• BIST 102.915
  • Altın 146,120
  • Dolar 3,5155
  • Euro 4,1901
  • İstanbul 20 °C
  • Ankara 14 °C
  • Konya 19 °C
  • İzmir 20 °C

Şükrü Sak yazdı; Dertleşme...

Şükrü Sak yazdı; Dertleşme...
Özel birşey yok merak etmeyin, kamuoyuna açık bir "dertleşme" bu...

İsmail’le dertleştik…

Daha doğrusu o bizimle dertleşti… Çok münasebetsiz bir durumdu tabii ki…

(Kamuoyu ondan, ufkumuzu aydınlatacak, tercihlerimize yön verecek, geleceğimize ışık tutacak, siyasi ve sosyal hayatımızda olup bitenleri anlamamıza yardım edecek derin analizler –olmadı bir iki şiir filân- beklerken, o kendi bireysel dertlerini anlattı…)

Yorgun demokrat, kırmızı pantolon, yeşil ördek, seviye, sınıf, takım, grup’ kavramları etrafında, çok sıkıntılı durumlar söz konusu…

İsmail’in çok çabuk yorulan biri olduğu biliniyor, bunun fazla kilolarla ilgili bir sorun olduğunu sanmıyorum…

Daha önce de, aynı köşeden; “Yorulduk be Reis!” diye bas bağırmıştı. Ne kadar ayıp! Öyle derler; sanki taş attın da kolun yoruldu!!

kilicarslan.png

Bugünlerde İsmail yine çok dertli…

O kadar dertli ki, mahut köşesinden okuyucularının, izleyicilerinin, takipçilerinin, fanlarının -80 milyonun-karşısına çıkıp anlattı sonunda derdini…

Allah kimseye "dert" verip "derman" aratmasın;

Türk milleti olarak diğerkâmızdır…

Dertleşiriz…

Oturur, konuşur muhabbet ederiz…

Bu dertleşme köşe yazarı ile ‘okuyucuları’ arasında da olabilir tabii ki… O yazar, 'okuyucular' okur...

Muhatabımız dertliyse, elbette derdini dinleriz… Okuruz...

Derdine ‘derman’ olamasak, her hangi bir çare bulamasak bile, üzüntüsünü, acısını paylaşarız… Bir nevi “psikiyatrik destek” olarak da görülebilir bu…

Bu kadarcık bir psikiyatrik desteği İsmail’den esgireyecek değiliz…

Hatta, millet olarak bu özelliğimizi, Türkiye’de psikiyatristlerin işsiz kalması ve mesleğin gelişmemesine bağlayan uzmanlar da var;

“Türk toplumunda psikiyatristlerin işi zor… Batı’da, konuşacak ve derdiniz anlatacak birini arıyorsanız vereceksiniz 100 doları, uzanacaksınız o koltuğa ve anlatacaksınız derdiniz neyse… Adam sizi dinlemek, ama sadece dinlemek için 100 doları atar cebe ve siz bir saat sonra o uzandığınız koltuktan doğrulur, ‘konuşmuş ve boşalmış’ olmanın rahatlığıyla evinizin yolunu tutarsınız… Bunun dışında, sizin ‘derdiniz’ ne kimseyi ilgilendirir, ne de insanların o kadar iş güç arasında sizi dinleyecek, size ayıracak zamanı vardır… Türkiye’de ise derdinizi anlatmak için Psikiyatriste gidip 100 dolar ödemenize gerek yoktur, ihtiyaç da… Derdi olan adam, arar arkadaşını, otururlar bir meyhaneye, birahaneye, çayhaneye, dertli olan hangisiyse, saatlerce konuşur, derdini anlatır, öbürü de dinler ve yine dertli olan ‘konuşmuş, boşalmış’ olmanın rahatlığıyla evinin yolunu tutar…”

Ama, İsmail gibi “köşe yazarı”ysanız durum biraz daha değişik oluyor hâliyle…

O da derdini okuyucularıyla paylaşmış… Gidip psikiyatriste 100 dolar verecek hali yok, burası Türkiye!

 

İsmail'in derdine duyarsız kalamayız!

Naçizâne biz de okuyoruz, dolayısıyla bizimle de paylaşmış oluyor…

Biz diğer okuyucuları gibi, “İsmail abinin derdine” duyarsız kalamayız, o anlatacak, yazacak, konuşacak, rahatlayacak… Biz de elimizden geldiği kadar derdine derman olmaya çalışacağız… İnsanlığın ölmediğini, toplumun o kadar da duyarsız olmadığını göstermemiz lazım, kayıtsız kalmayız yani...

Siz de şimdi merak ettiniz, “Neymiş bu köşe yazarının derdi?” diye…

(Eğer, İsmail’i okuduysanız, ‘derdinin ne olduğunu’ anlamışsınızdır diyeceğiz ama, değil. Okusanız da derdinin ne olduğu anlaşılmıyor İsmail’in… Ama bir kuyruk acısı, bir ‘pislik’ yapma çabası çok net görülüyor… Neden?..)

Yorulmuş” İsmail… Öyle diyor.

Çok yoruldum” diyor…

Neden?..

Yaklaşık 4 yıldır düzenli olarak yazı yazıyorum Yeni Şafak’a…

-Yazı yazmaktan mı yoruldun İsmail?..  

Eğer öyleyse, dert dediğin buysa, fazla zorlama, kasma kendini… Bundan kolay ne var? Biraz dinlen, geçer…

Ama İsmail’in derdi galiba bu değil…

 

Gaydırıguppak zihinsel kusmuklar!

Anlat İsmail, pardon ‘yaz’ İsmail;

“Başlangıçta ‘her hafta yazacak bir yazıyı nereden bulacağım’ diye düşünüyordum, ardından ‘bir gazetede haftada iki kez ne yazabilirim ki?’ diye düşünmeye başladım. Şimdi haftada üç yazı yazıyorum ve ‘ben bu kadar disiplinli biri miydim yahu?’ diye şaşırıyorum kendime.

Evet, yazı yazmak, özellikle köşe yazısı yazmak tam bir disiplin işi”

Bak şimdi olmadı işte…

Her hafta yazacak yazıyı nerden bulacağım” olmaz… Her hafta yazacak “konuyu” nerden bulacağım diye düşünmen ve yazman gerekirdi… Yazacak yazı ararsan yazı yazamazsın… Yazacak konu ararsan, ‘konuyu’ bulursun, ama o konuda yazıp yazamamak ayrı bir dert olarak ortaya çıkabalir…

“Yazacak yazıyı nerden bulacağım” diye yazarsan veya ararsan, “yazacak yazı arayan adam” olarak çok mu çok absürd bir zihinsel oturmamışlık, gaydırı guppak paradoksal zihin kusmukları çıkar ortaya…

Neyse, tamam İsmail, uzatmayalım lütfen… Derdini anlat sen…

“Ben öyle ‘gazeteci topluma karşı sorumludur’ falan gibi bık bıklara inanmam…”

Tamam kardeşim, buna da inanma… Topluma karşı da ‘sorumlu’ olma, evine barkına, çoluk çocuğuna, hısım akrabana karşı da sorumlu olma… Tamam…  (Topluma karşı ‘sorumlu’ değilsin ama, haftada bilmem kaç gün ‘toplumun karşısına çıkıp’ –ne kadar ayıp!- bık bık ediyorsun? Niye?..)

Gazetecilerin, toplumun geri kalanından ayrılmak ve neredeyse bir sınıfsal üstünlük taslamak için buldukları yalanlara yani. ‘Toplumu aydınlatmak’ falan fıstık hep şahane mavralardır nazarımda. Toplumu aydınlatmak istesem Çin’den el feneri ithal etme sektöründe daha faydalı olurum.”

Toplumu aydınlatmak mavra, tamam…

‘Aydınlatmak istesen Çin’den el feneri ithal sektöründe daha faydalı olursun’, tamam… (Bu arada iğrenç bir ‘espri’ yeltenişi olmuş bu… -Tekrar söylüyorum; Madem toplumu aydınlatmak, bilgilendirmek, yönlendirmek, değiştirmek, -en hafifinden-ideal bir toplum inşâına karınca kararınca katkıda bulunmak gibi bir ‘derdin’ yok, ne diye çıkıyorsun toplumun karşısına?. )

Ee peki madem öyle, niçin yazıyorsun İsmail?

-O halde niçin yazıyorum?

-Evet, niçin yazıyorsun?

-Birincisi şu: Elimden bu geliyor. Kendimi bildim bileli ‘sanırım başarılıyım’ dediğim neredeyse tek yazı yazmak.

-İkincisi?..

-İkincisi de şu: Yazarak kendimi, duygularımı, benliğimi tanıyorum.

-Ama bak olmadı şimdi bu İsmail… Gerçekten olmadı… Vallahi olmadı. Yani çok ayıp bu yaptığın!

Şimdi, sen kendi duygularını tanımak için niye böyle bir köşe işgal edip toplumun karşısına çıkıyorsun? Toplumun günahı ne? Okuyucularının suçu ne, onlara bu eziyeti niye yapıyorsun?

Hadi, ‘netice açısından’ da bakalım;

Diyelim ki kendini ‘tanıdın’, hödük, kendi zevklerinin peşinde koşan, ‘hayatı zevke göre mi yaşamalı, fazilete göre mi?’ sorusuna, “Ne fazileti kardeşim, tabii ki zevkimize göre!’ diyen bir hazcı duruyor baktığın aynada… E o zaman bu toplumun suçu ne, söyler misin? Bu 'okuyucularının okudukları' ne olacak?

Bu yöntemin –gazete köşesinde yazarak kendini tanıma yöntemi- herkes tarafından kullanıldığını düşün bakalım, n’olacak o zaman?

Kısa bir okuma parçası; 'Zihinsel kusmuklama' nedir? 

Bak İsmail, burayı parantez içine alıyor ve 'senin gibilerin' toplumu ve içinde bulundukları kesimi-grubu-yapıyı- nasıl zehirleyip ifsad ettiklerini, daha önce örneklediğimiz bir örnek üzerinden sana da hatırlatıyoruz; bu konuda 'yalnız' değilsin, senin gibi 'zihinsel kusmuklama yoluyla' insanı ve toplumu ifsad eden, Adem Özköse sapıklarıyla birlikte gençlerimizi 'manyaklaştırdınız' oğlum!..

Neyse, önce şu örneği bir okuyalım biklikte;

(Şimdi bir örnek ve bu “örnek” üzerinden meseleyi somutlaştırmaya çalışacağız:

Adam (aydın ve yazar ve gazeteci, ve köşe yazarı Müslüman) kurulmuş bir gazetenin köşesine

İpe sapa gelmez, iler tutar tarafı olmayan artistikler yapıyor. Tabii olarak; “ne saçmalıyorsun?” eleştirisine muhatap olunca da;

“Ben kendime yazıyorum. Okur için değil. Kendim için yazıyorum…

Diye salaklıkta tavan yapan bir savunma yapıyor.

E, madem kendin için yazıyorsun, anladık diyelim… O zaman bunları niye kendi bilgisayarında, defterinde tutup, kendine saklamıyorsun da, her gün basılan ve toplumaarzedilen” bir gazetenin köşesine koyuyorsun?..

“Kendin için” yazıyorsan, bilgisayarında durur, ordan açar açar okursun…

Yoksa, toplumun karşısına, kürüyse çıkıp:

”Ey ahâli, ben bu kürsüye size bir şey söylemek için çıkmadım…

Demek, nasıl bir ruh hâlidir?..

Şöhret delisi misin, kendini göstermeye mi meraklasın, madem söyleyeceğin bir şey yok, o “kürsü”ye niye çıktın?..)

 

-II-

Bu örnekle senin 'niçin yazıyorsun sorunsalı' ne kadar benziyor değil mi İsmail?..

(Bir de, 'Hadi arkadaşlar, dizilelim E-5'in kenarına, "Cennete otostop çekelim, benim bildiğim cennete ancak böyle gidilir" diye yaptığı zihinsel kusmuklamayı 'İslâmî hale' getirmeye çalışan Adem Özköse var...)

Biz dertleşmeye devam edelim;

-Bu ikincisi ne işe yarıyor İsmail?

-‘Bu ikincisi ne işe yarıyor?’ diye soracak olursanız size verecek net bir cevabım yok.

-Kıvıracak bir durum kalmadı diyebilir miyiz buna kısaca?..

Neyse, bu ‘muhakeme tarzı’ çok ciddi bir sorun İsmail. Ben sana diyeyim onu…

Bir açıdan değil, her açıdan sorunlu İsmail…

Neden dersen, yazan bir insanın, “Niçin yazmak?” sorusunun cevabını, topluma değilse bile kendine vermiş olması gerekir! Bunun doğru bir cevabı verilmediği zaman, bizzat ‘yazarın kendisi’ ve tabii ki ‘yazdıkları’ da toplum için ciddi bir sorun olmaya başlayabilir…  (Örnek; Özköse sapıklığında olduğu gibi, Otostop çekerek ‘Cennete gitmeye’ çalışan, bunu idealize eden zihinsel kusmuklar düşünce dünyamızı ifsad ederler, gençlerimizi zehirler, yanlış yönlendirir... İstikametini şaşırtır...)

Eğer, “niçin yazmak?” sorusunun cevabını –kendine olsun vermeden- ‘yazmak eyleminin içine düştüysen’ bir an önce, -gerekirse biz de yardımcı olalım-kurtulmaya bakman lazım…

Ben konuşup yazdıkça mevzu uzuyor…Fazla da uzatmak istemiyorum, konu dağılmasın diye...

Ama, bu yaptığın hiç hoş değil İsmail…

Yorgun”san, dinleneceksin…

Yorgunluğun, bütün ‘din’lerde, kültürlerde, toplumlarda çaresi, “dinlenmektir…” Dertlenmek değil...

Hele ki ‘metan’ yorgunluğu ise…

Metanla karışık ‘metal yorgunluğu’ ise, iki kere dinleneceksin

Bu yorgunluğun çaresi, gazete köşelerinden dert anlatmak değil, dinlenmektir…

Eğer bunu yapmana rağmen yorgunluğunuz geçmezse, üç diş sarımsağı üç gün zeytin yağında bekletip, bir tutam zencefille karıştırdıktan sonra, soğanla yağda iyice kızartıp, sıcak sıcak burnunuza çekeceksiniz… Hem sümük zafiyetine, hem de yorgunluğa iyi gelir… Alternatif tıbba saygın varsa tabii, sen bilirsin!

Eğer yine geçmezse, İbrahim’in yanına var, ceketini ilikle;

İbrahim abi, bugün kime şarlayalım… Ben alakalı alakasız şarlamazsam çabuk yoruluyorum?” diye ona sor!

Ayrıca;

Teessüf ederim İsmail, sen gerçekten tefessüh etmişsin!

Yorgun demokrat”ların, Sol’da yol açtığı zihinsel fesada özenip, bu taraflarda “Yorgun İslâmcı” etiketi yapacaksan, boşa yorulma! Dinlen!.

Bu zihinsel kusmuklarınızın, malum İslâmî camiayı ne hale getirdiğini yakinen görüyoruz… Zihniyet “kusmuklaması” bakımından Ademe Özköse ile birebir aynısınız…

Önce kendi “zihinsel paradokslarınızı” çözün… "Niçin yazıyorum?" meselesini halledin...

Eğer durup durup, belirsiz zamanlarda böyle ‘kusmuklama’ şeklinde dert anlatacaksan, hiç dertleşmeyelim bir daha!

Böyle 'tek taraflı' dertleşme olmaz!

Bizim de dünya kadar derdimiz var, çıkıp okuyucularımıza onları mı anlatıyoruz? Ne kadar ayıp!

Uzatmayalım İsmail…

Bizi hayal kırıklığına uğrattın gerçekten…

Biz seni ‘iddası olan, gayesi olan, davası olan, inançları, ülkesi, milleti adına yapmak istediği iyi ve güzel şeyler olan’ biri zannediyorduk…

Biz derken, ‘okuyucuların’ İsmail…

Biz tabii ki ‘öyle’ zannetmiyorduk, biz öyle olan birinin kırmızı pantolon giymeyeceğini biliriz tâ en baştan İsmail…

Giymeyecektin o kırımızı pantolonu İsmail… Hadi giydin, fotoğraf çektirmeyecektin onunla… Hadi çektirdin, paylaşmayacaktın seksen milyonla… Yıktın bütün okuyucularının hayallerini… Çok ayıp ettin İsmail… Yakışmaz bir Anadolu evladına… Çağrışımları çok berbat bu kırmızı pantolonun İsmail… Her ne kadar, kız tavlayacağım diye, ‘beyaz pantolon’ üzerinden hikâye etsen de, olmadı!

Biz isterdik ki, en azından bir Marksist kadar, sen de bir “Müslüman ol”, inandığın değerlerin dünyayı değiştirecek gücüne inan! Özgür ve adil bir dünyanın ancak bu değerler etrafında şekillenebileceğini anlat! Nerdeeee? Sen çıkmışsın; "Yazma" işini, "ekmek kapısı" olarak gördüğünü, "ekmek yoksa, yazı da yok!" demeye getirmişsin! 

Demeye getirmemiş, doğrudan demişsin;

"Yarabbi, bana başka ve hayırlı bir rızık kapısı ihsan et ki bu iş zillete dönüşmeden yoluma bakabileyim."

İnşaAllah İsmail...  

Sen ve "gibilerin" başka bir "ekmek kapısı" bulun, işgal ettiğiniz 'kürsüleri', daha idealist gayelerle değerlendirebilecek, bir 'davası' bir 'toplumsal mücadelesi' olan insanlar alsın... Sizin için başka 'ekmek kapısı' mı yok, maksat "esnaflık" olduktan sonra...

-III-

Bir de şunu –şahsi olarak- gerçekten merak ediyorum;

Durup dururken, ‘hadi dertleşelim’ dedikten sonra, tâ üç ay önce, gayet kibarca ve nazikçe, “Hadi bana eyvallah, hakkınızı helâl edin!’ diyerek ayrılan Salih Tuna’nın veda yazısı için, niçin;

Lağım gibi yazı…”

Diyerek şarlıyorsun? Bunun 'makul' bir açıklaması var mı? Hani madem 'dertleşiyoruz' bunu da bir söyleyiver...

İbrahim abin mi, 'saldır İsmail' dedi…

Durup dururken nerden icab etti? Bizim bilmediğimiz bir “kuyruk acısı mı” var?.. -Varsa, bunu telafi etmenin başka bir yolu yok mu?-

Bu da çok ‘münasebetsiz ve terbiyesizce’ olmuş İsmail!.

-“E bundan sana ne?” diye elbette bana da şarlayabilirsin? Haklısın da, gerçekten bana ne, ben Salih Tuna’yı da senin gibi, yazıp ettiklerinden tanıyorum sadece… Fakat yine de merak ediyor insan;

Hem bir satır yukarıda; “Gıybet-iftira-yalan” şeysinden korkuyorum dedikten sonra, abin sayılacak bir adama, böyle uluorta; “gıybet-iftira ve yalan” atmaya utanmıyor musun İsmail?..

O yazıyı tekrar okudum, ‘Acaba İsmail'e bir laf sokma mı var?’ diye, yok!

Peki bu ‘lağım kokusu’ senin burnuna nerden geliyor?

Bitişiğindeki İbrahim’in lağımı patlamış olmasın?..

Teessüf ederim İsmail, sen gerçekten tefessüh etmişsin!

 

Not:

Ben müsait oldukça, "dertleşmeye" devam edelim İsmail...

Çünkü, bu "dertleşme" diye salgıladığın şeyde, üç dört tane temel mesele var ela alınması gereken... Hepimizi ilgilendiriyor; toplumu, okuyucularını, Türkçe'yi... Bunları görmemezlikten gelemeyiz...

Bir tanesi şu;

"Bu adamlarla, bu kadınlarla aynı seviyeden, aynı sınıftan, aynı takımdan zannedilmek. Bu bir kabus gibi gelip çöküyor omzuma zaman zaman..." demişsin...

Uygun bir zamanda bu konuda da "dertleşelim..."

 

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.