• BIST 92.708
  • Altın 209,192
  • Dolar 5,2713
  • Euro 6,0052
  • İstanbul 15 °C
  • Ankara 12 °C
  • Konya 8 °C
  • İzmir 15 °C

Şükrü Sak; (Salih Mirzabeyoğlu ile Zindan konuşmaları): "Bunun çilesini çekmek lâzım..."

Şükrü Sak; (Salih Mirzabeyoğlu ile Zindan konuşmaları): "Bunun çilesini çekmek lâzım..."
17 Mayıs Cuma... 2013

ic-bir-a-001-001-001-001-001.pngic-iki-b-001-001-001-001-001.png

 

17 Mayıs Cuma…

 

"Bakın şimdi Üstad'ca birşey söyleyeceğim..."

 

Avukat görüşüne çıktım. A. Rıza… Sakal bırakmış. Kumandan’ın dün bahsettiği FB stadında, Fenerbahçe-Galatasaray derbisinde açılan pankartın haberi. Fenerbahçe’nin resmi internet sitesinde pankartla ilgili açıklama… (…) Haftaya gelemeyecekmiş. Salih Ahmet’in karakol, emniyetteki hâlini anlatıyor, böyle dayı dayı oturmuş. Sıra ile tertiplenen gösteriler… “Konya ekibi, senin ekip tertipledi” diyor. Hayırlı olsun. Enes canavar gibiymiş. Bakanlar, milletvekilleri filan herkesi devreye sokmuşlar, yoksa savcı ‘mevcutlu alacağım ifadeleri’ demiş. Telefonlar peş peşe gelmeye başlayınca, o gece üçte, Emniyetten bırakmışlar hepsini… Yoksa, iki üç gün kalırlarmış hepsi gözaltında. Hayırlısı olsun! Yazı yine çıkmamış. Kimse çıkıp söylesin, ‘bir iş yaptık yüzümüze gözümüze bulaştırdık’ diye. O da yok. Gardiyan; “Sak’ı bırakıp, Salih İzzet’i alacağız” diyor. Çıkışta arama, gardiyana; “Böyle zırt pırt arıyorsunuz bir şey bulduğunuz oluyor mu bari” diyorum…

*

Saat beşe doğru Kumandan geldi… Havalandırmada bir iki yürüdükten sonra, oturdu. Düzeltmeler?.. “Yazdım onları…” (…) Çay ve sigara, ilâç gibi böyle durumlarda… Halid bin Velid hazretleri konusu ile ilgili birkaç farklı yorum yapıyor…

-“Siz yürüyecekseniz yürüyün, ben oturacağım…”

-Sandalye çıkarayım dışarı… Hava güzel… “ Dışarı oturdu…

Mazgal açılıyor… Posta, yeni dergiler, kitaplar, mektuplar vesair gelmiş…

(Gelen dergilerden birinin kapağı… Eline alıyor dergiyi…

-“Bakın şimdi Üstad’ca bir şey söyleyeceğim… -Kapaktaki yazı-…(Sahteliğe vurgu yapıyor…)

Mevzu buradan başladı, iki saatten fazla, Ölüm Odası’nın kapısı kapandıktan sonra da (Kumandan’ın havalandırmaya açılan kapısı, bizden üç saat önce kapanıyor) -o içerde, ben pencerenin önünde- iki saatten fazla devam etti…

 

"Şimdi biz bir ordu olarak zafer kazandık, neferin öne çıkıp zaferi sahiplenmesi(!) gibi bir komedi...

 

-Bakın şimdi Üstad’ca bir şey söyleyeceğim; Üstad, fikri sanat diliyle vermiştir. Üstad’ın Türkçesi, en güzel Türkçedir, mesele konuşmak ve çözüm üretmek için, ama şimdi bu, o değil… O kadar şeyden sonra, bu da Necip Fazıl’ı “seviyor”(!) Adam eşitledi kendini bir ânda benimle… Şimdi ben birine bir yumruk vurdum, -ama –dikkat-ben vurdum,- şimdi o da koftiden, o yarıçapının yarısı olamayacak adama, benim taraftarım olarak(!) başlıyor sallamaya… Ya da şöyle söyleyeyim; misâl, diyelim ki; Şimdi biz bir ordu olarak zafer kazandık. Neferin öne çıkıp zaferi sahiplenmesi(!) gibi bir komedi… Generaller ve ordunun komutanı dururken, -Komutanı da gömdü bu arada- zaferi sahiplenip(!), komediyi anlıyorsun değil mi… Yani bu kadar mı böyle! Tabii ki sen de bu taraftaydın filân… Ama olmaz ki, değil mi. Zaferi kendi üzerinden, kendininmiş gibi, sıradan bir neferin bunu yapmaya yeltenmesi… Bu nasıl bir şeydir yahu! (…)

 

"Benim icâd ettiğim motoru çalıp kaçıyorsun, sonra da..."

 

-“Bir dil kurmak nedir, bir dile sahip olmak nedir, o dille mesele konuşmak, mesele çözmek nedir, bunu sanat formunda sunmak… Batı’da da bunun örnekleri var, anlattım…” (…) Bir de hadisenin şu yönü var tabii, şimdi buna bir şey söylesen, silindi gitti, geçmiş olsun! Hâlbuki madem öyle konuşuyorsun, o ağırlığı taşıyacak olsa, benim ona söyleyeceğim kendi iyiliği için, kendi faydasına… Şimdi o çap ve kalite –keyfiyet- olmayınca, bunu söylememiş olmanın zararı da kendisine oluyor yine. Bir şey söyledin, tın, küstü gitti…” (…) “Şimdi şu anlaşılabilir; falan filânla ilişkin var, işte ona göre bir şeyler yapıyorsun vesaire, bu tamam. Ama sen buradan benim icâd ettiğim bir motoru çalıp kaçıyorsun… Sonra da, mantık(!) oyunları ile, ‘Eee motorda demirden, demir de sadece onun değil’ filân… Motoru ben icâd ettim, onu çalıp kaçıyorsun. (……………. …. miş…. ) Daha temel meseleleri tanımıyorsun, dil kuruyormuş…” (...)

-“Yıllardan beri söyleyip duruyoruz değil mi, en küçük çaplar içinde bile doğru tavır diye. Şimdi şununla ilişkin şöyle, bununla ilişkin böyle filân... Ee sen bizzat bu dâvâyı (dinî ölçüler) ekmek kapısı yapmışsın…” (…)

(Burada-yukardaki paragraflarda- geçen özel isimler?..)

*

"Yazmak yaşamaktır, bunun çilesini çekmek lâzım!"

 

-“İşte koymuşum Akıncı Güç’ün kapağına… Üstad bakıyor, bu ne böyle? Efendim diyorum işte burada BD’yu sanki mahalli-yerel bir şeymiş gibi görme-gösterilme yanlışına karşı, dünyanın her yerinde, işte orda da, orda da mücadele veriliyor, İslâm dünyada Emperyalizmle savaş halinde mânâsına, -burada mesaj çok net, bunu göstermek için- izah ediyorum… İşte o parti mevzuunda, ‘Efendim biz Büyük Doğucular olarak oradayız ve o gençlik bizim hitab ettiğimiz, bizim tabanımız…’ Bunu izah etmeye çalışıyorum, ‘Bırak onu’ diyor. Bir… Keyfiyettir. Kemiyetin de bir hakikati var filân diyeceğim. İşte yazıyor, “Demirel bir mecburiyettir” diye…

*

-“Hani o “yazmak mı yaşamak mı” diye konuşulan mesele… Yazmak yaşamaktır!. Bir hayat biçimidir… Bunun çilesini çekmek lazım…”

*

"Tabii ya, ben şair değilim ki..."

 

-“Adil Teymur Hoca… ‘Yahu okuyorum okuyorum –Kur’ân’ı- imanım kuvvetlenmiyor’ diyor…  Bir de işte ben, meselenin aslını –hakikatini- gösteriverince, ‘Tabii ya, ben şair değilim ki’ dedi… İşte bu, anladın değil mi, şiir idraki, imanın zevken idrâk olduğuna dair… Bir ânda kaptı mevzuyu…”

(Burada söz konusu olan Adil Teymur Hoca, büyük bir Ehl-i Sünnet âlimi… Kumandan ona bu meselenin hakikatini izâh ettiğinde, çarpılıyor ve ‘Mirzabeyoğlu’nun büyüklüğünü ve kimliğini o zaman anladım’ diye etrafına itiraf ediyor… Ş. Sak)

(Üstad’ın bir “hadisi” ve hadislerden aldığı zevki ve (başka bir veli, büyüğün) Kur’ân’dan aldığı… Ben de veli kelâmı diyorum…)

“Benim ordan aldığım “hisse”yi burada, mevzu içinde göstermem, bir fikir disiplini içinde, onların hem yukarıda –ayağa düşürülmeden- duruyor, hem de o “hisse” zaten onların büyüklüğünü, derinliğini ve hakikatini gösteriyor…”

-Efendim zaten, nerede görülmüş menkıbe anlatarak sosyal mesele çözüldüğü…

*

(Üstad’ın odasında oturuyoruz, işte Ziya bey… Üstad’ın ona ilgisi malûm… O’ndan (Efendi Hazretleri) olan her şeye… Neyse… Biz kalkacağız… Ev sahibi misafiri geçirir ya, şu kadar bir mesafede, üst kattan aşağıya kadar, “ben gençleri yolcu edeyim” diyor… Ben de şöyle hafif kenara çekilerek, Ziya beye yol veriyorum. İşte o kadar…)

(-“Şimdi bunu da O’na –Üstad’a- yaptıran benim. Çünkü hani, “cezbeder” mevzu var ya. Eğer bunu kontrol etmezsen, O’ndan, O’nun (meşrebine-mizacına-yoluna) uymayan mânâları bile cezbedersin… Vardır çünkü onda…)

*

“Ayıpları örtücü olmak…”

*

-“Fotoğrafı gösteriyorum, böyle koluna girmişim, tâ o zamandan, konferansa geldiğinde… O fotoğrafın benim için ne kadar böyle mânâsı… Gösteriyorum, ‘bu sana benzemiyor’ diyor, böyle gözüne iyece yaklaştırıp… Allah’ım…

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.