• BIST 95.852
  • Altın 189,011
  • Dolar 4,6622
  • Euro 5,4311
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 19 °C
  • Konya 20 °C
  • İzmir 24 °C

Şükrü Sak; Gerçek hayata hoşgeldiniz!

Şükrü Sak; Gerçek hayata hoşgeldiniz!
Takdim niyetine...

"Gerçek Hayata Hoş geldiniz..."

 

Şükrü Sak'ın 2016 Şubat'ın da yayınlanan, "Gerçek Hayata Hoş geldiniz, Metris'ten Bolu'ya-Cezaevi Günlüğü" isimli kitabının takdim bölümünü okuyucularımız için paylaşıyoruz... 

arka-kapak-kitap-002.jpg

 

TAKDİM NİYETİNE

 

Ceza… Cezaevi… Cezaevi günlüğü…

Yaşamak, yaralanmaktan korkmamaktır” diyor ya Cemil Meriç, “yazmak” da öyle; Beni bu kitabı yayınlamaya sevk eden şey, eski arşivimi karıştırırken elime geçen küçük bir defter oldu; hikâyesi, kitabın içinde de geçtiği üzere, “99 süreci”nin sonuna doğru, “25 Ocak Noel Baba operasyonu”ndan sonra tutulmuş küçük bir günlük.

Bu defteri karıştırırken, o tarihî devrim sürecinin havasını yeniden solur gibi oldum. İnsan hafızasında, “geçmişin”, hiç geçmeyen bir tarafı vardır ya; onunla karşılaştım; yeniden o günleri yaşar gibi! Defterin hacim olarak küçüklüğü, yayınlanması önünde bir engel gibi göründü! Ama o süreçten küçük de olsa bir “nefes” değeri taşıyordu. Bu yüzden başına ve sonuna kısa ve münasip bir girişle bu meseleyi de çözdük.

*

Cezaevi…

Cezaevinin ne olduğunu, cezaevinde yatmanın ne demek olduğunu, cezaevinde yatmamış birine anlatmak oldukça zordur; ne kadar anlatırsanız anlatın, hep eksik kalır, o psikolojiyi, o havayı, o ortamı ihsas ettirmekte zorlanırsınız…

Bunu cezaevinde yatmanın zorluğu-kolaylığı bağlamında söylemiyorum…

Üstad cezaevinde, o ortamı, mahkûmları, kaldığı koğuşu, gardiyanı, “müdür beyi”, kütüphaneyi, reviri anlatmıştır, yazmıştır,  biz de defalarca okumuşuzdur, ama görünce çok başka bir şey; “demek öyle değil, böyleymiş, bunu anlatmak istemiş” diyorsunuz ister istemez… “Cinnet Mustatili”ni, adlî mahkûmlarla cezaevi revirinde kalırken okuduğumda, dışarıdayken okuduğumdan çok farklı şeyler anlattı bana… Çok farklı, bambaşka şeyler…

Özellikle “siyasî suçlular” için bu durum biraz daha böyle…

99 Süreci”nde Metris’de, 25 Ocak Noel Baba Operasyonu’ndan sonra, epey bir süre adlî mahkûmlarla kaldığım revir koğuşunda, Üstad’ın kitabını tekrardan okurken, anladığımı sanmıştım. 2012’de tekrar cezaevine girdiğimde gördüm ki; anlamamışım. Anladığımı zannetmişim!

*

Malûm olduğu üzere, Türkiye’nin bir “cezaevi gerçeği” var. Bu “gerçeğin” ne olduğunu; “Eski Türkiye”de; sol muhalefet “Hayata Dönüş”, İbda’cı Müslümanlar ise Metris ve Bandırma cezaevlerine yapılan “Noel Baba operasyonu” ile gördüler. Bunun elbette öncesi ve sonrası, bilinenleri ve bilinmeyenleri var! İnancımız ve dünya görüşümüz ekseninde; bizim için, İslâm adaletinin hakîm olmadığı her yerde haksızlık ve zulüm vardır! Bu gerçek değişmez! Çünkü Allah, “Mutlak Adil”dir.

Bir dünya görüşüne, fikre dayalı olarak yürütülen devrimci mücadele bütün cepheleriyle bir bütündür. Cezaevleri ve pratikleri de bu bütünün bir parçası! Bu anlamda kendi geçmişine sahip çıkamayanlar, bir devrim “inşâı”ndan söz edemezler! Geçmişin, “pratik, tecrübe ve birikim” olarak “bugüne” taşınması, devrimin harcına katılması; asl olan budur ve onun değeri de burada; yoksa, devrim gayesinden “sapmış” olanların, cezaevinde yatmış olması da bir anlam ifâde etmez!  Yani, cezaevinde yatmakla, dışarıda yatmak arasında fark kalmaz!

O yüzden bugün su yüzüne vuran “çürüme ve yozlaşma” ideolojiye nisbetin-ideolojik nisbetin de aslında “kurulamamış” olduğunu gösteriyor!

İdeolojik şuur” dediğimiz şey; ideolojinin hedef ve gayeleri doğrultusunda atılan adımlarda, yapılan faaliyetlerde, ortaya konulan eserlerde görünür; İdeoloji de ortada! Ortada olan ideolojiye göre, bir değerlendirme, kıyaslama, ölçme, biçme, muhasebe yapılabilirse eğer, tablo bütün “güzelliği”(!) ile ortaya çıkar!

Kestirme bir ifâdeyle söylersek, bağlı olduğumuz dünya görüşüne nisbetle, “devrimcilik” bir iddia değil, bir “hayat tarzı”dır; hayatın bütün görünürlük alanlarında tabii olarak görünen! İster cezaevinde olsun, ister dışarıda olsun fark etmez! “Hayat tarzı” dediğimiz şey de, gelenekten bugüne ulaşan, hazırlop bir şablon içinde yuvarlanıp gitmek değil, her an “üretilen”, ideolojinin ruhunu gösteren bir şeydir!

Bu çerçevede yeni değerler üretemeyenler, ya üretilmiş değerleri harcayarak “varolmaya” çalışırlar, ya da, ideolojik mücadelenin ürettiği değerleri “yozlaştırır”, çürütürler! “Donma ve alışkanlık” aslında, çürümenin de başladığı yerdir!

*

“Donma ve alışkanlık…”

Bir şeye ruhunu veren “şeyi” hemen tanır ve hissederiz ama onu tarif etmeye geldiğinde bocalarız. Bir yemekte her şeyin olup, “tadının” olmaması gibi! Şöyle bakarsan; “Neyi eksik, her şeyi var!” Her şeyi var ama “tadı yok” yemek gibi;  “99 devrim süreci” gibi tarihi bir çıkışın ardından yaşanan süreç, bana hep bunu düşündürmüştür; bir şey yok! Neydi oolmayan” şey? 2010 yıllarında, Bolu’ya ziyarete gidip gelen bir avukat arkadaş, Kumandan’ın bir sözünü nakletmişti, bu söz beni çarptı: -“Devrimin romantizmi yok!” (Veya “Devrimin romantizmini kaybettiler” anlamında.) Bütün o, “olmayan şey”in tek cümlelik izâhı buydu! Romantizm? “Sahte güzelleme”ler değil de, Allah’a, İslâm’a, onun değerlerine “adanmanın”, adanmış bir hayatın çekiciliğini ve cazibesini ifâde anlamında!

*

Hülâsayı kelâm…

“Unutursak kalbimiz kurusun”

Unutur ve unutturursak!

Bu sözü sevdim; kalbin diriliğini, hayatı ve “canlı”lığı tedai ettirdiği için… Samimi bir inanç ve kararlılık vurgusu taşıdığı için!

Her şey unutulup gitmemeli. Yaptığımız her şeyi Allah rızası için yaptık; verdiğimiz kavga, mücadele bunun içindi. Evet, gerçek bu. Fakat bir de bugünden geriye doğru baktığımızda, yaşanan onca şeyin “unutulup gitmesi” gibi bir tehlike ile karşı karşıyayız. Bunu aşmak için de, kavganın, mücadelenin, ödenen bedellerin, akıtılan kanın, göğüslenen tehlikenin, kısaca bizi bugüne getiren “geçmişin” kitabla kayıt altına alınması gerekiyor; yazmak bunun için…

Anlatmak, konuşmak, yazmak; unutmaya dünden hazır toplum hafızasına karşı yegâne direniş biçimi. Sol’un hemen bütün kesimlerinin cezaevlerindekiler için söyledikleri, hakikati olan bir sözle ifade edersek;

Yazmak direnmektir…

Sallama değil, artistlik değil, kel keleşliğini “yazıyla” kapatma sahtekârlığı değil, Üstad’ın “ciğerimden kalemime kan çekerek” diye ifade ettiği; gerçekçi, sahici, yaşanmış, duyarak, düşünerek, İslâm devriminin harcına kan ve terle katılmak için; yazmak… İşte bu mânâları da, bütün benliğinde duyarak, hissederek diyebiliriz ki; Evet, yazmak direnmektir! Direniyoruz, direneceğiz!

*

Kitab dört bölümden oluşuyor; Birinci bölüm; “99 sürecine doğru” başlığı altında ve günlüğe giriş mahiyetinde. İkinci bölüm, 25 Ocak’tan sonra tutulmuş kısa günlük! Üçüncü bölüm ise; O süreçten tam on iki sene sonra, o süreçte, “İBDA-C örgüt üyeliği” suçlamasıyla açılan davanın sonuçlanıp, Yargıtay tarafından onaylanması ile başlayan cezaevi süreci; Üç dört aylık bir “firarî”liğin ardından, yakalanmamızla birlikte, Ilgın A tipi, Akşehir C tipi, Sivas E tipi cezaevleri macerasından kısa notlar şeklinde… Dördüncü bölüm ise; Bolu F tipi cezaevi…

*

Son olarak, kitabın dizgi, baskı, kapak, düzen ve tasarımında emeği geçen bütün arkadaşlara teşekkür ediyorum.

Şükrü Sak

Şubat 2016

sak-b.jpg

 

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.