• BIST 108.052
  • Altın 375,867
  • Dolar 6,7099
  • Euro 7,5067
  • İstanbul 19 °C
  • Ankara 19 °C
  • Konya 14 °C
  • İzmir 23 °C

O Pensilvanya'dan, bu Türkiye'den "gülen..."

O Pensilvanya'dan, bu Türkiye'den "gülen..."
Mustafa islamoğlu Dosyası-1

 

O Pensilvanya’dan, bu Türkiye’den “gülen...”

Mustafa İslamoğlu Dosyası-1

Not: Bu yazı dizisi, sıcak günler yaşadığımız ve Misak-ı Milli hedefimizin tekrar gündeme geldiği bugünlerde, bir “strateji belirleme” konusu olarak yazılmamıştır. Bu yazı, Türkiye’nin bölgede geliştireceği siyasî ve askerî ittifakların (buna İran da dâhil) önüne bir ket vurma amacı gütmeyip, sadece ve sadece, Fetö benzeri bir yapı ve şahsın kamuoyunca tanınması için yazılmış bir eleştiridir…

Mustafa İslamoğlu, Kayserili sevilen bir din âlimi olan babası Ahmed İslamoğlu’na hayatı zehir eden Ehl-i Sünnet düşmanı, modernist ve Şia propagandacısı biridir. Baran dergisinin kurucu haber müdürü olarak görev yaptığım 3 yıl içerisinde, ittifak içerisinde bulunduğu ve tıpkı kendisi gibi sapkın Fetö hakkında yaptığımız gibi, kendi güruhu hakkında da birçok belgeli yayın yaptık. Allah’a şükür değil mahkemeye vermek, iki satır tekzip bile gönderemedi.

Fetö elebaşı F. Gülen ve İslamoğlu arasındaki karakteristik benzerlik, her ikisinin de, hem fikrî-itikadî sapkın ve hem de cinsî sapkın olmalarıdır ki, bütün dünyadaki kült yapılarda karşılaştığımız bir durumdur. Nitekim Fetö elebaşı F. Gülen’in çocuklara yönelik cinsî sapıklığını tespit eden gazeteci Haydar Meriç’in öldürülmesi, bu yazdıklarımızın doğrulayıcısıdır.

Aşağıda okuyacağınız belgeler Baran dergisinden iktibas edilmiştir (28. sayı, 18 Temmuz 2007 ve 35. Sayı 6. Eylül 2009). Okuyacağınız bu belgelerde, bu mezhepsiz ve ehlisünnet düşmanı fikrî sapığın, % 85’i Sünnî olan İslâm dünyasının itikadını ifsad etmek maksadıyla Sünnîliğin ebedi düşmanı “Acem” (yani Şianın Anavatanı) adına 5. Kol faaliyeti gerçekleştirdiğini göreceksiniz.

Ali Eren’den, Ebu Bekir Sifil Hocaya, Hüküm dergisinden bilumum Ehli Sünnet topluluğa kadar birçok insan, bu “Acem Fitnesi”nin ne mâl olduğunu yıllardan beri yazıp durmaktadırlar. Bu yazı, 15 yıldan beri sürdürdüğüm şekilde, Fetö ve güruhuna olduğu gibi, çok sert ve acımasız bir yazı olacaktır.

İslamoğlu ve FETÖ Meselesi

İslamoğlu tam bir siyasetçidir. 17-25 Aralık meselesine kadar Fetö ile aşırı samimi ve mükemmel diyalog kuran biri idi. Kendini İsa-Mesih zanneden, Pensilvanyalı şarlatan sapık Fetullah Gülen’i açıkça öven, ona olan sevgisini sık sık belirten biriydi. Hatta youtube’daki bir videosunda “Fetullah Gülen’e laf atanlar onun ayakkabısı bile olamaz” diyor. Yazarsanız, videoya hemen ulaşabilirsiniz. İşte bu denli muhabbet duyuyordu. 17-25 Aralık  2103 dönemine kadar Said-i Nursi’yi de sık sık övüyordu. Risaleleri okumayı herkese tavsiye ediyordu.

Pensilvanya Ziyaretleri Umre Haccıymış (!)

İslamoğlu, Hilal TV’de Senai Demirci’nin sunduğu programda, Amerika seyahati ile ilgili olarak konuştu. Programda gezi notlarını anlatıyordu (29.05.2009). Fetö lideri, Pensilvanyalı şarlatan F. Gülen’e olan sevgisini bakın şöyle anlatıyor: “Bu seyahatimize “West Virgina Umresi” adını veriyoruz: “Biz 25 yıldır Ribat yaparız.”

Yazdığı Kitabta FETÖ elebaşını “Allah’ın seçtiği bir kul” olarak nitelendiriyor

Mustafa İslamoğlu tarafından kaleme alınan “Şahsiyet Yazıları” isimli kitabın 128, 129 ve 130. sayfalarında, Fetullah Gülen’in “Allah’ın eğitimle görevlendirdiği kutsal bir şahsiyet” olduğu ima ediliyor.

Düşün yayınlarınca 2012 yılında basılan “Şahsiyet Yazıları” adlı kitabın Fetullah Gülen başlıklı bölümünde; Fetö lideri Gülen’e övgüler yağdırılıyor. Çeteciliği, bid’atçılığı ve dini tahrif çabaları ile yaklaşık 40 yıldır Müslümanların yakinen tanıdığı Fetullah Gülen hakkında, Mustafa İslamoğlu’nun bugün ortaya koyduğu eleştirilerin yakın geçmişte söyledikleri ve yazdıkları göz önüne alınınca pek bir kıymetinin olmadığı açıktır.

Öte yandan Mustafa İslamoğlu’nun 17/25 Aralık darbe girişiminden bir süre önce Fetullah Gülen’in sözde faziletini anlatma gayreti ile ve Müslümanları tahkir edercesine sarf ettiği “Siz onun ayakkabısını bile yetiştiremezsiniz..” cümlesi hâlâ hafızalarımızdaki tazeliğini koruyor.

Ayrıca İslamoğlu’nun ABD seyahati ve burada Çetebaşı F. Gülen ile yaptığı görüşmede nelerin konuşulduğu ise sadece İslamoğlu ve Gülen çetesince biliniyor.

17-25 Aralık sürecinde Fetö ile Ak Parti’nin ters düşmesinden sonra, Mustafa İslamoğlu ilk bir hafta sessiz kaldı. Nedeni, her saf olmayan insan için bence aşikâr… Kimin galip geleceğini bekliyordu. Hatta o bir haftalık sessizlik sürecinde, Mustafa İslamoğlu’nun Akabe Vakfı’na gidip gelenlerin huzurunda “cemaat iyiydi ya” diyerek aklı sıra çaktırmadan Erdoğan’ı eleştiriyordu. 17-25 Aralık sürecinden Ak Parti’nin galip çıkmasıyla birlikte, İslamoğlu Ak Parti’yi övmeye ve Fetö’yü eleştirmeye başladı. “Onun ayakkabısı bile olmazsınız” diyerek övdüğü Fetullah Gülen’i bir anda eleştirmeye başladı.

Birkaç hafta sonra ise Said-i Nursi’yi eleştirmeye başladı. Risalelerdeki bir takım bölümleri Kur’ân’a aykırı olmakla, küfre girmekle itham etmeye başladı. Ehlisünnet cemaatler, İslamoğlu’nun bu dönek tutumunu eleştirince, İslamoğlucular “cemaatin gerçek yüzünü gördük, ne var bunda?” demeye başladı

İş bununla da sınırlı değil... İslamoğlu, 17-25 Aralık sürecinden sonra hükümet yanlısı tavır takınınca, her nasılsa bir takım güçler tarafından ödüllendirilmeye başlandı. Bilindiği üzere Hilâl Tv’nin binası Edirnekapı civarında, bir apartmanın giriş katındaki ufak bir dairedeydi. Kanal komple buradan yönetiliyor ve yayın yapılıyordu.

Her ne olduysa Fetö tasfiye edilmeye başlandıktan ve İslamoğlu hükümetten “yana” bir tavır almaya başladıktan sonra Hilâl Tv, bu daireden taşınıp, İstoç’taki bir plazaya yerleşti! Soranlara ise “bir hayırseverin bağışı” dendi. Bu sözler bizlere çok tanıdık geliyor!

Ardından yine İslamoğlu’nun cemaatine yakın kişiler belediyelere, hükümete yakın kanallara yerleştirilmeye başlandı. İslamoğlu, bir sohbetinde, belki de gayriihtiyari, “birçok öğrencim vali oldu” itirafında bulunmaktaydı. Yine Hilal Tv’nin eski müdürü ve Akabe Vakfı’nın eski başkan vekili, Başbakan Binali Yıldırım’a danışman olarak atandı.

C. Başkanı Erdoğan’ı ve Ak Parti’yi İrancılıkla suçlayan sapkın Fetö’nün İslamoğlu ile bu kadar sıkı fıkı olması kimseyi aldatmasın. Çünkü Fetö, süreç içerisinde zaten İran’la diyalog içerisindeydi. 17-25 Aralık darbe girişimi, ABD-Neocon destekli bir, dıştan İran, içten Fetö ittifakının eseriydi.

Misak-ı Milli düşmanı İslamoğlu

İslamoğlu aşağıda da okuyacağınız gibi, Misak-ı Milli’ye de düşman olan biridir. Üstad Necip Fazıl’a hakaret ederken, onu “Misak-ı Milli’ye takılıp, kalmakla suçlar.”

28 Şubatçıların gözdesi İslamoğlu’nun İtikadî Sapkınlığı

28 Şubat’ın imamı diyebileceğimiz Yaşar Nuri Öztürk’ün, Ehli Sünnet itikadını ifsad etme projesinin has oyuncularından biri de Mustafa İslamoğlu’dur. 28 Şubat’ın hüküm sürdüğü 1997-2002 yılları arasında, Yaşar Nuri Öztürk’le beraber, her hafta ortak Star tv’de program yaptı.

 

Gelelim İslamoğlu’nun fikrî-itikadî sapıklığına:

Aşağıdaki yazıda da göreceğiniz gibi, kâh Allah Resulü, kâh Sahabe, kâh Evliyalar ve büyük âlimlerimizle alay eden, Hz. Âdem’in ilk yaratılan insan olmadığını söyleyecek kadar zırvalayan (böyle yapmakla, en başta Allah’a yalancılık isnad ettiğinin farkında mı acaba?) bu zevatın sapkın Fetö’nün tasfiyesini fırsat bilip dini, vatanı, devleti, ümmeti, milleti için tanklara karşı direnen Ehli Sünnet Anadolunun tepe kadrolarına sızmasına izin vermeyeceğiz. Bir sapık örgütten kurtulup, başka bir sapık örgüte teslim olmayacağız!

İslamoğlu’nun internette Acem Şiasıyla sıkı fıkı olduğuna dair birçok vaaz görebilirsiniz. Bunu bizzat kendi ağzıyla itiraf eden bu zat, Suriye’yi Acem fitnesine teslim etmemiz gerektiğini bile açıkça söyleyebilen biri.

17/25 Aralık’a kadar kendisi gibi sapkın Fetö ile ittifak içinde hareket eden bu nevzuhur gizli ve sapkın yapılanma, 15 Temmuz halk direnişinden sonra, kendisini reklam ettirmeye çalışıyor. Sünnî halkın ağzına bir parmak bal çalarak, fikrî sapkınlığını iyiden iyiye yayma siyaseti güden bu İrancı, Acem fitnesine artık dur demeliyiz.

Baran Dergisi’nde İslamoğlu hakkında kaleme aldığım yazıları burada ilginize sunuyorum.

Zihinleri İfsad Edenler: Bir Sapık ve Kitabı

Edepsiz bir kitap kapağı... Üç tane Arapça M…d yazısı, biri kasıtlı olarak siyah ve ters basılmış. Bunu yapan, kibir çukurunda kibarlık oyunu oynayan mezhebi meşrebi bozuk, Şii-Teymiyyeci kırması, parsacı M. İslamoğlu. Üzerlerinde yıllardır estirilen terör ve yıldırma faaliyetlerinden dolayı Müslümanların ruhen güçsüz düşmesinden istifadeyle, yaban otu misali zuhur eden bu sapkın, kör alıcıları sayesinde adam sanılmış, büyümüş de büyümüş. Haddi ve hakkı olmayan bir üslup ve anlayışla Allah Resulü’ne, hadislere, Ehlisünnet âlimlerine, tarihçilerimize oryantalist ağızla öyle iğrenç bir şekilde saldırıyor ve içindekini kusuyor ki, bir de gerçek bu diyerek bu tıynetini perdeliyor. Ancak bu perdeleme bir yere kadar gidiyor; ondan sonra hafife alınmasını sağladığı, aşağılayıp dalga geçtiği, itibarsız ve güvensiz addettiği eser ve hadisleri reddederek sonlandırıyor. Açık açık söylemiyor reddedişini, ama “yüceltme, indirgeme, yahudileşme, hristiyanlaşma, anlayamama vs.” diyerek kıvırıyor da kıvırıyor.

Bu sapığın sapıklığını “Üç M…d, İki Tasavvur Bir Gerçek” kitabını (14. Baskı) merkeze koyarak ifşa edeceğiz. Teslis budalalığı içinde kıvranan ve okuduğunu anlamadan, anlatmağa çalışan İslamoğlu’nun sözleri, zihinleri bulamaç haline getiren, ne dediği ve ne yaptığı belli olmayan, tamamen tahrifat ve aşağılama kasıtlı karmakarışık bir söz yığını. İmamlar ve Sultanlar, Yahudileşme Temayülü, vs. bu yığınlardan bazıları. Konsolosluklardan aldığı milyarlarla eserlerini Şiaya endeksleyen ve aynı zamanda mutacı Humeyni’yi ve Ayetullahları şehit zümresinden sayarak, Hilal Tv ekranlarına taşıyıp Anadolu insanına yutturmaya, sevdirmeye çalışan bir tip... Kör alıcıları ise yargılamaktan uzak, meseleyi ondan öğrendiği kadarıyla bilmeye, öğrenmeye çalıştığından Şii ve oryantalizm etkisinden kurtulamıyor, ön yargılı bir şekilde okuduğu üç beş eserle, birden meydan yerinde içtihadî meselelere, siyasî meselelere atlıyorlar. Keyiflerinin zerre miktarı bozulmasını istemeyen bu tipler, birbirlerini pışpışlayarak, kafalarındaki şeytanlığı ve içlerindeki ifsadı, Müslüman Anadolu insanının bağrına bir hançer gibi saplıyorlar. İnsanımızın İslâm’a olan muhabbetini ve özlemini istismar edip, onların zihinlerini iğdiş etme, dumura uğratma, önder şahsiyetlere karşı güvenlerini kırma ve nefret kutuplarına karşı ise sulandırma ve nefretlerini azaltma içgüdüsüyle hareket ediyorlar. Eserleri bu minval üzere istikamet oluşturmuş durumda.

Kitap alıntı ve karalamalarla dolu: Hıristiyanlık inancının çelişkilerinin içinde barındığı üç ilahı sembolize eden ve bir zaman Aytunç ALTINDAL tarafından kaleme alınan “Üç İsa” kitabından mülhem bir Üç M…d tasavvuru. Kirlenmiş ve ifsat olmuş zihninin derinliklerinden akan ifadelerle, sanki İslâm dünyasının, Müslümanların böyle bir problemi ya da bu yönde bir temayülleri varmış gibi, sinsice fikrini tezahür ettirmekte. İfadeleri, Şii ve mezhepsiz üslubu taşırken, ehlisünnet düşmanlığı kokusu buram buram tütüyor.

Kitab birinci sahifesinden son sahifesine kadar İslâm tarihi ve felsefi terminoloji hatalarıyla dolu. Hademenin doktoru görüp kendini cerrah sanması misali, bilhassa Gazali, Kadı İyaz, Suyûtî ve Taberî hedefli, İslâm tarihi otoritelerinin eserlerini şüpheli kılma girişimleri ve felsefi mânâda çelişkilerle ve bağlamından koparılmış hakikatlerin keyfî kullanımıyla malul. Kelam açısından ise nasipsiz bir hiçlik eserin her yerine sirayet etmiş. Birbirini nakzeden o kadar çok ifade var ki, “insanlar bu kadar ahmak olabilir mi?” veya “acaba ahmaklığın bir sınırı yok mu?” diye kendinize sormadan edemiyorsunuz.

“Aşırı Yüceltmecilik” başlıklı ilk bölümde hiç gereği yokken Kadı İyaz ve Gazali’nin adı geçiriliyor ve Ehlisünnet âlimlerinin zaten reddettiği, eleştirdiği şeyleri adı geçen âlimlerin şahsında başlıyor eleştirmeye. Ancak yazı boyunca akılda kalan, bu iki âlime duyulan nefret ve haset… M. İslamoğlu kitabın sonuç kısmında bu hasedini ele veriyor ve Gazali’den açıktan, Kadı İyaz’dan ise çaktırmadan alıntılarla Peygamberimizi ifade ediyor. Şifa sahibini taklit etmekten utanmadan “Kur’an’ın Peygamberi” (ne demekse) başlıklı bölümde Şifa müellifinin ifade ediş tarzı ile sahifeler boyu Peygamber Efendimizi (SAV) anlatıyor. (s. 211) Tek farkla: Araya kendi iğrenç, Şii ve mezhepsiz kırması sapık görüşlerini de sokuyor. Ha bir de Ehlisünnet olmasın da ne olursa olsun meyanında Mutezile müdafaası. Mesela:

“Mutezile’nin Hz. Peygamber’in misyonunu indirgemeci bir mantığa sahip olmadığı tarihsel bir hakikattir. Mutezile’nin sünneti ya da hadisi toptan reddettiğini söylemek gerçeği çarpıtmak olacaktır. İslâm rasyonelliğini temsil eden Mutezile, rakiplerinin kendisine karşı tam kapasite kullandıkları ‘hadis imalatını’ boşa çıkarmak için, bu konuda oldukça titiz ve seçici davranmıştır.”

Mutezile’nin rakipleri malum; Ehlisünnet âlimleri… M. İslamoğlu içindekini saklamadan ‘hadis imalatı’ şeklinde kusuyor. Ehlisünnet âlimlerinin geliştirdiği hadis usulünün muhkemliği ortadayken, daha üstün bir sağlama metodu tasavvur dahi olunamazken ne demeli şimdi?

Şiîlik damarlarına işlemiş ve her fırsatta Ebu Hureyre (RA)’a sataşıyor. Onun rivayetlerini küçük düşürmeye çalışıyor. (s. 156) Sade kuru akıl değil “çakallık” müptelası M. İslamoğlu’nun kafası bayağı karışık; her çakal gibi ayağı dolanıyor. Hissi olanı reddedip, bir zaman sonra hissi olanla hareket ediyor. Bir reddediyor, bir kabul ediyor. Kör alıcılarına “felsefe ve kelam bilgim de var” demeye getirip felsefî deyimleri, bilgi teorilerine ait terimleri peşpeşe sıralıyor. Korkunç bir facia ortaya çıkarıyor ve neresinden tutsanız elinizde dolaşık bir yumak kalıyor. Mesela:

“İmam Cafer’e atfedilen bir söz vardır: ‘Akıl insanın içindeki peygamber, peygamber insanın dışındaki akıldır.’ Kime ait olursa olsun, bu ezeli bir hakikatin ifadesidir.” (s. 213)

Mesela:

“Cahiliye aklı ‘makul’ olana değil ‘mahsus’ olana çağırır.” (s. 37)

İman, bağlılık, Habibullah, ibadette huşu ve zevk, cihadda aşk ve heyecan, zekât verirken ifade edilen fedakârlık, anne babaya hürmette itaat hissi vs. ne olacak? Oysa olması gereken, hissiz olmadığı gibi, akılsız da olmayan bir inanç sistemi... Ne sadece his, ne sadece akıl. İster akılla ister hisle doğrunun, hakikatin idraki. Aslında kaynağı ilahî olan din, yani İslâm da ve esasında bir din olan beşer kaynaklı, sabiti mahdut insan aklı olan tüm bakiye ideolojiler de, bu kapsamın içindedir; dışına çıkamazlar; İslamoğlu’nun itikadı bu ikinci gruba dahildir. Tabii bunu anlayacak seviye nerede, İslamoğlu nerede? Aklı ön plana alma, akli olana itibar etme, hissi olanı ise hafife alma ve reddetme, hakikati reddetmek demektir. Akıl, hisse galip değildir.

Bilgi ve kaynağına dair tam bir cehalet ve som bir bedevi aklı… İslâmî olanı reddederken kullanılan metodoloji, sözde akılcılık. Çok akıllı olan çok imanlı olur (nasıl oluyorsa ve niye bu kadar akıllı kâfir varsa) saçmalığından mülhem İslamoğlu’nun bedevi aklı. Sevr mağarası ve Hz Ebubekir’in Yılan deliğini ayağıyla kapatması meselesini reddedişi var ki, dillere destan. (s.17) Hz İsa (AS)’ı ilahlaştıran teslis inancına kadar meseleyi götürüyor ve Müslümanları Hıristiyanlaşmayla suçluyor. Yetmiyor, Buhari’den birkaç hadis zikredip Peygamber Efendimiz (SAV)’in mucizelerini reddetmeye varan bir “Mucizelerle Peygamberin Yüceltilmesi” meselesi açıyor.

Peygamberimizin (SAV) mucizeleriyle ilgili onlarca ayet, yüzlerce mütevatir hadis ve tarihî kaynak mevcutken, söyledikleriyle Peygamberimizin (SAV) mucizelerini sinsice reddediyor ve onu sıradanlaştırarak aklı sıra kendi seviyesine çekiyor. Eser müelliflerinin, zaten “mevzû hadis, sıhhatli veya şuna ait, buna ait” diye beyan ettiği görüşlerini, sanki mutlakıyet addedilmiş, bu da bunu fark etmiş gibi insanlığı bu yazar ve eserlere karşı uyarıyor. Miraç mucizesini (hem bedenen hem ruhen olmasına rağmen) bedenle olmadığını iddia ediyor, diğer mucizelerinden, bulutun gölge etmesi, ayın ikiye yarılması, Mute harbinin ifadesi vs. hiç bahsetmiyor. Kitabında hedef aldığı âlimleri anlayışsızlıkla, Hıristiyanlaşma temayülüne kapı aralamakla suçluyor. Kelam tarihi zayıf bu zavallıya, yazımızda kelam tarihi dersi vermemiz icap ederdi. Ancak yer darlığı ve kıymet meselesi. Peygamber Efendimiz (SAV)’le ilgili bazı hadislerin Kadı İyaz, İmam Kastalani, Taberî, Suyutî’ye gelinceye kadar başından bazı kazalar geçtiğini, geçebileceğini söylüyor ve başlıyor nerelerin kazada bozulduğunu, nerelerin sağlam kaldığını ifade etmeye… Bunu da çok bilimsel metodlarla yapıyor.

Bilgisayar ve cd ortamına taşınmış hadis kitaplarından, yine bilgisayar yardımıyla arama (konuyla ilgili ipucu sözcük yazarak kayıtları tarama) yaparak, “bak işte aynı mevzuuyla ilgili hadisler farklı farklı” hesabı kendi iddialarına malzeme buluyor. Bütünlük şuuru ve okuma yok yani. Bu mantıkla bilgisayar ortamına aktarılmış hastalık belirtileri, tedavi ve ilaç bilgileri içerisinden doktora ihtiyaç kalmadan arama yapılıp, ilaç kullanmak lazım gelir. Kendi sağlığı için bunu hoş karşılamayan bedevi aklı, elbet buna da bir kılıf bulacaktır.  Hızını alamıyor İbni Arabî’ye de sataşıyor, kâhinlik(yalancılık) isnat ediyor. “Endülüs’teki Pisagorcu Hermetik irfan okulunun hocaları elinde yetişmiş olan İbn Arabî’nin ‘Kalbim vasıta olmaksızın Rabbimden haber verdi ki’ derken kastettiği ‘vasıta’ elbette Peygamber idi. Çünkü ancak peygamberler Allah’tan vahiy alırlar ve ancak onlar Allah’ın kelamına aracılık ederlerdi. Peygamber gibi bir aracı olmadan Allah’tan haber alınabileceğini ima eden İbn Arabî’nin, kıyametin zamanını haber vermek gibi öngörülerde bulunmasının temelinde de bu düşünce yatar:” (…)

“Bu kehanetin doğru çıkması durumunda” (s.146) Ezher’deki mezhebi meşrebi bozuk üç beş kişinin ve Şii kırması hocaların elinde yetişmiş İslamoğlu, Hz. Meryem Efendimizin peygamber olmadığı halde rabbiyle konuştuğunu, kudsî hadisleri ve rüyayı nasıl değerlendirecek? Gerçi gaye bağcıyı dövmek olunca hakikatler çarçabuk örtülüyor, okuyucunun duymaması, görmemesi için birçok hadis, ayet ve hikmetlerden bahsedilmiyor, saklanıyor. Basit ve yavan bir mantıkla, meselenin içinden alınmış birkaç satır ya da paragraf, yeterli bilgisi olmayan okuyucunun, dinleyicinin önüne sunuluyor ve ifadeler arasında, muhataplar zihinlerde aşağılatılıp, küçültülüyor. Adı geçen zatların da dâhil olduğu Ehlisünnet âlimleri tarafından ilham ve rüyanın delil sayılmadığının ise bas bağırıldığı bir ortamda zorlama bir mantıkla İbni Arabî’ye iftira mahiyeti taşıyan ‘Peygamberlik iddiacısı’ iftirasını atıyor. “O değil O’ndan, Ne ki O sanırsın O’ndan münezzeh.” hikmeti dairesinde Arabî’yi anlamak, kuru akıl müptelası İslamoğlu’nun işi değil… Daha bir peygambere inanma ve sevme duygusunu bile yaşamamış olan kibir mümessili İslamoğlu, önce şu ifadelerindeki komediye baksın: “Saça sakala kına yakmayı ‘sünnet’ olarak niteleyip de, saçını sakalını boyatan birini ‘zındık’ olmakla suçlayan bir tavır, elbette sorgulanmalıdır. (…) Eğer maksadı açısından düşünülürse, kına yakmada bir boyamadır ve kına o dönemde boyama amacıyla kullanılan bir numaralı kozmetik ürünüdür. Zaten Hz. Peygamber’den nakledilen haber de ‘kınalayın’ şeklinde değil. ‘Yahudiler boyamıyor, siz boyayın’ şeklindedir.” (s. 237) “Çağdaş âlimlerden Yusuf El-Kardavi’ye göre bugün sünnet zannedilen birçok şey Arap âdetidir. Ona göre yerde oturup yemek, yemeği elle yemek, cüppe, sarık giymek vb. gibi fiiller adet ve gelenek türündendir.” (s. 236)

Peygamberimizin (SAV) döneminde sanki boya veya süslenme amacıyla Efendimizin (SAV) seçiciliğini ve diğer ürünlerden ayırıcı ölçüsünü hafife alıyor ve maksadını aşıyor. Sanki Resûlullah’ın kınayı bir numaralı kozmetik ürün olduğu için tercih ettiği, diğer boyaların ise kullanılabileceği gibi bir mânâ çıkıyor. İslamoğlu bunu hep yapıyor. Bir mevzuuyla ilgili birçok ayet ve onlarca hadis varken hiçbirini anmayıp dinleyiciyi, okuyucuyu kendi meselesine, sapıklığına ortak kılıyor. Her okuyucuda, bu sapığın her reddettiği meseleye dair ayet ve hadisleri bilemeyeceğine göre, kolaylıkla sapıklığını yaygınlaştırıyor. Acayip acayip kavramlar ve ifadeler: “Yatay ilişkiden dikey ilişkiye…” Allah’ı kendi seviyesine çekmeyi onu kendi seviyesinden anlamayı, anlamlandırmayı yatay ilişki olarak değerlendiriyor. Âlemlerin kendisi için yaratıldığı Peygamber Efendimizi (SAV) de aynı mantıkla kendi seviyesine çekiyor. (s. 28) Bazen kendi reddettiği kavramı, sahifeler sonra kendisi kullanarak ne kadar şuurlu ve disiplinli olduğunu da gösteriveriyor. Mesela:

”Kur’an’ın tebliğ ettiği İslâm’ı ‘Muhammedilik’ olarak algılamak ne kadar yanlışsa…” (s. 207)

“Burada, ne saçı yanlara salmak, ne de ortadan ikiye ayırmak Muhammedi örnekliğe tabi olmak anlamı taşımaz” (s. 237)

Son söz sapığın Dağarcık isimli kitabının ikinci baskısından: “Bu edepli” okuyucu bu yüksek bilgileri aktardı, müstefid olduk. Bari aynı kaynaklardan Şehid Seyyid Kutub’un ne “Vahhabi” şey olduğunu, Merhum Mevdudi’nin ne mezhepsiz bir “Merdudi” olduğunu, Muhammed Hamidullah’ın ne “Baidulah” olduğunu da aktararak kültürümüzü artırsaydı ya. Tabi, Şehid Şeriatî, İmam Humeyni, İbn Teymiyye gibi isimleri ağza almak adamın kırk yıl nasibini keser, onların zaten «dinleri farklı».” (s. 322)

Baran dergisinin 35. Sayısında çıkan yazımız:

Türkiye üzerinde ehli kitabın nasıl ki misyonerlik faaliyetleri var, sapık fırkalar da taraftar toplamak için birçok faaliyette bulunuyorlar. Bunu âlim kisvesine bürünmüş bir kaç mezhepsiz/sahtekâr ve bir kaç dergi, gazete, tv ve kitabevi vasıtasıyla gerçekleştirmeye çalışmaktalar. Kör alıcıları ise elde ettikleri kuru sıkı pohpoh, makam ve maddi çıkar yüzünden bu zatların ve kurumların birer misyoneri ve zihinleri ifsad eden birer fesatçısı olup çıkmaktalar. Yazımız bu aşağılık yapılanmayı deşifre ve imha gayesi güttüğünden, ölçümüzü başa almak gibi bir zaruretle karşı karşıyayız. Ehli Sünnet, Fırka’i Naciye…

Değerlendirmemiz hep bu çerçevede: Kendini mezheple tanımlama gereği duymayan müflis İslamoğlu, Ehlisünnet âlimlerince dinsizliğe kapı aralamak sayılan mezhepsizliği körükleyen yazı ve konuşmalarıyla Anadolu insanını zehirlemeye devam etmesi sebebiyle, ayrı ve sert bir mecraya oturacak gibi.  Hele çeşitli gazeteler var ki, daha birkaç ay önce yediği zılgıttan utanmamış bu cinsi sapığı “saldırılar” karşısında yalnız bırakmamak için destek yazıları yazmakta ve yer yer adını anarak bu sapığın sapıklığını paylaşır gibi kalplerindeki ehlisünnet düşmanlığını açık etmekteler. Açıkça söylemek gerekirse İslamoğlu, Yeni Şafak başta olmak üzere çeşitli gazetelerde yazılarına devam ediyor. Aslında bu beklemediğimiz bir şey değil çünkü aynı mahfiller Yahudileşme Temayülü adlı fitne ve fesat dolu eseri gazetesinin promosyonu olarak binlerce müslümanın evine sokmuş ve yine binlerce Müslümanın zihninin bu cinsi sapık tarafından ifsad edilmesine sebeb olmuştur. Sapıklıklarını ibadet hazzıyla, hizmet aşkıyla yaptığını zanneden bu iğdiş kafalılar, her zamanki gibi köylü kurnazlığı ile bunu da savuşturmaya çalışmıştır. Ama artık tahammülümüz yok, herkes yolunu net seçmeli. Burada muhatap aldığımız, bilerek veya bilmeyerek bu sapığın sapıklığına alet olmuş kişilere sözümüz, şu kıssada net bir şekilde ifade edilmiştir. “Ebu Derda (RA) bir gün yoldan geçerken halkın günah işleyen bir kimseye sövüp küfrettiklerini gördü. Onlara: ‘Eğer siz bu adamın bir kuyuya düştüğünü görseydiniz onu kurtarmaya çalışmayacak mıydınız?’ dedi. ‘Çalışacaktık’ dediler. Ebu Derda: ‘Öyle ise kardeşinize söveceğinize, sizi onun durumuna düşmekten koruyan Allah’a hamdedin’ dedi. ‘Demek sen ona buğz etmiyorsun?’ dediler. Ebu Derda: ‘Ben ona değil, onun ameline buğzediyorum. O, amelini bıraktığı zaman benim kardeşimdir.’ dedi.” Mezhepsizlik, şiacılık ve Şah İsmail mantıklı propaganda faaliyetinin görüntülü medya ayağı Hilal TV; “Şii ve Sünni kardeştir, usulde ihtilaf yoktur, Şiiler de İslâm dinindendir” diyerek Müslümanların sesi olmak yerine Şiilerin sesi olmayı tercih ettiğinden aynı muameleye tâbidir. Düşünceleri sözde “birlik kurmak” olsa da sonuçta ihtilafları körüklemekte, Ehli sünnet âlimlerini, Sahabe-i Kiramı, Müslümanları aşağılamakta ve yüzlerce yıldır süren Şii-Safevi ve Ehli Sünnet Ve’l Cemaat mücadelesinde Mutezile’ci ve Şia’cı geleneği sürdürme adına faaliyet yürüterek, Ehli Sünnet’e düşmanlıkları sergilemektedirler. Her gün onlarca kez Sahabe-i Kiramı hedef alan, Ehli Sünnet Ve’l Cemaat ruh ve anlayışıyla oluşturulmuş hadis usulü, tefsir usulü, kıyas usülü bilgilerini değiştirmeye çalışan, şu an okuduğumuz Hz. Ebu Bekir (R.A) döneminde sahabelerin ortak icmaıyla ve görevlendirilen sahabeler tarafından yazılan mushafı değiştirme ve farklı mushaflar ve manayı değiştirici okuyuşlara kapı aralayarak Kur’ân-ı Kerim’i tebdile uğraşan pislikler, Hilal Tv adlı kanaldan dışarı akmakta. Hz. Osman’ı takdir eder gibi görünüp alttan alta Şii bir mantıkla içini boşaltma, Hz Ömer’i anmama, Hz Muaviye’ye hakaretler kanalın fikir aynasındaki rengi… İşte sırf bu yüzden sepetteki çürük elmanın ayıklanmaması durumunda bütün sepete zarar vereceği gerçeğinden hareketle, çürük elmanın tespit edilip sepetin dışına çıkarılması yaptığımız ve yapılması gereken.

Hilal TV demek M. İslamoğlu demektir. Recmi reddeden, hayız halinde ve abdestsiz Kur’an’a dokunulabileceğini söyleyen İslamoğlu, geçmiş dönemlerde, Laik-Kemalist dinin hocası ve katıksız İslâm ve Ehli Sünnet düşmanı Yaşar Nuri Öztürk’le, Ramazan boyu yaptığı programlarda ne güzel uyum içindeydi. Henüz Hilal Tv peydahlanmadığından bu Ehlisünnet düşmanı, mutacı ve men-dübür Humeyni hayranı İslamoğlu, içindekini “ağzından bal akıyor” dediği CHP’li Yaşar’la birlikte kusuyordu. Asıl soyadı Kazankaya olan İslamoğlu, Cuma hutbelerinde ve yer yer vakıf içi sohbetlerde “Bu konuda Ebu Hanife böyle diyor, İmam Şafii şöyle diyor ben de Mustafa İslamoğlu olarak diyorum ki….” diyecek kadar haddini aşmaktadır. Sormak lazım ki İslamoğlu’na; Tefsir sohbetlerinde, Ehli Sünnet Ve’l Cemaat’in usul metodunu izlemek yerine Şii ve mutezilenin tefsir yolu olan aklî ve edebî tefsir yolunu neden seçmektedir? Hadisteki usulü nedir? Son günlerde Şii kanalı Hilal Tv’de Hz. Osman aleyhine (Şu an okuduğumuz Mushaf bahanesiyle) bir propagandadır gidiyor. Bizim için yeni olmayan bu hadise Hilal Tv’yi dini kanal diye seyreden vatandaşlar için imanî bir tehlike arz eder. Bu yüzden görüntülü kayıt yerine yazılı kayıttan İslamoğlu’nun SAHABEYE HAKARETLERİ… Şiî ve Safevî artığı mahlûk, laik bir yönetim olmakla itham ettiği Emevî ve Abbasî İslâm devletlerine düşmanlığını her fırsatta dile getiriyor ve bunu İmamlar ve Sultanlar adlı eseriyle de resmediyordu. Satır araları hep bu aşağılık ifadeler, tarafgir olaylarla dolu ve en adicesi İmam-ı Azam’ı gayesi için kullanıyor olması. “ ‘Hilafet’ adını verdikleri kurumun kanatlarındaki son tüyleri de yolarak garip bir kuşa çevirdiler. Artık bu kurum hutbelerde ad okumak, cübbe giymek ve paraların üzerine isim yazmaktan öte bir değer ifade etmiyordu. Saltanatla laisizmin yüzyıllara dayanan ortaklığı, nebevi yönetimi, sonunda Bizans sistemine çevirmişti. Artık din dünyaya değil, dünya dine hükmediyordu. Saltanat hâkim, din mahkûmdu. Bu dönemde nebevi yönetimin devamı olan ‘hilafet’ adı, çeşitli kepazeliklere karıştırıldı. Her türlü zulüm, sefahat, ahlâksızlık bu ad altında icra edilir oldu. Hükümranlık hakları sultanlarca ellerinden alınan halifeler işi sefahata dökmüşlerdi. Halifenin sarayında binbir geceler yaşanıyordu. Laçkalaşan bu kurum artık dokuzuncu yüzyıldan sonra yaptırım gücünü yitirerek tamamen sembolik bir hâl aldı. Ayakta durabilmek için bir sultaya muhtaç hale gelmişti. Bugünün İngiliz kraliçesinden daha beter işlevsizleştirilen halifeler kapanın elinde kalıyordu. Kim daha zorbaysa, kim daha zalimse, kim daha baskın çıkarsa onun tarafına geçiyor, onun saltanatına kaldıraç oluyordu.” (İmamlar Sultanlar, s. 29) İslamoğlu yine aynı kitabında Hz. Osman’a, Hz. Muaviye’ye ve bazı sahabelere öyle hakaretler ediyor ki tam da Şiiler gibi. “Ümeyyeoğulları (Beni Muayt) Mekke’nin en varlıklı ve kalabalık kabilelerinden biridir. Üçüncü halife Hz. Osman bu kabileye mensuptur ve kendisi de kabilesinin diğer fertleri gibi oldukça varlıklıdır. Resûlullah’ın bi’setinden sonra ona en çok tepki gösteren ailelerden biridir Ümeyyeoğulları. Mekke’de kurdukları saltanatın yıkılacağı endişesi onları Peygamber’e karşı çıkmaya yöneltmiş, bu uğurda ellerinden gelen hiç bir eziyeti arkalarına koymamışlardır. İşte böylesine bir aileye mensup olan Osman (r) kabilesinin bu tavrına rağmen Müslüman olmaya karar vermiş, Resûlullah, Erkam’ın evine girmeden önce Talha (r) ile birlikte Müslüman olmuşlardır. Yapı olarak oldukça yumuşak ve halim-selim olan Hz. Osman’a Resûlullah iki kızını vermek suretiyle iltifat etmiştir. Kabilesinin onun Müslüman olmasına gösterdiği tepki dayanılmaz boyutlara gelince, ilk defa izin alıp Habeşistan’a hicret eden Hz. Osman ve hanımı olmuştur. Bedir’e Hz. Rukiye’nin hastalığından dolayı katılamayan Osman’a Resûlullah (s) katılmış gibi muamele etmiş ve ecrini de alacağını söylemiştir. Servetinin çokluğu ve cömertliğiyle bilinen Hz. Osman ilk İslâm devletinin mali yükünü birçok kez tek başına omuzlamış, bu uğurda elinden gelen hiç bir fedakârlığı esirgemeyerek Resûlullah’ın teveccühüne mazhar olmuştur. Hz. Osman’ın da mensubu olduğu kabile sonuna kadar ayak diremiş, Bedir’den sonra Müslümanlara karşı müşrikleri örgütleyen insanlar da hep bu kabileden çıkmıştır. Fetih sırasında müşrik Mekke toplumunun yönetimi bu kabile elindedir. Mekke’nin fethine kadar İslâm’a karşı savaşan bu insanlardan birçoğu Fetih’le İslâm halkasına dâhil olmuştur. Bunlar arasında Ebu Süfyan, Muaviye, Velid b. Ukbe, Mervan b. Hakem, İbn Ebi Sarh gibi isimler vardır. Bu isimlerden peygamberin daha sağlığında sorun çıkaranlar olduğu gibi daha önce irtidat edenler de vardır. (İmamlar Sultanlar, 135)

Hilal Tv’de Kerbela olayının anlatılırken taraflı anlatılması, Şii tarihçilerin ağzıyla konuşulması, Tahran yönetimine sevgi ve biat aşkıyla bağlı olanların Hilal Tv’de konuk edilmesi ve onlara muhabbet kanatlarının açılarak ehl-i sünnet mensuplarına kapıların kapatılması, yazdığı eserlerde tarihi yaraları kangrene dönüştürmek için yazan ve konuşan ne idüğü belirsiz kişilerin âlim diye yutturulması, “İmam Humeyni” ve “Ehli Beyt mektebi” gibi ifadelerin öne çıkarılması, İmam Ali adlı İran yapımı ve sahabeye hakaretlerle dolu filmin hergün reklamının ve parçalı gösteriminin yapılarak halkın Şiileştirilmeye çalışılması, Hilal Tv’nin aldığının karşılığını vermesi olarak görüyoruz. Bildik manada bir Şii propaganda kanalı olan Hilal Tv’de yer yer aksesuar, bir nevi figüran olarak bazı ehlisünnet tanınan kimselerin ekrana taşınarak göz boyama ve Şii faaliyetleri gözden kaçırma hareketinin gerçekleştirilmesi ve Mustafa İslamoğlu’nun önceki aylarda Nureddin Şirin’i “ağırlarken”, ona kendisinin de ehli beytten olduğunu ispat etmek için kılıktan kılıktan kılığa girmesi, kimin hangi kulvarda koştuğunun resmidir.

İslamoğlu efendiliğimizden olsa gerek, kudurmuş gibi Üstad’a da dil uzatıyor. Malum Üstad’ın Doğru Yolun Sapık Kolları adlı eserindeki “bir kol” bunu acayip rahatsız ediyor. Dağarcık adlı eserinde bakın ne diyor. “Misak-ı milliye ömür boyu sadık kaldı. Bu onun fikir zaafıydı. Türkün ruh kökü’ne olan sadakati dünyaya açılıp düşüncede evrenselleşmesine engel oldu. Yüreğindeki harita, cesareti ve davası kadar büyük değildi. Hâlbuki o kadar küçük haritaya o kadar büyük dava sığmazdı, sığmadı da… Bu yüzden ümmet coğrafyasındaki gelişmelere hep duyarsız kaldı. O bir inkılap bekliyorum diyordu. Ama yanında yöresinde kendisi gibi inkılap bekleyenleri, hatta yapanları, değil kabullenmek havsalasına bile sığdırmadı.” (s. 40) Üstad’ın havsalasına sığdıramadığı İran Şia devrimiydi. İslamoğlu’nun laik dediği Emevîler döneminden, Abbasîler döneminden, Eyyubîler ve Osmanlılar döneminden beri kaybedilen asliyeti yerine getiren (!) İran İslâm devrimiydi. Aynı kitabında bunu aynen dediğim gibi ifade ediyor ve onlarca Sahabe, Tabiun, Etbauttabiun ve alimler bakın nasıl alçaltılıyor. “Kuşkusuz İmam Humeyni’nin yaptığı tek devrim siyasal devrim değildi. O, Nebevi hilafet döneminin bitip Emevilerle birlikte saltanat döneminin başlamasıyla ‘dini otorite’ ve ‘dünyevi otorite’ olarak ikiye ayrılan İslâmî önderlik makamını bin küsur yıl sonra yeniden tevhid edip asli kimliğine döndürmüştü.” (s. 270)

Vesselam.

Fazıl Duygun-Bölge Postası

  • Yorumlar 5
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.