntı kalmamış, "insan" kalmamış, sen geyik yapıyorsun, insanın olmadığı yerde "felsefe" mı olur ey Fuzûlî filozof? Bunları sen görmeyeceksin de ben mi göreceğim!

Niye bu kadar kızgın ve öfkeliyim anlıyor musun şimdi?

Buna bir cevab verecek misin? Yoksa bugüne kadar yaptığın gibi yine "felsefe geyikleri" modunda devam edecek misin? (Yanlış anlama, felsefeyi -hikmet sevgisi anlamında- seviyoruz, bunu söyledik...)

 

Hiçbir gayemiz ve idealimiz kalmadı, ruhumuz bomboş...

Şimdiii...

İçinde yaşadığın toplumun "gençliği", o ruhu bomboş bırakılmış gençliği, ansızın dikilip karşına;

-Ey Fuzûli filozof bırak geyik yapmayı, biz boğuluyoruz, ölüyoruz, yok oluyoruz,  kendimize ait hiçbir değeri tanımaz olduk. Bize “ye iç sıç, yat yuvurlan, al sana Hamburger, bu da kolan” diyen bayağı kapitalizmden başka seçenek bırakmadılar, hepimizi insanlıktan çıkardılar, “tüketici” yaptılar, aşağılık sürüngenler gibi markalar peşinde koşmakla geçiyor ömrümüz,  kapitalizmin gönüllü kölelerine dönüştük, “dök dök ye, fazla kilolardan kurtulmak için al bununla göbeğini erit, yağlarını erit!” diyen bir düzeneğin içine hapsedildik, hayatımızda “ulvî” hiçbir şeye yer kalmadı. Eriyoruz, eziliyoruz, tükendik, tükeniyoruz! Sonra, "sen tükenmişlik sendromuna yakalanmışsın, ver parayı seni iyileştirelim" diyorlar, bir daha tüketiliyoruz!

Hepimiz sıradan bir çiklet fabrikasının tek tip sakızları gibi poşetlendik, hiç birimizde, renk, şahsiyet, çizgi farklılığı bile kalmadı, aynı fabrikanın “standart” ürünlerine döndük.

 

Bırak "geyik yapmayı" da, insan gibi, -hakikat hatırına- birşeyler söyle!

Bir ân olsun, "Hakikat" adına -hakikat hatırına-dur, kaldır ellerini, kelimeleri mıncıklamayı, kavramları zedelemeyi, içini boşaltmayı, bilinen felsefi kavramlar etrafında "geyik yapmayı" bırak! Bizi dinle;

Gayemiz yok, idealimiz yok. “Varoluş gayesine” dair tek bir söz söyleyen kalmadı…

Bir anlamsız gürültünün içinde boğuluyor, ruhumuzun sesini bile duyamıyoruz…

Söyler misin bize hakikat nedir, nerdedir, bize ölümsüzlüğün şifresini verebilir, ebediliğin sırrını fısıldayabilir misin? Ne ölümlü "fâniler" olduğumuzu kabul edebiliyor, ne sonsuz bir hayatın varlığına inanabiliyoruz, ruhumuzu zehirlediler anlıyor musun fuzûlî adam! Bizi "ba'sü ba'del mevtsiz" bir ölümle öldürdüler, dirilişi olmayan bir ölümle...

Bırak geyik yapmayı da;

Solmayan renkten…

Eskimeyen yeniden haber ver!

"Zaman ve mekân üstü" olandan haber ver!

Mutlak doğru'dan, Mutlak iyi'den, Mutlak güzel'den bir haber ver, duydun mu böyle birşey, onu söyle!

Yoksa, yoksa, "Mutlak" yok mu artık, onu da mı yok ettik? Yoksa "niye yok?" onu söyle!

("Mutlak'ı" olmayan bir hayatta, neye nasıl tutunur insan, iyi, doğru ve güzeli ne ile nasıl bilir insan, Mutlak'ı olmayan bir "hayatta" nasıl hayatta kalır "insan?"... Söyle tâlib?.. Söyle!..)

Bırak geyik yapmayı, "varoluşun amacı"ndan haber ver! "Var kalmak" çabasanının içgüdü düzeyinden öte, şuura dönük yönünden haber ver!

Tanrı’yı “öldürdüler”, "Mutlak'ı" perdelediler,  bizi böyle yürüyen “hayat süren leşlere” çevirdiler, dört bir taraftan dumanlar yükseliyor, kudurmuş bir amaçsızlık içinde birbirini boğazlayan, birbirinin gözünü oyan vahşi sürülere dönüştük, tek kimliğimiz, bir futbol klübünün “taraftarı” olmak, tek mesleğimiz ‘karın’ doyurmak! "Eğlence ve haz"dan başka hiçbir değer tanımaz olduk!

Biz ne zaman, nasıl bu hale geldik

Yok mudur bunun bir çaresi?"

Diye sorsalar?..

Sadece sorsalar, "kontra soru" olmasına da gerek yok!

Ne "cevab" vereceksin, hangi "fikri" teklif edeceksin? Hangi "reçeteyi" çiziktireceksin?

 

Bak bu da Batı'dan yükselen çığlık!

Hani sen en son, "muasır medeniyet seviyesine tırmanma" limanına yanaşmıştın ya... Bak bu da, senin "tırmanmaya çalıştığın" seviyden, Batı'dan yükselen bir çığlık. (Onlar en azından kendi dertlerini, sorunlarını ifâde edebiliyorlar, sinema formunda, roman formunda, felsefe tarzında filan...) "Dövüş Külübü"nden yükselen çığlığı, arayışı, eleştiriyi, sorgulamayı, daha fazlasını gördün mü? Utanmadan bir de oralara "tırmanma" limanına yanaşmışsın!

“Biz televizyon izleyerek, milyoner olacağımız düşleyerek, sinema tanrıları, rock yıldızları olacağımıza inanarak büyüdük ama olamayacağız...Hepimiz heba oluyoruz...Bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor, karnımızı doyurmaya çalışıyoruz, aşağılık markaların beyaz yakalı köleleri olmuşuz... Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşindeyiz...Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz... Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız...Bir amacımız yok; ne büyük savaş ne de büyük bir buhran yaşadık...Bizim savaşımız ruhani savaş... Ve bunalımımız kendi hayatlarımız..."

*

Bilmiyorsun öyle mi?

 

"Büyük sentez"den...

"Yaşanmaya değer hayat"tan bahseden, böyle bir "mesele" olduğunu gösteren...

"Fikri yaşamak, yaşamayı fikir bilmek" diyen...

"Bütün insanlığa teklif edilebilir bir ideal sistem"den...

"Önce kendi insan ve toplum meselelerimizi Müslüman aydına yaraşır bir sorumluluk içinde, ortaya koymalı, konuşmalıyız, tartışmalıyız" diyen...

Bütün bir insanlığın "düşünce tarihini", Batı felsefesini, İslam tasavvufu-İslâm tefekkürü önünde kritik etmek, hesaba çekmek, bunu yapmadan olmaz! Bu da ancak bir düşünce sistemi-bir dünya görüşü, bir "ideolocya" ile mümkündür! Sistemsiz olmaz bu işler!" diyen...

"İnsanımızı düşünce teknesinde, çiğ köfte yoğururcasına pişinceye kadar yoğurmak" diyen...

Bir fikir adamını diri diri gömdünüz siz! (içimizdeki üç beş düşük tabiatlı, bayağı, insan artığı ile işbirliği içinde, -şimdi bunlardan içimizdeki üç buçuk i.bne, aynısını -mikro düzeyde- bana yapacakmış, çünkü kiminin parası, kiminin şöhreti kiminin bilmem neyi varmış, zaten bizi de hiç tanımıyorlarmış!) Yok saydınız, görmezden geldiniz! "Ne diyor bu adam, ne anlatıyor?" diye bir kere insan gibi sadece ve sadece "entellektüel bir merakla" dahi sormadınız, yaklaşmadınız bu meselelere...

Şimdi kalkmış "hakikat geyiği" yapmaya utanmıyor musunuz?..

Bir dakika şu "ussal betimlemelerine" ara ver, bi şey diyeceğim...

Yakın çevrende bulunmuş birinin rivayetine göre, hayatın işbu fikir adamını, bu "mütefekkiri" taklit üzere geçmiş… Saçını uzatmana varıncaya kadar… Gerçi dış yüzden de bu belli oluyordu ama önemli değil. Biz burada başka birşey anlatmaya çalışıyoruz sana ey tâlip, ey kasıntı sâlik...

Eğer bütün ömrünü, o mütefekkiri; -bilmem hangi "içgüdüsel" dürtülerinle-, en yüzeyselinden hem de;

"Taklit" etmekle geçireceğine, “tahkik” ile geçirseydin belki bugün ekranlarda Kemalizm geyiği yapan, "muasır medeniyet seviyesinin"(!) nasıl bir seviye(!) olduğunun farkına varan bir "Fuzûli filozof"tan başka bir şey olurdun, kim bilir…

Yoksa hem “Türkiye’de tek filozof” olduğunu iddia edeceksin…

Hem de Türkiye’de bugüne kadar, ilk ve tek “fikir sistemi” inşâ etmiş

Fikrin “kurucu, inşâ edici, yapıcı, yönlendirici” rolünü, fikirde ve aksiyonda bayraklaştırmış…

Batılı düşünce sistemi formunda,(onlara da cevab teşkil edecek şekilde anlamında) yegâne dünya görüşü örgüleştirmiş…

İslam tefekkürünü, felsefenin kalıpları içinden yeniden fışkırtmış..

Bir ideoloji üretmiş…

Bütünüyle Batı felsefesini, kendi düşünce sistemi önünde kritik etmiş…

Batı’nın “İslâm tefekkürü”nden yağmaladığı hakikatleri aslına irca etmiş

“Bütün fikrin gerekliliğinden” girip, felsefenin niye kendi kuyruğu etrafında döndüğü meselesine, “Bütün fikrin kurulamazlığı”nın izahını getirmiş, bunun “niçin?”ini izah etmiş...

Necip Fazıl tarafından da; “Sokrat’a nisbetle Eflatun” takdimine mazhar olmuş, bir fikir geleneğini, Büyük Doğu-İBDA dünya görüşünü, bunların –örneği görülmemiş-dostluğunu...

Görmezden gelme…

Yok sayma…

Bilmiyormuş gibi davranma…

"Ezikliğine-büzüklüğüne" düşmezdin... Kimbilir... Belki de normal bir "Müslüman aydın" hassasiyeti ile, içinde yaşadığın topluma, Müslümanlara çok büyük bir katkı sunardın, meseleyi -belki de- bizim içimizdeki üç buçuk düşük tabiatlı tuhaf şeylerin "tekelinden"(!) de kurtarabilirdin...

(Burada sana yaptığım iltifatları da görüyorsun sanırım tâlib?...)

 

"Hiç" nedir bilir misin ey "Fuzûlî filozof"?..

 

Madem "felsefe" yapıyoruz, meseleyi "en zor" taraflarından da konuşmalıyız değil mi?

"Hiç"i bilir misin ey tâlib, ey sâlik, ey fuzûlî adam? (Ki o, "bilinince" başka bir şey oluyor, "bilinmeyince" başka bir şey...)

"Hiç" diye "bir şey" var...

Hiç hiçtir dersem bir şey demiş olmam, farkındayım tabii ki.

Ama "hiç" diye bir şey var.

Hiç diye bir şey var ve bu “varın yokluğu” -"yokun varlığı" gibi bir mânâ tedâi ettiriyor.

Felsefe yapacaksan, buralardan başlayacaksın canım ciğerim, o dıttırı vızzık "ussal betimlemelerin" (aklı Şeytan'a izâfe etmelerin), afili cümlelerin içinde gürültüye getirip "birşey söylüyormuş gibi" yapmaların, "hakikat" diye diye, hakikati karartan lâf kalabalıklarından önce, "Hiç"i bileceksin! "Ussal betimlemelerin" bu "hiç" konusunda "birşey" diyor mu tâlib?

"Hiç"i bilmeden "hep"e, "hiç"i bilmeden "var"a varamazsın ey fuzûli adam!

(Sen şimdi, o büyük entellektüellerin en derinden yaşadığı, felsefe tarihinde çok iyi bilinen, "kriz entellektüel" olayı nedir, bu kavram nerede "açığa çıkar" filan, bunlar üzerine düşün biraz! Ben yoruldum, yarın devam ederiz ey tâlib!)

*

"Hiç"i bilmezsen, İdeolocya'daki "Hepçiliği" hiç bilmezsin!

*

"Hiç, var olanın hepsinin tam bir değillemesidir, nefyidir.

(...)

İçinde hiç’in kendisini gösterebileceği böylesine tam bir “değilleme”ye düşebilmek için, ilk önce “var olan”ın hepsi verilmiş olmalıdır..."

"Hiç" neymiş anladın mı şimdi Fuzûlî filozof?.. "Var olanın hepsinin tam bir değillemesi, nefyi"ymiş...

Peki bu neymiş? İlk önce, "var olan"ın hepsinin "verilmiş olması" gerekiyormuş!

*

VE GELİR

"Bu yurda her belâ, içinden gelir;

"Hep"leri, hep, hiçin hiçinden gelir. 

Gelemez bir ithal malıdır akıl,

Kafdağından, Çinden, Maçinden gelir..

Dünküne eş, bugün küfür yobazı;

Bütün derdi festen, lâpçinden gelir.

"Allah vardır!" dersin; sorarlar: Niçin?

Sonra tokat, puta "niçin?"den gelir.

Benim nur mayama pislik atanlar,

Şeytan senin büyük elçinden gelir!

Biricik selâmet yolu tarihte,

"Sormayın, görmeyin, geçin!"den gelir.

Genç Osman'ı lif lif yolan o gürüh,

Kahbe devşirmenin piçinden gelir.

Bir gün bu gidişle çatlarsa yürek,

Dile vurdukları perçinden gelir. 

(Necip Fazıl Kısakürek, (1964) Çile, sh; 409, Büyük Doğu Yayınları)

(Bir ara bu şiirin felsefi analizini, şerhini de yapalım; hiçler, piçler, nasıllar, niçinler, kahpe devşirmeler, sormayın, görmeyin geçinler, tek tek şerh edelim somut misâllerle...)

18871-001.jpg

Okuma parçası:

“HİÇ” NEDİR? (*)

 

Bu soruya verilecek her türlü cevab imkânsızdır; çünkü, böyle bir cevabta zorunlu olarak, “hiç şudur” veya “hiç budur” şeklinde bir cevab kullanılır ki, o zaman da hiç “birşey” olur. Öyleyse, hiç hakkında soru da, cevab da, aynı ölçüde kendi içinde mânâsız olur.

Böylece bu sorunun ilim tarafından geri çevrilmesine gerek bile kalmaz. Genel olarak düşünmenin hep başvurulan temel kuralı, kaçınılması gereken çelişme-tezat ilkesi, “genel mantık”, bu soruyu yere çalar; çünkü aslında hep bir şeyi düşünmek olan düşünce, düşünce olarak “hiç”i hedeflediğinde kendi özüne aykırı davranmış olur.

Hiç’i obje-nesne hâline getirmek bize böyle tamamen yasak edildiğinden, “hiç” hakkındaki sorgulamamız da sona ermiş demektir; tabiî ki, hiçi kökünden kavramak ve onun keşfedilebileceğine karar vermek için, “mantık”ın en yüksek merci olması ve anlama kabiliyetinin araç, düşünmenin de yol olması şartıyla.

Fakat mantık kendi kabiliyetine toz kondurur mu? Hiç’e âit bu soruda anlama istidadı gerçekten de hâkim değil mi? Hiç’i ancak anlama kabiliyetinin yardımıyla belirleyebilir ve onu en azından kendi kendini tüketmekte-açılmakta olan bir mesele olarak ortaya koyabiliriz. Yâni, bilinen’in hiçlikten çıkması gibi… Çünkü hiç, “var olan”ın bütünüyle ademidir, bütün bütüne olmayanıdır.

Burada “hiç”i, daha üst bir tesbit olan “değil”in ve böylelikle de değillemenin altındadır; “ne ki o sanırsın, o değil” hesabı; fakat bu, “mantık”ın hâkim olan ve toz kondurulmayan sistemine göre, anlama kabiliyetinin belirli bir faaliyetidir.

O hâlde biz nasıl olur da, “hiç” sorusunda ve hatta onun sorulabilir olmasında “anlama kabiliyeti”ni safdışı bırakmayı isteyebiliriz?

Ancak, burada önceden kabul ettiğimiz, gerçekten o kadar kesin midir? Değil, değillenmiş olma ve dolayısıyla değilleme, daha üst bir tesbit mi ortaya koyuyarlar ki, “hiç” bunların altına, “değillenmiş olan”ın özel bir biçimi olarak girsin? “Hiç” sadece “değil” olduğu için, yâni “değilleme” olduğu için mi var? Yoksa tam tersi mi?

Sakın “değilleme” ve “değil”, ancak “hiç” var diye olmasınlar?

Buna karar verilmiş değil, hatta bu açık bir şekilde soru hâline bile getirilmiş değil. Biz iddia ediyoruz ki, “hiç”, değil ve değillemeden daha köklüdür.

Eğer bu iddia doğru ise, o zaman anlama istidadı işi olarak “değilleme”nin imkânı ve onunla birlikte de anlama istidadının kendi, belirli bir şekilde “hiç”e bağlıdır. O hâlde anlama kabiliyeti bu hususta nasıl olur da karar vermeye girişebilir? Yoksa “hiç” hakkındaki soru ve cevabdaki anlamsızlık, sonunda sadece başıboş dolaşan anlama kabiliyetinin kör inatçılığında mı yatıyor?

Fakat biz, “hiç” sorusunun şeklî imkânsızlığı yüzünden yolumuzu şaşırmayıp soruyu yine de soruyorsak, o halde en azından her meselenin mümkün işlenişinde bulunan temel talebini de karşılamaktayız. Hiç, hiçin kendi, her hangi bir şekilde sorgulanacaksa, o hâlde önceden verilmiş olmalı. Onunla karşılaşabilmeliyiz.

Hiç’i nerede arayacağız?

Hiç’i nasıl bulacağız?

Bir şeyi bulmak için, önce onun olduğunu bilmek zorunda değil miyiz? Gerçekten de öyle!

İnsan, herşeyden önce ve çoğunlukla, aradığı şeyin mevcudiyetini kabul ettikten sonra onu arayabilir. Ne var ki, şimdi aranan, “hiç”tir. Acaba böyle bir kabulün olmadığı bir arama, saf bir bulmanın sözkonusu olduğu bir arama var mıdır?

Ne olursa olsun, “hiç”i en azından günlük hayatımızda hakkında rastgele konuştuğumuz şekliyle tanıyoruz. Bu herkesçe tanınan, sorgusuz sualsiz kabul edilmişliğin bütün solgunluğunda renksizleşmiş, sözlerimizde farkında olmadan dönüp dolaşan “hiç”in iyi kötü bir “tanım”ını daha verebiliriz:

Hiç, var olanın hepsinin tam bir değillemesidir, nefyidir.

Hiç’in bu özelliği bize sonunda, onun bizimle karşılaşabileceği tek yönü işaret etmiyor mu?

İçinde hiç’in kendisini gösterebileceği böylesine tam bir “değilleme”ye düşebilmek için, ilk önce “var olan”ın hepsi verilmiş olmalıdır... (Salih Mirzabeyoğlu-Berzah/ Bütün dalların birleştiği kök'e, Sh; 387, 388, 389)

18875.jpg

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.