• BIST 90.529
  • Altın 213,679
  • Dolar 5,3738
  • Euro 6,0725
  • İstanbul 16 °C
  • Ankara 8 °C
  • Konya 7 °C
  • İzmir 14 °C

Necip Fazıl'ın dilinden Abdülhakim Arvasi Hazretleri...

Necip Fazıl'ın dilinden Abdülhakim Arvasi Hazretleri...
Abdülhakim Arvasi Hazretleri'ni Ebediyete irtihalinin 75. Senesinde rahmet ve minnetle anıyoruz!

abdulhakim-arvasi.jpg

"Benim avuçlarımdan süzülen, işte o kaynaktan aldığım sudur; bu suyun eğer bulanık bir tarafı varsa nefsime, güzel bir tarafı varsa da efendime aittir. Pırıltılar içinde suyu arayan ceylan gençliği o pınara koşsun!"

(Necip Fazıl Kısakürek- O ve Ben)

 

Necip Fazıl ve Abdülhakim Arvasi Hazretleri Eyüpsultan'daki Kaşgari Dergahı'nda...

abdulhakim-arvasi-hazretleri-ve-ustad---kopya.jpg

O ve BEN'den...

Ankara hiç sevmedikleri bir yerdir; ve bir gün o civarda gömülecekleri hayâllerine bile uğramamış bir keyfiyet... Hattâ İstanbul'da, Bağlarbaşı'nda; Şeyhülislâm Hikmet Efendi'nin kabri yanında kendilerine bir mezar hazırlatmışlar, bir de tabut yaptırmışlardır.

SON NEFES

Faruk beyin, eski Ankara tipi ahşap evinde on dokuz gün hasta yatıyorlar. Nihayet, 1943 yılının 27’inci teşrin Cumartesi günü (29 Zilkaade 1362) gün doğmadan on sekiz dakika evvel... Tam sabah namazı vakti... Elleri Faruk Beyin ellerinde... Rüçhan Işık (Faruk Beyin oğlu) ayaklarını oğuyor. Dudaklarında tek kelime... Kâinatın tek kelimesi: Allah... Son nefes... Vefat ediyorlar... Seksen üç yaşındalar... Vefat ânında zelzele... O gecenin sabahı, hemen o sabah, damatları İbrahim Arvas'ın Keçiören'deki köşküne naklediliyorlar, Gasl, teçhiz, tekfin, orada... Ve Keçiören'den ileriye doğru Ankara'ya 24 kilometre mesafede bir köye götürüp defnediliyorlar. Ayni günün gurup vaktinde, güneş batarken...

Ya sen, Necip Fazıl; bütün bunlar olurken, yeryüzündeki güneşin batarken neredesin?

BAĞLUM

Şimdi bir mesele: Mübarek nâşın İstanbul'a nakli için resmî makamlara başvuruyorlar. Tahnit (ilaçlama) mecburiyeti olduğu cevabı veriliyor. İmkânsız!.. O halde?.. Şehrin belediye sınırları içinde ölenlerin Asrî Mezarlığa gömülmesi şartı da var... Daha imkânsız!.. O halde?.. Kırşehir'e kaldırmayı ve orada bazı yakınları arasında toprağa vermeyi düşünüyorlar. Bu da resmî şarta uygun değil... O sırada ahşap evin kapısı çalınıyor ve kim olduğu, nereden geldiği, ne istediği belli olmayan ak sakallı

bir adam:

— Ankara civarında Bağlum isimli bir köy vardır, diyor; orada Nakşı şeyhlerinden bir zat da medfun... Oraya götürünüz, kendilerine uygun yer orasıdır!

Ve çıkıp gidiyor. Meçhul adamın arkasından koşuyorlarsa da ele geçiremiyorlar. Bağlum, Ankara'nın belediye sınırları dışında olduğu halde, cenazeyi battaniyeye sarıp bir taksi içine atıyorlar ve en yakınlarından birkaç kişi, Bağlum nahiyesine götürüyorlar. Yolda İbrahim Arvâsi'nin Keçiören'deki köşküne uğruyorlar ve teçhiz tekfin işini orada yapıyorlar. Bir de bakıyorlar ki, 12 kişiden ibaret olan yakınlarının cenaze etrafındaki dairesi 500 kişiye çıkmıştır. Bunlar kimdir, nereden gelmişlerdir, ne demek isterler, hep meçhul...

Efendi Hazretlerini; yalçın ve çırılçıplak Bağlum mezarlığının ilkokula bitişik köşesine, namsız nişansız, ilansız, işaretsiz şekilde defnediyorlar. Mübarek mezar, bugün, üzerinde yazısız bir taş olarak, her şatafattan uzak, semalara tebessüm etmektedir.

HABER

Efendi Hazretlerinin vefatını zevceme, Beylerbeyi'ndeki, annemin evinde ve geceden değil de, sabahleyin haber verdim:

— Allah'ın emriyle toprak tabakaları tiril tiril titrerken vefat ettiler. Tam zelzele ânında... Yatakta kadıncağızın başını yastığa dayayıp, sessiz ve mütevekkil, nasıl ağladığını, yüzü hiç buruşmadan gözlerinden nasıl yaşlar boşandığını görseydiniz...

— Biz kendi halimize ağlıyalım... O gerçek mekânına gitti.

Dediğim zaman ben, doğruluk maskesi altında ukalâlık gayretinden ibaret bir taş yüreklilikten başka hiç bir gerçeği belirtemiyordum; Neslihan ise, gözyaşlariyle ıslattığı sessizliğe bürülü, tam hakkı tercüme ediyordu. Sonradan, Efendimi anarak, haftalarca, aylarca, hattâ yıllarca zindanlarda ağlamak üzere, o ân, taştan farksızdım.

ANKARA'DAKİ KÖY

 Bağlum... Ankara'nın bir köyü... Ankara'dan çıkıyor, Keçiören'den geçip, Verem Sanatoryomunun önünden süzülüyor, dağ yoluna düşüyorsunuz. Sapsarı step... Yükseklerdesiniz. Kumları çıtır çıtır yollar, büklüm büklüm virajlar, kıvrım kıvrım tepelerden arkanıza bakarsanız, Ankara, çukurlarda, mukavvadan bir maket... Keskin yar'lar... Bir sağınızda, bir solunuzda... Nihayet iki tepe arasında manzaranın kısıldığı bir yola giriyorsunuz. Aşağıya doğru biraz inip, birdenbire, geniş bir köy meydanına çıkıyorsunuz. Solunuzda nahiye binası ve jandarma... Köylü kılığı gibi, hep aynı üslûp içinde değişik, kerpiçten, toprak damlı evler... O gün bugün, bir hayli modernleşmiş burası da... İlk karşılayıcınız, köpekler... Kimi kuyruksuz, kimi kulaksız çoban köpekleri... «Karabaş»lar... Peşlerinde şalvarlı ve yol yol mintanlı, sümükleri akan çocuklar... Onlar da, köy evleri gibi, sabit bir üniforma içinde... Nahiye binasının önünden dosdoğru yürüyünce, solunuzda bir mezarlık... Ne bir ağaç, ne bir şey... Cılk ve paslı mezar taşları... Yürümekte devam ediniz. Karşınıza (asrî) bir bina çıkacak... Mektep... İşte, mezarlığın mektep bahçesine bitişik nihayetinde, yüzünüz mezarlığa doğru sağ dip köşesinde bir kabir... Efendimin nur yatağı...

NUR YATAĞI

Hey gidi hey!.. Hayatında, üzerinde tek toz tanesi görülmezdi. Şimdi de mezarı öyle... Her türlü ilgi ve bakımdan uzak, bu pas ve küf çerçevesinde, üstünde tek harf yazılı olmıyan iki taş arasında, insana inbikten süzülmüş toprakla dolu hissini veren, küçük yerden bir karış yüksek bir beton mustatili içinde, her zamanki derin ve tatlı tebessümleriyle gülüyor mezarı...

Mezarın ayak ucunu sağınıza alıp baş tarafına doğru bakıyorsunuz:

 — Es'selâmü aleykûm, ey Allah'ın büyük velisi!

Ve çömeliyorsunuz. Ruhaniyetine sığınıyorsunuz. Bir «Fatiha» ve on bir «İhlâs» okuyup hediye ettikten sonra, gözleriniz, kalbiniz ve beyniniz kamaşmış, öylece kaimiz... Bu hale, «Rabıta-Şerife» risalesinde yazılı olduğu gibi, mezarlara kalb bağlamak denir. Eğer mezardaki, küçük, «istihlâk edilmiş» velilerdense, tesir çabuk ve kesik olur, gelir ve gider. Büyük, irşada ehliyetli velîlerin tesiriyse yavaş, ahenkli ve devamlıdır; çabuk gelmez ve çabuk gitmez. Efendimin kabrini her ziyaretimde, akşama kadar tesirini taşıyor; hemen her defa bir şişe veya kutu içinde aldığım toprağından, kokladıkça bayıltıcı bir misk kokusu duyuyor ve sarhoş dönüyordum. Bu toprağın, şişe içinde, fosfor pırıltısına benzer bir ışıldama verdiğini söylersem inanır mısınız? Yoksa işi «tabakat-jeoloji» mütehassıslarına mı havale edersiniz?

Allah, mezarımı Efendimin ayak ucunda ve yanı başında nasip etsin ama, olur da kısmetimize başka bir yer düşerse, tabutumun üstüne evvelâ o topraktan atılmasını, bütün Müslümanlar huzurunda vasiyet ediyorum. Zevcem ve çocuklarım da kendileri için aynı şeyi düşünsünler...

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.