• BIST 95.174
  • Altın 263,138
  • Dolar 5,8170
  • Euro 6,6210
  • İstanbul 31 °C
  • Ankara 30 °C
  • Konya 29 °C
  • İzmir 38 °C

Mevlüt Koç: “S.Mirzabeyoğlu, Mülkiyetine Gıpta Edilecek Bir Zenginlikle ‘Öte’ye Geçti”

Mevlüt Koç: “S.Mirzabeyoğlu, Mülkiyetine Gıpta Edilecek Bir Zenginlikle ‘Öte’ye Geçti”
Mevlüt Koç ağbeyin, Akademya Dergisi'nin "Salih Mirzabeyoğlu Özel Sayısı"nda yayınlanan röportajını keyifle paylaşıyoruz!

“S.Mirzabeyoğlu, Mülkiyetine Gıpta Edilecek Bir Zenginlikle ‘Öte’ye Geçti”

 

Mevlüt Koç: – Hepinizi Allah’ın selamıyla selamlıyorum. Hoş geldiniz. Ayrıca nazik davetiniz için emeği geçen herkese teşekkür ederim. Affınıza sığınarak, sözlerime bir arz-ı hâl ile başlamak istiyorum: Aslında bu tür; daha önceden planlanmış, programlanmış, bağlayıcılığı olan toplantılarda konuşmak hiç bana göre değil. Lâkin Hayreddin’e de sözüm vardı. Siz de arayınca kıramadım, geldim. İnşallah sizlere mahcub olmam, hepimizin istifade edeceği bir konuşma olur. Davetinizi alınca, bugüne kadar O’nun hakkında söylediklerimden, yazdıklarımdan başka neler söyleyebilirim diye düşündüm. Keşke iç monologlarımı dinletebilseydim dedim. Sağlığında da yaptığım ve halen devam eden iç monologlar bunlar. “An resimleri” diye Georg Simmel’in bir eseri var. Bu monologlar da An Resimleri gibi, anlık zuhur eden şeyler, yakaladın yakaladın, yakalayamadın gitti. Kendimle ilgili bir başka şey de; irsî midir, ırki midir, yoksa her ikisini de mezceden bir mizaç hususiyetinden mi kaynaklanıyor, bilmiyorum. Ama ifrat hâlde bir haslet var bende: Başkası olmadan başkası için olmak gibi. Bu da beni mefluç ediyor, zihnen felçli hale getiriyor. O yüzden bu tür toplantı, konuşma ve organizasyonlarından uzak durmaya çalıştım. Paul Valery’ nin, güzel bir sözü var: “Hareket etmek için, gözardı edilmesi gereken ne kadar çok şey var,” diyor.  Kumandan’da bu hâl ifrat haldeydi. Bir yerden bir yere gitmesi veya telefonla konuşması için gözardı etmesi gereken o kadar çok şey vardı ki, hareketini imkânsız kılıyordu. Tabiî “niye” diye sorulabilir. Cevabını yine ona ait sözlerle ifade etmeye çalışayım. Hani diyor ya; “insanın tüm faaliyetleri iç âlem düzenini tertip peşindeki bir çabanın ürünüdür” diye, ben bu sözlerden şunu anlıyorum: İç âlem düzeniniz ne kadar tam ve tamamsa harekete de o kadar az ihtiyaç duyarsınız. Tabiatta bulacağınız kusurlar da o kadar azalır. Onun için benim hiç aklım ermez, sürekli değişiklik arayan, oradan oraya sürüklenen insanlara. Hayır, gittikleri yerlerde de sıkılıyorlar; sıkıntıdan patlıyorlar. Vaktiyle ben de gittim tatil yerlerine filan. Oradan da biliyorum. İkinci misalim de Kafka’dan. “Ne zaman yabancı bir topluma girsem veya kendimi yabancı hissettiğim bir topluma girsem, kendimi onların tenleri altında kaybolmuş hissederim” diyor. Yabancılıktan kasıt tabiî sima olarak tanışmak, tanışmamak anlamında değil, ruhen uyuşamamak anlamında.

Bir de Amerikalı bir şair var, ismini hatırlayamadım, nerede okuduğumu da bulamadım, ama aklımda kalmış. Amerikalı diye küçümsemeyin hemen, iyi bir şair. New York’ta oturuyor, taşınacak, hanımına diyor ki, “Evi ne olur alt kattan tut.” Hanımı da anlam veremiyor, niye giriş katından tutalım diye. “Asansörcü çocukla ne konuşacağımı bilmiyorum” diyor. Kumandan yazmıştı sanırım bunu, Dali’ye dair, arkadaşlarıyla sinemaya gidecekler, sinema biletlerini alma işi de Dali’ye düşüyor, fakat bir türlü beceremiyor. “Bu işi nasıl yapıyorlar anlamadım” diyor.

Maruzatımın daha iyi anlaşılabilmesi için bu örnekleri vermek ihtiyacı hissettim. Muradımı kestirdiğinizi umuyorum. Zira kendiliğinden gelişen sohbet ortamlarında, sözden daha güçlü birşeyler gider gelir taraflar arasında. Aslında gerçek eğitim de böyle ortamlarda gerçekleşir. Osmanlı’da veya İslâmî düzende eğitim sadece birkaç döneme ait bir şey değildi. İnsan bizzat yaşayarak, hayata katılarak alırdı bu eğitimi. Sanırım sohbetin önemiyle ilgili bir ölçü de var. Peygamber Efendimiz’e bir sahabî soruyor; “Çok az ömrüm kaldı ne yapayım?” Peygamberimiz de “Git sevdiğin birileriyle sohbet et” diyor.

Sohbet önemli bir eğitim ortamıdır. TarkovskiMühürlenmiş Zaman” isimli eserinde şöyle bir anekdot aktarır: “Bir keresinde rastgele bir diyaloğu kaydettim. İnsanlar kayıtta olduklarını bilmeden konuşuyorlardı. Daha sonra kaydı dinledim. Ve ne kadar mükemmel “yazılmış” ve “oynanmış” olduğunu düşündüm. Karakterlerin mantığı, his, enerji, her şey nasıl da gerçekti. Sesler nasıl da heyecanlı, ne de güzeldi.”

Yeterince çarpıcı değil mi?

Aslında rüya dili, rüya gerçekliği ile alâkalı şeylerdir Tarkovski’nin kitabında anlattıkları. İBDA dil ve diyalektiği de bu dile çok yakın. Hatta Tilki Günlüğü ve Ölüm Odası, rüya diline ve gerçekliğine dair eserlerdir. İslâmî ölçüleri alt alta sıralıyoruz, “imân zevken idraktir” diyoruz ama bu ölçülerden aldığı zevki yansıtan bir tane aydınımız neredeyse yok gibi. Haklarını yemeyeyim son dönemlerde sanata dair, estetiğe dair yazan birkaç akademisyene rastladım. Bu kıtlık neden kaynaklanıyor? Bizim zihnimiz modernist bir zeminde şekillendi. Hatta buna dair bir hadise nakledeyim. John Berger biliyorsunuz sanat eleştirmeni. Bizim Paris’e gönderilen paşa ressamlarımız var. Batı tarzı resmi öğrensin, perspektif filan öğrensin diye. John Berger bir sergide o gönderilen ressamlardan Şeker Ahmet Paşa’nın bir resmini görüyor. Öyle bakıp geçiyor. Sonra eve gidince resimden rahatsız oluyor. “Bu adam Paris’te eğitim aldı perspektifi bilmemesi mümkün değil” diyor. Anlıyor ki, ressam perspektifi bilmesine rağmen, resminde Osmanlı’dan tevarüs ettiği kodlar resminde belirleyici olmuş.

İşte bizim zihnimiz de bunun tam zıddı biçimde modernist bir zeminde şekillendi. Onun için de İslâm’ın evrensel mesajını, Batılı formlar içinde değiştirerek yeniden üretiyoruz ve bunun İslâmî olduğunu zannediyoruz. İbda dil ve diyalektiği bunun için gerekli. Bunu kırabilmenin sistemidir İbda. Asıl önemi budur aslında. Yazsan da, resmetsen de, beste yapsan da, onu Batılı formlar içinde yeniden değiştirerek ürettiğin zaman bunların hiç biri İslâmî bir zevki yansıtmaz.

“Bir fikrin yayılabilmesi için “maddi taşıyıcılara” ihtiyaç vardır”

– Salih Mirzabeyoğlu’nun eserlerini anlamanın zor olduğu ile ilgili bir önyargı var hâlâ?

– Beni eskiden beri rahatsız eden mevzulardan biri de “anlamıyoruz” minvâlindeki şikâyetler. Hiç bitmedi, bu “anlamıyoruz” meselesi. Ben de anlamakta zorlanıyorum, hâlâ anlayamadığım tonlarca şey var ama temel espri şu: Okuduğun zaman sende bir iz kalıyor. Dışarılıklı okumalarınla zenginleştikçe, İbda’dan okuduğun şeyler sende tedai etmeye başlıyor, bir sentez yapabiliyorsun. Biz hiçbir çaba sarfetmeden zihni bir birikim oluşsun istiyoruz. Oysa bu, çaba ister, emek ister. Netice itibariyle, anlamak “okumak”la ilgili bir problemdir. Bu da hakikat ve bilgi mefhumlarıyla ile alâkalı bir şeydir. Bir şeyi isimlendirebildiğiniz zaman önce okumuş sonra da anlamış olursunuz. “Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti” ölçüsünü ezbere tekrarlıyoruz ama bunun; isimlendirmenin anlamakla olan bağını kuramıyoruz. Oysa dünyada milyarlarca detay var. Biz bunları birbirine kıyas ederek, ebatları küçülterek bir çevreye yerleştirerek, bir bağlama oturtarak, bir zeminde şekillendirerek anlaşılır hâle getiriyoruz. Böylelikle de anlamış oluyoruz.

Bir fikir, bir düşünce, bir sistem ancak ideolojik olarak benimsenebilir. Ama bu tarz bir benimseyiş benimseyişlerin en yüzeysel olanıdır. Burada kaldığın zaman, ilerleyemezsin. Oysa bir fikrin yayılabilmesi için yapısal formlara ihtiyaç vardır. Bu yapısal formlar olmadan bir fikir yayılamaz. Yapısal formları, yani maddi taşıyıcıları yazılarımda anlatmaya çalıştım. Bir fikir ideolojik yönüyle benimsedikten sonra maddi taşıyıcılar üzerinden yansıtılması ve fertlerde davranış biçimi haline gelmesi lazım. Bunlar olmadığı zaman bir fikrin yayılma şansı da olmuyor. Peki kabahat kimde diye sorarsanız, eğer nadide bir çiçek, ölü bir yaprak gibi çamura düşüyorsa, yahut baltayı defalarca kütüğe vurduğun hâlde, kütükten bir ses çıkmıyorsa, kabahati kimde aramalı insan!

“Bütün Fikrin Gerekliliği” Neden Gereklidir?

– Salih Mirzabeyoğlu’nun anlaşılabilmesi için temelde “bütün fikrin gerekliliği” meselesinin anlaşılması gerekiyor sanırız?

– “Bütün fikrin gerekliliği” meselesi elbette en başta anlaşılması gereken mesele. Okumalarımdan hatırladığım kadarıyla yüzyıl öncesinden falan, bütüncüllüğü temine çalışan Batılı düşünürler var. Çünkü mevcut kapitalist-modernist sistemin insan ve toplum meselelerine cevap vermediğinin farkındalar. Bütüncüllüğü temin için uğraşıyorlar. Meselâ bunların en önde gelenlerinden biri, Pitirim Sorokin’dir, Oswald Spengler, Nikolay Danilewski gibi başka isimler de var, yaptıkları şey şu: Bütüncüllüğü iki veya üç değişkeni bir araya getirerek temine çalışıyorlar. Böylelikle eşya ve hadiselerin teshirinde tam bir tanım sağlamayı düşünüyorlar. Mevcuda nisbetle daha kapsamlı bir tanım sağlasa da tam bir tanım sağlamıyor. Sadece “varlık”la “bilgi”yi karşı karşıya getirmekle kalıyor. Varlığı bilginin dışında bırakıyor. Meselâ bir Anayasa yapıyorsun. Borçlar Kanunu, Medeni Kanun, Ticaret Kanunu hazırlıyorsun, bunlara dair bir sürü genelgeler, yönergeler çıkarıyorsun. Kanun çıkarıyorsun, daha yoldayken, yürürlüğe girmeden yenisini çıkarmak zorunda kalıyorsun. “Kesintisiz hayat ruhî hayattadır”, “hayat sürekli akış içindedir”, “devamlılık olsa donup kalma sözkonusu olur, hayat olmaz” diyor Kumandan. O yaptığın yasalarla hayatı kuşatmaya çalışıyorsun. Ama kesintisiz hayat bunlarla kuşatılmaya müsait değil. Bir müddet sonra bunlardan taşıyor. Çünkü hayat sürekli akış içindeyse, ki öyle, taşmaması da mümkün değil. Ondan sonra buna uygun yeni yasalar icad etmeye kalkıyorsun. Bütün fikir gerekli ama bunun “mutlak fikir”den hareketle temellendirilmiş olması lazım. “İslâm’da idare biçimi yok, idare ruhu vardır” doğrusuyla da örtüşen bir durum sözkonusu. İngilizlerin yazılı anayasaları yok mesela.

Bütün fikrin niye gerekli olduğuna dair güzel bir örnek de matematikçi Michael Berry’ den: Bilardo masasında sabit duran toplardan hareketle bir hesaplama yapıyor ve şöyle diyor: “Hareketsiz duran topa dair bir dizi temel parametreyi bildiğinizde, masanın direncini hesaplayabilirsiniz, bu şekilde vuruş etkisinin gücünü de hesaplayabilir ve ilk vuruşta ne olacağını tahmin edebilirsiniz. İkinci vuruşta mesele biraz daha karmaşık hâle gelir, fakat imkânsız değildir; başlangıçtaki koşullara ilişkin bilginize biraz daha dikkat etmeniz lazımdır ve daha fazla kesinliğe ihtiyaç vardır. Fakat dokuzuncu vuruşu doğru bir biçimde hesaplayabilmeniz için masanın yanında duran kişinin yer çekim etkisini de hesaba katmanız gerekir. (Berry, hesaplamalarında 68 kilonun altında bir ağırlık kullanmıştır). Elli altıncı vuruşu hesaplayabilmek için (buraya dikkat edin) evrendeki her bir temel parçacık varsayımlarınıza dahil edilmelidir! Evrenin öteki ucundaki, bizden on milyar ışık yılı uzaklıktaki bir elektron da hesaba katılmalıdır, çünkü sonuç üzerinde önemli bir etkisi olacaktır. Şimdi bu değişkenlerin gelecekte nerede olacakları konusundaki tahminleri de hesaba katma gereğinin getireceği yükü bir düşünün. Masadaki bir bilardo topunun hareketlerini hesaplayabilmek için bütün evrenin, her bir atoma kadar uzanan dinamiklerine ilişkin bilgi gerekir! Gezegenler gibi büyük objelerin hareketlerini (çok uzak bir gelecek için olmasa dahi) kolaylıkla tahmin edebiliriz, fakat küçük olanların hesaplanması güç olacaktır, üstelik onların sayısı çok daha fazladır. Dikkatinizi çekerim, bu bilardo topu hikâyesi basit ve sade bir dünya varsayımı üzerine kurulu. Muhtemelen özgür irade ile donatılmış olan şu çılgın sosyal meseleleri bile hesaba katmıyor. Bilardo toplarının özgür iradesi yoktur. Ayrıca örneğimiz, göreceliği ve kuantum etkilerini hesaba katmıyor.”

Yani kâinatın her ân yeniliği içinde, her ân yeniden yaratıldığı düşünüldüğünde bütüncüllüğün, sadece akıl bazında kurulması mümkün değil. Hiçbir insan aklı bunu tüm uzantılarıyla kuşatamaz.

Maalesef tarihte hakettikleri değeri görememiş, yaşarken değeri bilinmemiş insanları düşünmek son derece üzücüdür. Salih Mirzabeyoğlu da bu insanlardan… Hakettiği değeri görmedi, kıymeti bilinmedi. Ufacık bir gülümsemeye bile ihtiyaçları vardı belki de, ama bunu bile onlardan esirgedik. George BuchnerDanton’un Ölümü” isimli oyununda, kendisini giyotine gönderecek ihtilal mahkemesinin önünde Danton’a şunları söyletir: “Elinizi bütün hayatımın üzerine koydunuz, ayağa kalkıp karşınıza dikilmesini çok isterdim.

Benzerini de S.Mirzabeyoğlu söylemişti, hakkında idam kararı veren mahkeme çıkışında, “Tiyatro bitti!” diyerek.

Büyük bir mücadele ile geçmiş bir hayat; her ânının tesbiti, anlatılması ve aktarılması gereken bir insandır Salih Mirzabeyoğlu.

“O benimle tanıştı!”

– Kumandan Salih Mirzabeyoğlu ile nasıl tanıştınız?

– Daha önce de anlattım, kendime pay çıkarmak filan için söylemiyorum bunu tabii ki, O benimle tanıştı! Hemen burada bir hatıra anlatayım. Birkaç yıl önce, annem durup dururken, niye söylemek ihtiyacı hissettiyse, “seni hiç abdestsiz emzirmedim” dedi. Tanışmamı herhalde önce Allah’a, sonra anneme borçluyum. Rahmetli Üstad da diyor ya, “Kimbilir hangi muazzez velinin mangalından sıçradık, hangi mübarek mü’minin fenerinden damladık, hangi muhterem mustaribin sigarasından düştük de; bu süngerlerden daha ıslak, çöp tenekelerinden daha kirli odun yığınının bir köşesine karargâh kurduk.”

Herhalde ben de önce Allah’a sonra anneme borçluyum diye düşünüyorum tanışıklığımı. Hayatı doğru yaşarsan ve hayat doğru yaşanırsa, bilmediklerin de sana öğretilir, önüne çıkarılır, gösterilir. O minvalde, Kaya (Balaban)’la birlikte bizim orada yürüyorlarmış yolda, ben de elektrik, su faturası filan yatırmaya gitmiştim Kandilli’ye yakın bir yerde. Oradan dönüyordum. Kandilli Kız Lisesi’nin önünden geçerken, (Kaya da yakışıklı bir gençti, Allah selamet versin) Kaya oralarda oyalanırken, Kumandan da arkasından geliyormuş, sıkılmış Kaya’nın tavırlarından herhalde. Sonra bir anda beni çevirdi, “siz Yalçın’ın (Turgut) arkadaşıymışsınız” dedi. “Evet” dedim. Öyle tanıştık. Yürüdük orada bir çay bahçesi vardı, çay içtik. Mahallenin de yerleşikliğini koruduğu dönemlerdi o zamanlar. Evi de bana yakındı, 100-150 metre mesafedeydi. Sonra ailece de görüşmeye devam ettik. Kardeşleri, rahmetli anne-babası, beni de severlerdi, benim de sevdiğim insanlardı.

– Kaç yaşlarındaydınız o zaman?

Mevlüt Koç: -O üniversitedeydi, ben de yeni başlayacaktım galiba. 1971 veya 1972 yıllarıydı. O günden sonra da birlikteliğimiz, dostluğumuz yakınlığımız artarak devam etti. Onu tanıdıktan sonra hayatımın bir anlam kazandığını anladım. O’ndaki farklılığı gördükten sonra hayata bakışın da değişiyor. Gördüğün, konuştuğun, okuduğun şeyleri de kendi ruhuna katarak, oradan aldıklarınla da zenginleşerek büyüyorsun ve bakışın, okuyuşun her şeyin değişiyor.

“Kendini tutamamacasına hüngür hüngür ağladığını gördüm”

– Kumandan’ın Üstad’la tanışması?

Mevlüt Koç: –Onu biliyorum ama anlatmak da ne derece doğru olur bilmiyorum. Onu, hüngür hüngür ağlarken gören nadir insanlardan biri de benim. Kendisi hiçbir şeye şaşırmaz ama herkesi şaşırtırdı ya. Nereden nereye, bir de ortaklığımız oldu, şirket kurduk. Elektrik malzemeleri falan satıyorduk. Rahmetli Yusuf Özgülen de ortağımızdı. Üsküdar’da, buralarda bir yerdeydi. Rahmetli Üstad’ın kendisi hakkında yazdığı yazıyı o şirkette okudu. Sevinçten kendini tutamamacasına hüngür hüngür ağladığını da ilk görenlerden biri benim. Böylece tanıştılar. Arabası vardı Kumandan’ın. Üstadla birlikte sık sık Büyük Doğu’ ya giderlerdi. Ben hiç gitmedim rahmetli Üstad’a. Kumandan “götüreyim” dedi. Ben yine o başta da anlattığım ruhi saikler sebebiyle gidemedim. Gölge dergisini çıkardığımız dönemlerde rahmetli Üstad, Milli Gazete veya Yeni Devir’de yazıyordu.  Cağaloğlu’nda Üretmen Han var, oraya girer-çıkardı. Büyük Doğu da zaten bizim karşımızdaydı. Orada görürdüm Üstad’ı. Kumandan sık sık gidiyordu, görüşüyordu.

– Gölge dergisi dönemini biraz anlatabilir misiniz?

Mevlüt Koç:– Gölge’nin yazı işleri müdürü bendim. O zaman da birlikteydik. Sirkeci’de Free Shop vardı, orada çalışıyordu Kumandan. Dergide daha çok ben duruyordum. Hatta ona dair de bir hatıram var. Abonelik işleri o zamanlar mektupla olurdu. Parasını da içine koyarlardı zarfın öyle abone alırdık. İnsanların böyle bir harekete ne kadar aç olduklarını orada gördüm. Atatürk’ün izniyle kurulan Serbest Fırka’ ya, halkın teveccühü görülünce kapatılıyor ya, onu hatırlatıcı. Anadolu’nun her yerinden mektup geliyor Gölge dergisine abonelik için. Orada en canlı olarak hafızamda kalan Çamlıhemşin. Hiç duymadığım bir bölgeydi, o mektuplardan öğrendim. Onlar çok samimi insanlardı. Keşke o mektupları biriktirebilseydik, ama ne yazık ki düşünemedik. Üretmen Han’ın üstüne çıkardık, bir gösteri olduysa, pantolon, ayakkabı değiştirerek sadece ayakların göründüğü bir şekilde fotoğraflar çekerdik, onbinler yürüdü diye dergiye haber yapardık. Aslında yürüyen sadece birkaç kişiydi.

Daha sonra Gölge’nin yeri değişti. Solcuların da bir dergisi vardı, onlarla aynı kattaydık. Derginin ikinci döneminde okulla ilgili problemler mi oldu, mahkemelik mi oldu hatırlamıyorum, ben yazı işleri müdürü olamadım. Rahmetli Yusuf’tu yazı işleri müdürü. Bütün yük Kumandan’ın sırtında, hem sahibi, hem yazarı… Aslında 1970’ li yılların hem sol açısından, hem ülkücü kesim açısından, hem İslâmcı kesim açısından, yani İbda’nın dışındaki hareketler açısından, verimsiz itiş-kakışların yaşandığı yıllar olmaktan öte bir anlamı yoktur. Sol, militarizme dayanmayan bir sol olabileceğini hiç aklına getirmedi. Sürekli hep militarizme dayandı. Oradan destek gördü, Kemalizm’in fideliğinde büyüdü, ondan da destek alarak bugünlere geldi. O yılların tek tutarlı hareketi Büyük Doğu-İbda hareketiydi.

“Entellektüel dediklerimiz de entelektüel meraktan yoksun”

– Biz dergiye hazırlanırken bazı isimlere röportaj teklifinde bulunduk. “Biz çok hâkim değiliz, çok okumuş değiliz” şeklinde cevaplar aldık. Bazı önyargılarını aşamadıklarından filan bahsedenler oldu. Geçmişte de böyle miydi?

Mevlüt Koç: – Eskiden de böyleydi. Okuyan da okumadım diyebilirdi. Onu saklama ihtiyacı hissederdi. Ürküyorlardı yani. Abidin Dino anlatıyor: Mikelanj Zapata diye birine mektup yazıyor. Zapata’nın kim olduğu da bilinmiyor. Mikelanj mektubunda diyor ki, “ne zaman büyük bir ressam sun’î bir şey yapsa bu gerçektir, bir yerde de daha büyük bir gerçeklik yalana dönüşür…” Yani onların gözünde de şaşırtıcıydı Kumandan. Bu gerçekliği havsalalarının alacağı bir yapıları yoktu İslâmcı kesimin. Daha da kötüsü, entelektüel kesim vardı iyi-kötü. Ama entellektüel kesim dediğimiz adam da entelektüel meraktan yoksun. Entelektüel insan böyle olur mu?

Bu kadar yoksun bir insan olur mu? Entelektüel sadece bilme filan değil ki… Bildiğiyle amel eden insandır entelektüel. Yoksa eşek üzerindeki yükün ne kadar sahibiyse, sen de o kadar sahibisin. Ölçüleri alt alta sıralıyoruz ama o fikri zevk yok işte. O oluşmadığı zaman da, estetikten, güzelden payın olmuyor. Oysa estetik “zevk” temeline oturur. “İmân zevken idraktir” diyorsun. “İbadet sanattırAbdülkadir Geylani hazretleri söylüyor. “Sanat Allah’ı aramaktır” diyorsun. “İbadette az da olsa devamlı olanı makbuldür” değil mi? Niye? İbadetin devamlı olması önemli, çünkü ibadette devamlılık hayata bakışı değiştiren bir şey. İnsan her ibadetiyle bir eser vücuda getiriyor. Başta konuştuğumuz gibi, vücuda getirdiğin bu eserlerle peşinde olduğun hakikati ne kadar derinlikli ve incelikli birleştirebilirsen, ibadetin de o kadar makbul. Yoksa tabiatının hicabında kalan ibadet zevk hasıl etmez.

Estetik en önemli meselemiz diyor rahmetli Üstad. Boşuna söylemiyor ki bunu. Çünkü estetik bakış insana, bütün disiplinlerin en makbul taraflarını kendinde toplayan bir bakış veriyor. Müslümanın “Allah güzeldir, güzeli sever”, v.b. ölçülerden pay almamak gibi  bir lüksü yok ki. Müslüman kaba saba olmaz, hayatı yaşanılır kılacak. Hayatı yaşanılmaz kılan bir Müslüman olur mu?

Bu Fetö olaylarında filan, “taban masum” diyorlar. Aslında taban en suçlusu. Müslümanın ahmak olmak gibi bir hakkı yok ki. Melaneti, şirretliği, namussuzluğu, şerefsizliği yüzüne vurmuş bu adamın, bir Müslüman olarak bunun yüzündeki laneti görmüyorsan, nasıl olacak? Müslümanlığını sorgulaman lazım. 70 yıl, 80 yıl ömrün boyunca namaz kıldın, oruç tuttun ama gönlün hala damarlarında müslüman kanı dolaşanlardan yanaysa, elin onlara oy vermeye gidiyorsa, itikadını ciddi biçimde sorgulamalısın.

– “Fikri yaşamak, yaşamayı fikir bilmek” bunu ezbere konuşuyoruz da, Kumandan eserlerini soluk alıp vermesi gibi yaşıyordu. Bu “yaşamak” meselesi, sizin başta dediğiniz gibi hayata bakışımı değiştirdi dediniz ya, baktığımız zaman, eserler ya okunmuyor, ya dışyüzde kalınıyor. Bunu aşmanın yolu?

Mevlüt Koç – Büyük ruhlar, büyük müzisyenler, büyük sanatçılar, anlaşılmaktan ziyade, bütün bir ruh ile dinlenmelidir. Mesela Beethoven’ı dinliyorsun veya Dede Efendi’yi dinliyorsun, zihnim karışıyor anlamıyorum der misin? Kim anlatıyordu hatırlamıyorum. Bu Fransız sömürgelerinden birinde, askerler Fransız milli marşını çalıyorlar. Yerlilerden bir tanesi kendini yerden yere vuruyor. O marşın ondaki tesiri ne? Anlamadım derken bile mutlaka okuduğun zaman sende bir şeyler kalıyor zaten. Okumakla üretime geçmek ayrıdır. Okuduklarınla hafızanda kalanları birleştirebildiğin zaman önce okumuş sonra da anlamış olursun, üretime geçersin. Sende zihni referanslar oluşmaya başlar. Zihni referansların zenginliği nisbetinde de, farklı konulara sarkma şanın olur.

“İslâmî ölçülerin zevkine varmak lazım. Çünkü estetiğin üzerine oturduğu temel, zevk temeli üzerine oturuyor.”

– Anlamamak değil de bu okuduklarını meleke haline getirmek meselesi…

– Ben okumalarımda hep şuna şahid oldum: Batı’dan da, Doğu’dan da okumalarımda hep BD-İBDA’nın “doğrulayıcılık mihrakı” olduğuna şahitlik ederek geldim. Şimdi bunlar bizde pek anlaşılmıyor. Meselâ,  “Doğrunun olmadığı yerde güzel de yoktur” ölçüsü. Şimdi neden yoktur? Güzelin doğruya hakkedilmiş olması lazım. Nakşedilmiş olması lazım. Onun için yoktur. “Doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olmaz” diyor. Niye olmaz. Doğru düşünce ve doğru düşünce faaliyetinin kaynağı bir. Doğruyu bulduran hüküm, doğruyu yanlıştan ayırma hassasını da verir sana. Bunların birinden mahrumluk diğerinden de mahrumluk anlamına gelir. Bunlar birbiriyle içiçe geçmiş şeyler. Ben mesela başlarda hiç anlamamıştım. Oscar Wildezevk yeter” diyor. Ben de bunu kaba bir hedonizm olarak anlamıştım. Sonunda gördüm ki, hakikaten zevk yetiyor. Ben mesela büyük bir zevk alıyorum, sık sık da örnek veririm. Orijinaliyle okumaktan da büyük zevk alırım. “Ve kezalike neczil muhsinin”… “İşte biz Muhsinleri böyle ödüllendiririz.” Bundaki şiirsellik, ritim zevk vermiyor mu? Benim tüylerim diken diken oluyor. “Ya men yüzhirul cemile ve yesturul kabih”… “Ey güzellikleri ortaya çıkarıp kötülükleri örten Allah’ım”… Bunlar zevk vermiyorsa Müslümanım diyenin itikadını ciddi şekilde sorgulaması lazım.

– Bugünden sonra neler yapılabilir sizce?

Mevlüt Koç – Neyin yapılmayacağını söyleyeyim. 1970’lerin 80’lerin sol jargonuyla bu işin yürütülme şansı yok. Bu şekilde yürütürüm diyorsa insan, Türkiye’yi de dünyayı da okuyamıyor demektir. Sosyal medya, dünyada herşey birbiriyle ağ etkisiyle bağlantılı, içiçe geçmiş. Mutlak’a açlık duyan entelektüel insanların çıkması, fikri görünür kılması lazım. Bir fikrin yayılabilmesi için yapısal formlar, maddi taşıyıcılar gerekli. Ferdlerde davranış biçimi haline gelmesi gerekli. İbda’nın diliyle söylersek, “toplumun genel fikir çerçevesine kendi dünya görüşünü yerleştirmek”, “mümin gözde yuvalanması gereken nuru” “ temin edecek yapının bu yapı olduğu”nun anlaşılması gerekir.

Eğer kendi hazinemizin dilencisi gibi yaşamayacaksak, İbda Dil ve Diyalektiğinin mü’min gözlerde yuvalanması elzemdir. Çünkü içinde bulunduğumuz şartlardan başka türlü kurtulamayız. Bu oyun büyük, plan da şeytani. Öncelikle sunni unsurları bitiriyorlar. Saddam’ı onun için bitirdiler, Kaddafi’yi onun için bitirdiler, Mısır’ı onun için ayarladılar. Böyle yürüyor plan. Direnerek filan kurtulamayacağımız bir plan bu. “Zehri şifaya tahvil edici bünye” diyor ya Kumandan, o bünye de bu. Zira bünyelerimiz o hale geldi ki, içine aldığı şeyleri de zehirliyor. Bu badireden direnerek filan çıkamayız. Oyun büyük, plan da şeytani. Orta Doğu’ da iki devlet kaldı. Biri İran diğeri Türkiye. İkisini de bitirme derdindeler. İran sevgimden filan değil de, hakikati konuşmak lazım. İran’ı da bitirdikleri zaman sıra Türkiye’ye gelecek. O zaman Ortadoğu’daki gecekondu devletleri gibi, bir sürü devlet türeyecek. Dolayısıyla Batı’ya fatura çıkarırken İslâm âleminin de sadece Batı’ nın yanlışlıklarını alt alta sıralamaktan vazgeçip kendisine gelmesi, köklerine, aslî kaynaklarına dönmesi, kurtuluşunu bunlarda araması gerekir.

– Sizin Kumandan’dan son zamanlarında duyduğunuz işittiğiniz neler oldu?

Mevlüt Koç -Yani, başkanlık sistemine geçişle ilgili olarak, “Gerçekten ne yaptıklarını biliyorlar mı?” demişti. Pek böyle siyasî konulara girmiyordu cezaevinden çıktıktan sonra. Günlük siyasetle filan pek alâkadar değildi. Belki de, incilerini idraki kıt insanların önüne saçmaktan yorulmuştu, “Artık daha yapacağım bir şey yok” noktasında da olabilir yani. Söylediğinden değil de benim yorumum olarak söylüyorum.

– “Kumandan” hitabı nasıl ortaya çıktı?

Mevlüt Koç – Onun hikayesini de anlatayım. Bir gün arabasını satmış mıydı, tam hatırlamıyorum. Benim arabamla karşıya geçiyoruz. O zaman Koşuyolu’nda oturuyordu, yayınevine veya Sultanahmet’e götürüyordum. Herkeste de bir sıkıntı var. Ona nasıl hitap edeceğini bilmiyor kimse. Benim de sıkıntıda olduğumu gördü, sen de “ağabey” mi dersin, yoksa başka bir hitap tarzımı seçersin, tercihini yap dedi. Öyle bir sıkıntıdan doğdu. Aslında dostlarının, sevenlerinin bir saygı ifadesi olarak kullandıkları bir tabirdi.

-İbda’ya sanat ve estetik yönüyle muhatab olan gençlere neler tavsiye edersiniz?

Mevlüt Koç – İslâmî ölçülerin zevkine varmak lâzım. Çünkü estetik zevk temeline oturur, çok katlı bir yapı oluşur, bu çok katlılıktan damıtılanlardır zevk. Meselâ erken dönem İslâm sanatı eserlerindeki asaleti, orijinaliteyi geç dönem eserlerde bulamazsınız. Fakat bu zevk oluşmadığı zaman, İslâm’ ın evrensel mesajını Batılı formlar içinde değiştirerek yeniden üretmekle kalırsın. Çağımızda bu bakışı kırabilecek ve “zevk”i temin edebilecek tek yapı İbda’ dır.

“Modernleşmemiz Batı dışı bir modernleşme; İbdacılığımız da, İbda dışı bir İbdacılık”

– Kumandan’ın çizimlerinden bahsediyorduk röportaj öncesinde…

Mevlüt Koç – Onun çizimlerinde bir sadelik var. Fakat bu eseri zayıflatan değil, güçlendiren bir şey. Evet, İslâmi eserlerdeki o primitif derler ya, Paul Klee’dir onun temsilcisi, hatta kurucusu. İnsanın bakışının nasıl farklılaştığını veya İbda’yı özümseyip özümsemediğini insanların eline bir metin verip ölçebilirsiniz. İnsanın değeri zaten ilgi duyduğu şeylerin değeriyle ölçülür. Burada herkesin dikkatini çeken şey ölçü olabilir. Birbiriyle örtüşenlerin ruhları yakındır mesela. İbdacı bir gözle bakanın süzeceği şeyler farklıdır. Hatta buna dair şöyle derdi Kumandan: “Ben aramam, ben konarım.” Picasso da: “Ben aramam bulurum” diyor. Ama şimdi aramadan da olmaz. Tüm bulanlar arayanlardır çünkü. Sen de hemen Picasso olup, Kumandan olup “bulurum” filan dersen olmaz o iş. O bakış olmadan, o içselleştirilmeden, İslâmi estetiği yansıtan eser vermek, eser üretmek mümkün değildir. İslâmi olmaz yani o eserler. Ne kadar üretirsen üret…

– “Bir Başına” başlıklı yazınıza bağlı olarak, Kumandan’la ilgili sizde olan ama hiçbir zaman yazıya geçmemiş, pek çok şey var. Bunların bir şekilde toplanması tarihe intikal ettirilmesi çok önemli. Bu anlamda neler yapılabilir?

Mevlüt Koç – O bahsettiğiniz yazıda değinmiştim sanırım, her ânın tesbiti, aktarılması, anlatılması gerekir demiştim. Bizim daha önce konuştuğumuz gibi modernleşmemiz de Batı dışı bir modernleşme. İbdacılığımız da, İbda dışı bir ibdacılık. Her şey dışından oluyor nedense bizde. Çünkü devşirme bir kültür geleneğinden geldiğiniz zaman, biliminizin, sanatınızın, edebiyatınızın tüm kurucu unsurları da dışarısı oluyor. Dolayısıyla Marksizm de Kemalizm de, kendi toplumlarını en az yüzyıl geri bırakmıştır. Söylendiği gibi ilericilik filan değildirler yani. Niye bıraktı derseniz. Belki o Üçüncü Selim’den başlayan Batılılaşma süreci tabiî seyrinde gitseydi, Batılılaşacaksak bile Batılılaşmamız bundan çok daha iyi olurdu. Düşünsenize bir gecede toplumun hafızası sıfırlanıyor. Dehşet bir şey.

Kendi hazinemizin dilencisi konumuna düştük derken, kendi hazinemizi yeniden bulduracak görüş de bu: İbda. Bu görüşle bakmadığın zaman o bütüncül bakışı temin edemiyorsun. Temin edecek yapı bu yapı. “Olan”ı “Olması gereken”le kesiştiren yapı da bu yapı. Bunun dışındakilerin “olması gereken”in “olan”a uydurulduğu bir dinamik olmaktan öte bir anlamı yok.

Ben yaşı liyakate rütbe yapan ağabeylik konumuna hiç girmedim, sevmem de benimsemem de. Fakat çevrede görüyorum, ben bunca zamandır Kumandan’ın yanındayım, ondan hiç duymadığım, söylemediği şeyleri söylettirmeye çalışıyorlar, ondan korkuyorum. Tüm samimiyetimle söylüyorum, yazmadığı ve yüzüne karşı söylemediği hiçbir şeyi hiç kimse için söylemedi. Benim yanımda söylemedi, ben duymadım. Ailesini bilemem tabii ki. Şimdi bir sürü şey kulağıma geliyor veya internette mi dolaşıyor, oradan mı geliyor bilmiyorum. Öyle demiş, böyle demiş, münasip görme… On yıl önce cezaevinde işte bilmem ne demiş de böyle yapmamız lazım falan filan. Sonra anlıyorum ki dememiş. Ben kendimi referans gösteriyorum, kişiler hakkında bana söylemediği bir şeyi kimseye de söylememiştir.

– “Ölüm Odası” hakkında biraz konuşabilir miyiz? Biraz zorluyor tabiî olarak bu eser herkesi…

Mevlüt Koç – Tabiî ki, kendi söylediği şeydir zaten: “Dilimiz girift ve çetrefil” diye. Ölüm Odası’na dair benim görüşüm şu: Rönesans gibi, ani değişim dönemlerinde, bilgi de yeniden düzenleniyor. Kavramların içi farklı anlamlarla dolduruluyor. Yani aslî bağlamından koparılıyor. Aslî bağlamından koparılan bilgi de yıkıcıdır. Şimdi Ölüm Odası, “hadlere riayet” diye bir yazı da yazmıştım ona dair. Hakkın eşyaya koyduğu işaretler var. Onlara rastgele dokunup bozamazsınız. Ama bu bozuldu. Bunu yeniden bulduracak şeylerden biri de Ölüm Odası’dır. Boşuna değildir dil için söylediği; “deniz içi hayatı kurcalamak” diye. Dilde arkeolojik kazıyı yapıyor, bizim yitirdiğimiz şeyler anlamında. Onları yeniden, o hadleri yeniden yerine yerleştirebilmemizi temin etmeye çalışıyor. Ölüm Odası’na o gözle bakmak gerekir. İlk bakışta böyle alâkasız gibi görünen şeyler. Ama zaten sanat da odur. Şurada çiçek vardır, orada renk vardır, burada başka bir şey vardır. Birbirleriyle alakasız görünen unsurları bir araya getirebildiğin nisbette, aradığın hakikatle, işlediğin konuyu derinlikli ve incelikli birleştirebildiğin nisbette sanatın şartlarında uymuş oluyorsun. Benim Ölüm Odası’na bakışım bu şekildedir: Yani had aşılmıştır, aşılan haddi yeniden, asli bağlamından kopardığımız bilgiyi tekrar aslına irca etmek… Dilde arkeolojik kazıdır ve de çok zordur. Onlar arasında bir bağ kurabilmek çok zengin bir zihni referans gerektirir. O zihni referansın dışında da, zihni heyecan duymak, onu yaşamayı gerektirir. Bu heyecan yaşanmıyorsa zaten entelektüel meraktan da yoksunsun. Bir sürü dilci var. Hatta buna dair bir şey söyleyeyim. Michel Foucalt yazıyor, “Kelimeler Şeyler” isimli eserinde. Önemli bir kitaptır. Ölüm Odası’nın anlaşılmasına yardımcı olur o kitap okursanız. Helvetia’da diyor (İsviçre’nin eski adı), yılana Osy dersen yılan sözü anlar, kıpırdamaz. Hatta inanmıyorsanız, becerebilirseniz, bir parşömene yazıp yılana gösterin yüksek sesle söylendiğinde olduğu gibi yine hareketsiz kalır. Bunlardan zevk almak lazım dediğim şey, bunu çağrıştırdı. Amr bin As Hazretleri’ne sanıyorum Hazreti Ömer bir kağıda yazı yazıp veriyor. Susuzluk döneminde. Bunu Nil’e at diyor. Atıyor, Nil taşıyor. Bu sana zevk vermiyorsa zaten, ne estetikten ne İslâm’dan bahsedemezsin. O zevk oluşmamışsa. Yine anlattım, onun hastalığı döneminde Amr bin As hazretleri, “Beni mancınığa koyun kaleye atın” diyor. “Olur mu öyle şey” diyorlar. “Benim Mısır’a Vali olacağımı söyledi Peygamber” diyor. Mancınığa koyup kalenin içine fırlatmayı tehlikeli bulanlara bunu söylüyor. İmân budur… “İmân zevken idraktir.”

Bir de dehaların hayatında üç dönem olur. İlkinde gongu çalarlar. Bu bir eser olur bir teori olur vesaire. İkinci dönem, halka söyleyeceklerini söyleme dönemidir. Üçüncü dönem ise artık kendilerine ait bir dönemdir. Kendisi için yazar, çizer, eser verir. Gailelerden kurtulur. Mesela Batı’da Beethoven son yaptığı besteler hiç anlaşılmamıştır. Kimse dinlememiştir. Kendisi için yapmıştır çünkü onları.

Ben ölümünü kabullenemedim hâlâ. Dediğim gibi o iç monologlarım halen devam ediyor. Ama “Derdiğim çiçekler kimin içindi?”, mısraı aklıma gelince onunla paylaşamayacak olmanın hüznü tüm şevkimi kırıyor.

Şimdi tedaî etti onu da söyleyeyim. Ingmar Bergman, ünlü yönetmen. Bir yemek veriyor veya bir filmin galası gibi bir şey var. Çok heyecanlı ve mutlu. Bir ara bir terasa çıkıyor, aşağıda konser verecek orkestrayı seyrediyor. Yemekten sonraki hallerini görüyor, kimi geğiriyor, kimi ağzını siliyor filan, bir anda bütün mutluluğum uçtu gitti diyor. Halleriyle çalacakları müziğin ulviliğini bağdaştıramıyor.

S.Mirzabeyoğlu, mülkiyetine gıpta edilecek bir zenginlikle “öte”ye geçti, onu çok arayacağız. Allah rahmet etsin, mekânı cennet olsun.

– Amin. Çok teşekkür ederiz.

(Kaynak: Akademya dergisi, 3. Dönem 5. Sayı- Güz-Ekim 2018- Salih Mirzabeyoğlu Özel Sayısı)

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.