• BIST 92.708
  • Altın 209,192
  • Dolar 5,2713
  • Euro 6,0052
  • İstanbul 15 °C
  • Ankara 12 °C
  • Konya 8 °C
  • İzmir 15 °C

Şükrü Sak; (Salih Mirzabeyoğlu ile Zindan konuşmaları): "Son nefeste toplu herşey..."

Şükrü Sak; (Salih Mirzabeyoğlu ile Zindan konuşmaları): "Son nefeste toplu herşey..."
19 Mayıs Pazar... 20 Mayıs Pazartesi... 2013

ic-bir-a-001-001-001-001-001-001-001.pngic-iki-b-001-001-001-001-001-001-001.png

 

19 Mayıs Pazar…

 

"Göklerden gelen rızık..."

 

Rutin, saat üç gibi başlayan gün… Ölüm Odası’na vardım, selâm aleyküm… “Aleyküm selam, nasılsın?” Sağolun efendim. Havalandırma kapısı açık… Hücre kapısı ile duvar arasında volta… Sessizlik, sessizlik, sessizlik; katılaşmış bir duvar gibi görünür hâle gelecek nerdeyse… O sessizlikte Kumandan sesleniyor;

-“Bu Abdülhamid Han’ın Doğu’ya gönderdiği paşalara ne deniyordu?”

-Bilemedim efendim… Kürt paşaları?

-“Hatırladım, Hamidiye alayları…”

Kumandan, kapı kapanmaya yakın, benim hücrenin kapısında…

-“Bu televizyonun birinde –Kanal 7 olabilir- temiz yüzlü bir hoca, elleri açıp dua ve sonra yüze sürmenin, ne olduğunu, anlamını, nereden doğduğunu filân soruyor. Düz bir cevab. Daha önce burada birilerine de sordum, bilemediler. Şimdi bu şeyle uğraşırken çıktı bir ânda böyle… Ellerini açıyorsun –dua işareti- avuç içi çizgilerde, baht, kader, talih, işte şu çizgiler… Bunun nefsin “kabul edici-alıcı” oluşuyla alakalı bir yönü var. Kabul ediyorsun, isteyip aldım, oradan geleni kabul ediyorum gibi…”

-Anladım efendim… Bu çizgilerin “kader sırrı” ile ilgili olduğu, o çizgilere bakarak bazı tahminlerin yapıldığı… Bu ‘riml-reml’ kelimesi, akşam bakarken gördüm, hadiste tek kelime geçiyordu, “kum” anlamında…

-“Evet kum, kum falı. Bununla ilgili bir hadis olacaktı. Hani zaman içinde buna dönüşmüş ama o zamanlar bir nevi tefe’ül gibi bu. Kuma bir takım çizgiler çizilerek, işte tek çıkarsa bu tarafa, çift çıkarsa bu yöne filân… Hatta, Halid bin Velid ve biri, beraber yola çıkıyorlar. Sonra paraları bitince, öbürü sen git, ben senden alırım diyor –O’na gelen bana da gelir” hesabı… Neyse, bu aslında tefe’ül gibi. Tabii yapanın durumuna, niyetine, gerekli olup olmamasına bağlı durumlar var, her mevzuda olmaz yani, böyle piyango, loto tarzı… (…) Bunun böyle gaibe bakan bir tarafı var; baht, talih filân gibi…”

-Üstad, Büyük Doğu’yu çıkaracağı zaman, Abdülhakim Arvasi Hazretlerine tefe’ül yaptırıyor…

-“Hah, onun gibi… Mübah yani… Yapılıp yapılmamasında İslâm yönünden bir sakınca yok… Mübah, fakat mübahlar da gayelerine göre, yapılış gayesine göre, yeniden anlam kazanıyor. Sen normal yapman gereken meşru bir iş için, –yatayım mı, çalışayım mı?- filân diye olmaz…” (…) Eşyada aslî vasıf mübah ve helâl olmaktır, fakat dediğim gibi, bunun şartlarını ortadan kaldırıcı filân bir durum yoksa eğer…

-“Bu Felâk ve Nâs Surelerinin okunup, ellere üfleyip, vücuda sürülmesi, sıvazlanması şeklinde bir hareket var…”

-O’nu birkaç defa, Şafilerde gördüm, Ayet-el Kürsi’yi okuyup, ellerine üfleyerek vücudlarına sürüyorlar böyle sıvazlama şeklinde… Bunu yazmıştınız Telegram’da; aura var insanın etrafını çevreleyen, başı ağrıyan biri böyle iki elini birbirine sürtüp başını mesheder gibi…

-“Telegram’da değil o, diğerinde olabilir. Bioenerji filân ayrı. Bu Abülkadir Geylâni Hazretlerinin bir şeyi var, onu bulup tekrar dergide yayınlanmasını istiyorum ama, nerede arayıp bulacaksın…”

*

Göklerden gelen rızık…”

 

20 Mayıs Pazartesi…

 

"Bunlar öyle kolay tarafından anlaşılacak şeyler değil..."

 

 Rutin… Saat üç gibi kalktım. Çay, yemek namaz… Kumandan ayakta. Hücreye vardım.

-“Bu (Viktor Frankl)’ın günlükleri var, Nazi kamplarındayken tuttuğu günlükler… Şimdi hepimiz onları biliyoruz ama, Filistin’de katledilenleri, Sabra ve Şatilla katliâmını bilmiyoruz… Yani Yahudi’nin, onların yaptıklarını… Aynı şekilde, İkiz Kulelerde ölenler “masum, çoluk çocuk”… Ama Amerika böyle havadan atıyor bombayı, “düğün yerinde 200 sivil öldü…” O kadar. Onlar “masum”(!) değil. Onlar çocuk çoluk değil… Adamlar, Irak’a gelmiş Amerikan askerlerini anlatıyor, işte “Üniversiteye gitme hayali vardı, onun için Irak’a gitti –tertemiz bir gayesi(!) var gördüğünüz gibi-“ filân diye… Ne kadar masum(!) Sen üniversitede okuyacaksın diye gel burada bunları öldür…

Adam çıkmış televizyonda konuşuyor, ense göbek yerinde, “Batı’dakiler de aynı, onlar niye ayaklanmıyorlar” diyor. Yani sen zayıfsın, eziliyorsun, sopa yiyorsun, sesin çıkmıyor diye onlar da senin gibi olsunlar(!) Bu mu yani! Adam en ufak bir şey –haksızlık-zulüm- yaşayınca, “Nerede bu devlet!” diye başlıyor feveran etmeye... İşte, deprem, sel, felâket filân… Sen rahat zamanda o meseleyi kendine mesele edip çözümünü düşünmezsen, çözümün tarafında yer almazsan…” (…)

Mevzu Ahmet Hakan’ın yazısında geçen, “Suriye’li muhalifin öldürdüğü kişinin kalbini çıkarıp yemesi”nden açılmıştı…

-“Nefret, vahşet, şu bu… Bunlar oturduğun yerden değerlendirilecek mevzular değil. Savaşın kendi şartları var, adamın yaşadıkları filân… Şimdi Osmanlı zamanında, -yaşlı bir Müslüman-adamı, kuyu başında dönen şeye bağlamışlar, gözleri görmüyor, bir yandan da okuyor böyle sessiz sessiz… -Böyle bir tablo-… Neyse, bu durum, Padişâhın –Halifenin-kulağına gidince… “Derhal bırakılacak onlar, yoksa buradaki on beş bin kişiyi keserim!..” diyor… İşte, o (A.D) filân da yazmış, “İslâm’da masum öldürülür mü” filân diye… Burada mesele o değil ki! (…)

Bir adam geliyor, selâm veriyor. Halid bin Velid hazretleri de onu öldürüyor! Peygamberimiz üç kere; “Halid sen ne yaptın!” diyor. İşte onu casus zannetmiş. Bu zannın bir hakikati var tabii. Zan var, zan var… Hani salak salak, ‘ben öyle zannettim’ değil. Şimdi Lawrens değil mi? Açık… Bir de büyüklüğü düşün ki, amcasının ciğerini yiyen Vahşi’yi bile… Müslüman olduktan sonra tamam, bitti… Şimdi sen bana kazık atmışsın, sen Müslüman olsan da ben bunu unutmuyorum… Bunlar öyle kolay, basit tarafından anlaşılacak şeyler değil… İşte, “Hz. Ali haklıydı, Muaviye de haksız değildi”… Şimdi sen iki “sahabi” kavga ediyor, girmişsin araya, bir de “hakemlik” yapacaksın, sen kimsin ki?!”

(Yukarıdaki hadisenin –Halid bin Velid Hazretleri ile ilgili olan- hadisenin, âyetlerde işaret edilip edilmediği –nüzul sebebleri?- veya tefsirlerde işaretinin olup olmadığı mevzu?.. )

Bundan önce…

(“Egosantirik, egosantirik, işte kendi kendine konuşma, bir iç ses… O değil bu. Bunlar söylüyorlar da şimdi, bak unutturdular. İşte şuuraltı, psikoloji filân… O psikoloji iflâs etmiştir. Klasik psikoloji…”

Yung misâlini hatırlatıyorum, İstikbal İslamındır’da geçen. Ava çıkmadan önce yerlilerin dans etmesi… ‘Ruhî üniforma’… Bir işi “yapabilmenin” ruhî şartlarına mâlik olmak, üniforma bu…)

*

"Ayağım ağrıyor dedik ya!"

 

-“Askerler, böyle köyleri gezip, sağlık hizmetleri kapsamında, muayene filân… Yaşlı kadına soruyorlar, ‘Teyze neyin var?’

-Ayağım ağrıyor.

 –‘Aç, bakalım…’

-Evladım ne bakacaksın, ayağım ağrıyor dedim ya!

Bu misâl çok hoşuma gitmişti. Onların pes edişi ve o teyzenin şuuruna ulaşmalarının imkânsızlığı… Anladın değil mi?.. Bizim bu mevzuyu kendi nefs muhasebemize katık yapmamız gibi… Kadın, “ayağım ağrıyor dedik ya” diyor, daha nesine bakacaksın!”

*

"Vaktin icâbı..."

 

(-“Konya’da Muhyiddin-i Arabî Hazretleri, Allah için bir şey isteyene, evi verip çıkıp gidiyor. Ee Ona evi verdin, sana hiçbir şey yok. Bunlar, o ânın, o vaktin gereği…

O ân… Zamanın ucunda tek ânda yaşıyoruz, “ân” da hep olmamaya meyleden. Şimdi, saniyenin trilyonda biri kadar bir ân da olsa, insanın bütün hayatı orada toplu olarak vardır. Zamanüstü…”

(Kartal’da yaşadığı, nefes alamama, boğazın sıkılması, Kelime-i Şehadeti, ezanı yazma… ) “Artık teslim oldum. Hiç konuşmuyorum, avukata çıkıyorum öyle, tek kelime yok.

-“Kabz ve bast hâli…  İnsan-ı Kâmil’in bütün dünyayı sırtında taşır gibi hâli… Senin cüssen bu kadar, bir çakıl taşı konulsa üstüne; çöktün… Yani bu “kabz-bast”, öyle canım sıkıldı, daraldım filân değil…”

-“Velinin kerametinin o ânın icabı, gereği, Allah’ın takdiri olması… “Ona verdin hadi bana da ver”, veliyi imtihan eder gibi, olmaz!”)

 

Son nefeste imansız gitme tehlikesi…

 

-“Belki de senin o korku, kaygı, panik hâlindir seni kurtaracak olan… Zamanın ucu, “ân”da hayat, son nefeste toplu olması, bütün hayatın…”

*

“İnsân-ı Kâmil nefes almayı bıraktığı ân, yani onun yokluğunda âlem yok olacak zaten… Onların yüzü suyu hürmetine… Yani nerelerden yardım geldiğine…”

-“O Yaşamayı Deneme’de yazdım… “Sen nerdesin”den, “Sen nerdesin?”e…

-Dağlar kadar fark var…

*

-“Ölüm… Ölmeden bilinemeyecek olan… Asla… İnsan sayısı kadar. O yüzden son nefeste toplu her şey, insanın bütün hakikati.”

-Üstad’ın son nefesinden önce, böyle doğrulup, demek böyle ölünüyormuş demesi…

*

 “İşin bir nasib kısmet tarafı var…"

 

-"Şemsi Paşa’da balık tutuyorum… Atıyorum çıkmıyor, atıyorum çıkmıyor, adam yan tarafta, her atmaya yedi sekiz tane çekiyor, bir de bana karşı mahcup oluyor, diyor ‘ileri at biraz’, atıyorum filân yine aynı. Benim oltayı alıp kendisi atıyor, bir, iki, üç, yok… Sonra bu Eminönü’nün ilerisinde bir yer vardı, nereydi orası, adı neydi?” –Sarayburnu! –“Hah, Sarayburnu… Orda yine benzer bir hadise, atıyorum, atıyorum yok, adam sekiz on metre ilerde, güzel bir balık, eti de güzel, atıp çekiyor…”

-Dedem, Deli Çay’da olmayan-normalde orda yaşamayan- bir balığı tutuyor, yılan balığı… Bu da böyle “acayiplerden” niyetine anlatılıyordu hep…

*

"Yaşamayı Deneme"deki Erol...

 

Bizim kapı bugün sayımla beraber kapandı, ondan yarım saat önce filan seslendi…

-“Bu bir şey vardı, toplu halde?.. –Medyada çıkan haberler-

-Onu size verdim…

Bakınıyor ve buldu. Ordan İstanbul Valisi Erol Kılıç filan mevzu. “Kim bu?

-28 Şubat döneminde İstanbul Valisi…

-“Bunlar şimdi… Eskişehir yurdunda bir Erol vardı…”

-Evet efendim, Yaşamayı Deneme’de geçiyor hikâyesi, Erol, Tuncay…

-“Bunlar şimdi bu Erol’u bir polis yapıyorlar, bir şu, bir bu… Babası Yüzbaşıydı galiba. Her ay gelen parayı gider bir gecede okeyde filân ütülür, böyle bitik vaziyette gelirdi. Okula devam etmesi de para kesilmesin diye… Böyle bitik, yorgun… Sonra bir ay züğürt.” (…)

*

-Metin Yüksel’le?..

-“O, Gölge ikinci dönemdi… Dergiye gelir giderdi…

-Bir radyoda ses kaydını dinlemiştim, Aydınlık Savaşçıları’nı okuyordu… Ölüm yıldönümünde…tesadüfen…

-"Evet… Allah rahmet eylesin… Genç, gözükara biriydi… Bu (Y…) vardı, Düzenli. Radyoların ilk çıktığı zaman o da bir radyoda dönüp dönüp Aydınlık Savaşçıları’nı çalıyor, sonra dinleyiciler telefonla canlı yayına bağlanıp bunu sıkıştırıyorlar, “kimin bu eser, niye sahibini söylemiyorsun?” filân. O da “kiminse kimin” gibi bir cevap veriyor… Sonra Rize’de şehircilik üzerine bir kitap mı ne yazmış?”

Bir ara mevzu Haşim Kılıç’a geliyor. Ondan önce (Y….)’ların Ankara’daki Metin Öngör’le ilgili olmaları, tanıma filan açısından… “Selâm göndermiş bu (U….)la mı ne…”

Haşim Kılıç…

-“Ben ona bu mevzularda hiç kızmıyorum, kızmam… -Kendisi ile ilgili mevzularda, yardımcı oldu, olmadı konularında- hiç kızmam. Girmem de… Şimdi buradayken söylediklerin, oraya varınca riskli yani, yapacağı, yapamayacağı çekindiği filân, normal şeyler. Ama buradayken keyfiyeti tutup, oraya çıkınca, oradan burayı görebilmek… Keyfiyet olmayınca, her türlü tevile açık, bak Abdullah Gül de öyle. Oraya çıksan ne yapacaksın, burada kafanda bir şey yoktu ki…”

 

"Önce ilim adamıydık, sonra filim adamı olduk" diyor...

 

-Ali Rıza’ya bir kere haber göndermiş diye duydum, ‘yapacağımız bir şey var mı?’ kabilinden, ama netice olarak bir ‘memur’ ne yapabilir ki…

-“Mesele, buradakinin onu buradan, oradakinin de buradakini –burayı bilerek- anlamasına dayanır. Bu da kuru kuru olmaz. Bu Enver Ören söylüyor, malum televizyon filân işlerinden sonra; “Önce ilim adamıydık sonra filim adamı olduk” filân diye… Şimdi televizyon kuruyorsun, sonra ‘ne yayınlayacağım’, hafif hafif reklam, şu bu işin gereği filan derken, kurmadan önce ne yapacağını, ne anlatacağını bilmiyorsun ki, kurduktan sonra da, geçer akçe neyse ona dönüşüyorsun…”

-Bu “Ütüsüz Osman” varmış bir… O da mı Eskişehir yurdundan?

-“Yok… O bu Nabi Avcı’lardan bir iki dönem sonraydı galiba… Eskişehir’den…”

-Sarıyer’de, bu Mevlüt Kayış, Ramazan Kandilcik ile aynı evde kalmışlar öğrenciyken?..

-“Onu bilmiyorum ama, ilginç bir tipti, zeki. Fizik bölümünde mi ne okuyordu… Böyle soğukkanlı, cesur değil de, işte o ortamda silahlı tipler çıkıyor karşısına, böyle durmuş, ‘kaçsam sırtımdan vuracaklar’ diyor, tabii o öyle durunca, karşıdakiler, ‘bunda bir şey –silah- var’ deyip gidiyorlar. Zeki, soğukkanlı, orijinal bir tarafı vardı, böyle televizyon, teyp meyp tamir eden küçük bir dükkanı…”

-Sarıyer’de apartmanın tvlerini bozar, sonra televizyonları bozulanlar, gelip bundan tamir etmesini ister, bu da tamir edip paralarını alırmış, öyle anlatıyorlardı…

-“Pratik bir zekası vardı, askere gittikten sonra kayboldu, görmedim daha, işte iş güç…”

-Yaşı da vardır herhalde, ellibeş altmış?..

-“Tabii olabilir. Küçüktü benden filân…"

*

Mesele, Telegram çerçevesinde, Şaman ritleri, klasik psikolojinin çöküşü vesaire etrafında iken:

-Efendim intihar bombacıları –şehadet eylemcileri-nin psikolojisini anlamaya çalışıyorlar, işte hap-map alıyorlar filân diye…

-“Diyelim ki öyle, ee hap aldığı an teslim oluyor. Yani o da onun başlangıcı…” (Hadi al da sen yap bakalım! der gibi!)

-Şimdi bunun gibi, hapla “cesaret”, hapla “korku”, yani her şeyi zıddı ile tıbda, sakinleştirici varsa, panikletici de var, bu şekilde…

*

Kalktıktan yarım saat sonra filân, sesleniyor… Bahsettiğim kelime; “Egosantirik, eksantirik…”

-“İşte bunlar faaliyette… “kendi sesinin yankıları ile konuşuyor, sesi içinde yankılanıyor…” diyorlar. Örnek veriyor; o başka bir şey, işte tuh ya filan, kendi kendine… (-Bunun hücre içinde volta atarak, kendi kendine konuşan adam taklidi yapıyor-). Sonra… Ölüm Odası’nda yazdığı yeni mevzuyu bulup, oradan gösteriyor, okuyor; “Üslubu beyân aynıyla insan”… Bu çerçevede bir iki mevzu… “Bak beni dağıtıyorlar…” İç şekil mevzuu… “Ben de bazen aynısını onlara yapıyorum…”

-Bu Ölüm Odası’nda yazdığınız bir konu var, bir yazar sürekli biri ile konuşuyor, böyle hayalet gibi…

-“O başka bir mevzu…”

Ölüm Odası’nın yeni sayı için yazdığı bölümden bir mevzu okuyor... “Velinin kendisi, kendi hâli keramettir…

*

"Sen gazetecisin, al sana haber!"

 

 Gece… Saat bir buçuk, sesleniyor;

-“Sesimi duyuyor musun?”

-Evet efendim…

-“Dinle şimdi… (Telegram kitabının önsözünden… Okuyor…) Aftan yararlanmak istiyor olabilir, bana zihin kontrolü yapıyorlar diyerek. -Milliyet gazetesindeki konu ile ilgili haber-… Onu okuyor. (Şu Ümit Sayın’ın mevzu.) Sonra, Mahmut Efendi’den bahsetmeyeceksin. Tarih: 2003 ve Adli Tıb: 2013. Dikkat ediyor musun? Sen gazetecisin… Al sana haber!”

-Evet efendim; Ağustos 2003, Kasım 2013… Ve Adli Tıb…

*

"Mevzu nerden nereye döndü..."

 

Mevzu devam ediyor. Saat iki buçuk gibi… Gece… Cezaevi, sessizlik… Sesleniyor ve anlatıyor;

-“Bunların hesabı o zaman, neyse… İşte öldürecekler filân hesapta… Bu Ümit Sayın…”

-O şimdi içerde efendim. Ergenekon’dan tutuklandı…

-“Görüyorsun, mevzu nerden nereye döndü…”

-O konuşmaları yayınlandı internette… Bu zihin kontrolü üzerine yaptığı konuşmalar… “Kirlitezgah.com” adlı bir sitede deşifre edilmişti, bütün konuşmaları…

*

-“Sen Müslüman olmadıktan sonra bütün dünya seni Müslüman bilse sana ne faydası var ve sen Müslüman olduktan sonra bütün dünya seni kâfir sansa sana ne zararı var…

Bir ara mevzu içinde bunu söylüyor…

Bu söz… Benim Teorik Dil Alanı’nın, beyaz kapaklı, ilk baskılarından okuduğum bu söz… Tâ İmam-Hatip yıllarında… Şimdi O’ndan ayrıca şerhini dinliyorum… “Olmak” ve “görünmek”, “bilmek” ve “bilinmek” arasındaki gelgitlerde boğulanların hikâyesi eşliğinde, “sahicilik”le “sahteliği” ayıran ana ölçü olarak…

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.