• BIST 96.861
  • Altın 238,344
  • Dolar 5,8057
  • Euro 6,5299
  • İstanbul 7 °C
  • Ankara -2 °C
  • Konya -2 °C
  • İzmir 7 °C

Öyle bir geçer zaman ki...

Şükrü  Sak
Eski bir yazı... Bu eksende bir "dün, bugün, yarın" muhasebesi yapmak için giriş niyetine bir hatırlatma... (Arşivden seçmeler...)

Arşivden seçmeler

 

Eski bir yazı... Kasım 2011'de yazılmış. Arada bir geçmişten, dergi sayfaları arasında kaybolup gitmiş böyle notlar düşüyor önümüze...

"Hâtıra… ne antika ne mumyalar

Zaman değişse de elbisesini

Yeni çekirdekte eski dünyalar

Tarih bende yaşar hikâyesini"

Diyor Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, Kayan Yıldız Sırrı isimli eserinde... 

Bunun gibi; "Tarih bende yaşar hikâyesini"... "Ben"de... 

Kendi geçmişimiz açısından "Ben'de hikâyesini yaşayan" nedir?...

Bugün ne kadar çok "münkir" olduğunu görünce, hayretler içinde kalıyorum, doğrusu bu!

Kopanlar, düşenler, savrulanlar, kaybolanlar, hiçden gelip "hiçe" dönüşenler... Bir "geçmiş muhasebesi"ne kapı aralamaya vesile olur diye, "arşivden seçtiğimiz" bu notu paylaşıyoruz tekrar...

Şükrü Sak

 

Öyle bir geçer zaman ki…

Öyle bir geçer zaman ki…

Bu bir “dizi” ismi…

Son zamanlarda izlenme rekorları kırıyormuş…

İsmin böyle değil de şöyle olması daha doğruymuş gibi geliyor bana:

“Zaman öyle bir geçer ki…”

Bu söyleyişte sanki daha derin bir duyuş ve “nice nice” şeylerin “geçmişte kaldığı”na dair daha hazin bir “hatırlama-hatırlatma” varmış gibi…

Neticede “öyle” de olsa, “böyle” de olsa:

“Geçmiş gitmiş zamana”, geçip gitmemiş, kalmış bir şuurdan bakış var, hem de “geçip gitmeye” devam eden bir zaman içinden…

Bu cümleyi, hangi üslupla, hangi hâl ve kasıt içinde kim söylerse söylesin, “öyle bir geçmiş zamanın” her insandaki karşılığının ayrı olduğu gerçeği de değişmez.

Öyle ya;

İnsan o “geçmişten” bugüne gelmiştir…

“Bugün”, o geçmişin bugünüdür…

O “geçmiş” artık sadece “hatırda-hafızada” kalmıştır… Kaldığı kadarıyla…

Bugün artık, “geçmişini” aziz tutan ve hatırlayanlarla,

Geçmişini” inkâr edenlerin, yok sayanların, unutmak isteyenlerin “bugünü” de geçmişini inkâr ederek geçer gider ve “yarın” yine;

“Öyle bir geçer zaman ki…” olur…

Neyse…

“Öyle bir geçer zaman ki” etrafında, bir geçmiş zaman hücumu, hatırların, kırgınlıkların, kızgınlıkların, zaferlerin, yenilgilerin, yaşadığın ter bir “ân”a hücumu, tek bir “ân”da toplanması…

Sonra, her şeyin, “öyle bir geçmiş ki zaman”ın derinliklerinde gömülü olduğu duygusu…

Her şey orda, geçmiş zamanın derinliklerinde…

İşte “bugün” o geçmişin sonucu, sonu…

Düşün düşünebildiğince, dal dalabildiğince, hatırla hatırlayabildiğin kadar… (Bu arada hatırlayalım; “Şeytan unutturur, Allah hatırlatır!”)

Artık her şey “geçmişte” kaldı…

Ya orda da hiçbir şey kalmadıysa?..

Uzatmayalım, bir “malûm” üzerinden, başka bir şey ifade etmeye çalışıyorum:

Kabul etmek lazım ki, artık hayatın hay huyu içinde neleren gürültüye gittiğini “fark edebilmek” bile büyük bir marifet…

Eğer “farkındalık”; hedefe doğru daima diri, canlı, uyanık bir “şuurluluk hâli” olarak “yaşanmıyorsa”, yine maalesef kaydıyla belirtelim ki:

“Nelerin gürültüye gittiğini fark etme marifeti” de anlamsızlaşacaktır.

Aslında ağaç olmaya yüz tutmadan, çürümeye yüz tutmuş tohumlardan söz edecektim, fakat bunun çürümüş veya çürümeye yüz tutmuş –veya çürümeye gönüllü- tohumlara ne faydası olacak ki diye düşünüp bundan da vazgeçiyorum…

Her yönde garip bir vaziyet;

Arada bir uzun zamandır görmediğiniz bir “tanıdık” ile karşılaşır da, o tanıdığınızın her anlamda “tanınmaz” hale geldiğini görünce yaşanan o şaşkınlığa benzer bir durum…

Tanıdıkların “tanınmaz hâlleri”ne şahit olmak, elbette onların, “tanındık-bilindik” zamanlardan kopmuş, aidiyet ve kimliklerinden uzaklaşmış ve “dününü inkâr-geçmişini red” konumunda rahata ve huzura(!) ermelerini ifade etmek için…

Bazı eski “tanıdıkların”, şimdiki “tanınmaz hâlleri” ve duruşlarının muhasebesi bir yana…

Ben asıl şaşkınlığı, eski hâllerini hiç bilmediğim, daha doğrusu yeni “tanıdığım” birinin çizdiği bir tabloyu anlatma vesilesi sayıyorum:

Yani:

Bazı şeyler var ki, söylenmese de olur…

Misâl; bazı eski tanıdıkların şimdiki “tanınmaz hâlleri…” Geçelim…

Ama yine bazı şeyler var ki, söylenmezse olmaz! Misâl; yeni tanıdıkların yepyeni hâlleri:

Kabe’de İbda Selâmı ile tavaf…

Garip bir tablo ile karşı karşıya kaldım. Doğrudan ve dolaysız söylemeliyim ki; Topu topu beş altı ay önce;

Düzenin çarkları içinde ruhunu ve zihnini boşaltarak sürüleştirdiği sürünün içinde, dışardan bakınca, halinden ve durumundan memnun, içinde yaşadığı toplum ve ortamdan yana bir sıkıntısı olmayan, kendi mizaç ve alakaları çerçevesinde, “yaşamını” sürdüren biri…

İslâm ile tek alakası ise, belki de arada bir Cuma namazlarına gitmek…

Böyle biri, iki üç ay denilebilecek kadar kısa bir sürede, müthiş bir yenilenme ve dönüşümle, İslâm’ın gerçeği ile tanışıyor, şerefleniyor; İbda vesilesi ile…

Mizacında mündemiç olan aynı sahicilikle ve gerçeklikle, büyük bir coşku ve heyecanla İslâm’a bağlılığını tazeliyor; İbda vesilesi ile…

Ben hadisenin; “Kâbe’de İbda selamı ile yaptığı tavaf”ın hikâyesini kendi ağzından dinledim;

“…… Kabe’yi tavafa başladık, bir yandan tekbir diye bağırıyorum, İbda selamı vererek… Bir ara arkama baktım, yüz elli- iki yüz kişi benimle birlikte İbda selamı vererek tavaf ediyor… Heyecan dalgası büyüyor haliyle… Kabe’nin etrafında İbda Selamıyla tekbirler eşliğinde tavaf… Suudi polisi de şaşkınlık içinde; (“Burası cihad yeri değil” anlamında) bir şeyler söyleyerek, hadiseye müdahale etmeye çalışıyor…)

Mekan; Kâbe… Mevzu; İbda… (Bu güzel tablo karşısında; eski “tanıdıkların”, şimdiki “tanınmaz hâllerinin” lâfı olmaz diye düşünüyorum… (Baran Dergisi, Sayı; 253, Kasım 2011)

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.