• BIST 94.896
  • Altın 279,407
  • Dolar 5,8598
  • Euro 6,5130
  • İstanbul 16 °C
  • Ankara 13 °C
  • Konya 14 °C
  • İzmir 18 °C

Mevlüt Koç; Gerçek yenilik ilâhidir!...

Mevlüt Koç; Gerçek yenilik ilâhidir!...
Olağanüstü hâdiseleri kestiremediğiniz zaman, tarihin seyrini de kestiremezsiniz. İbda Dil ve Diyalektiği’ne aktarılmış hâliyle söylersek...

Gerçek yenilik ilâhîdir...

Mevlüt Koç

Modern zamanlar; zamanın ve zaman mefhumunun idrakinde radikal bir dönüşümün yaşandığı, varlığını korumakla beraber, dinin artık belirleyici olmaktan çıktığı yeni bir dünyaya geçiştir. Bu geçiş süreciyle birlikte asırların birikimi hâlinde gelen kolektif şuur bozulacak, şuur hallerindeki durgunluk sabit fikre dönüşürken, siyasî, ahlâkî ve sosyal düzen de bilim ve akla dayandırılacaktır. Roland Barthess’in deyişiyle; “Dünyayı değerlendirme biçimimiz artık Eski ve Yeni zıdlığına dayalıdır.” ‘Eski’ler çeviri yoluyla moderne tahvil edilirken, farklı olan da sıradanlaştırılıp bildik olana taşınacaktır. Paul Valery, geçmişle kurulan bu farklı ilişkiyi “Eski Yunan, modern zamanların en güzel icadıdır” biçiminde değerlendirirken, Rimbaud, “Yeni çiçekler, yeni yıldızlar, yeni tonlar / ve yeni diller icad etmeyi denedim” diyecektir. Yeni Dünya’nın tarihçileri-sanatçıları, sürekli geri dönüşlerle Antik Yunan’a ve Roma’ya bağlanarak onları yeniden icad edeceklerdir. Ancak uzun zamandır, geçmiş bugünü aydınlatmıyor. Taklid edilecek model de kalmadı. Eski ile Yeni arasındaki kavga, farklı kriterler üzerinden devam ediyor. Geçmişin simgeleri, artık ne evreni yeniden düzenleyebiliyor, ne de üretim düşüncesinin pençesinde bir morfinman gibi kıvranan modern bireyin iç âlemini! Çünkü Batı yeniyi hep yanlış yerlerde aradı. “Allah her an bir şendedir” ve aranması gereken gerçek yenilik, sadece İlâhî olandır. Zihnimiz ise, her dem taze olan eskimez, pörsümez, solmaz yeniye; her şeyden münezzeh olan Mutlak Varlık’a dönüktür. Gerçek dehâ da hakikatin yaratılamayacağının bilinci içinde eşsiz, misilsiz, benzersiz olanı ortaya koyandır.

Batı kültüründe insanı harekete geçiren esas saik, maddedir. Ferd için önemli olan, bağlandığı şeyin hakikat olup olmaması değil, temin ettiği faydadır. İnsan kendi ürettiği şeyle harekete geçirilir. Asla ulaşamayacağı ot arabasının peşinden giden “İtalyan eşeği” misâli, kendisine hep asla ulaşamayacağı şeyler gösterilir. Ulaştıkları ise daha yeniyle kıyaslandığında değerini hemen yitirecek nesnelerdir. Eğer bu bir başarıysa, bu başarı amacına ulaşmak için her türlü aracı mubah gören, “Tanrı yoksa her şey mümkündür” anlayışının ürünü “Batı modeli”nin başarısıdır.

Tanrı’yı dünyadan tahliye eden zihniyet, yeniye sırf yeni olduğu için değer atfedilen bir dünyaya geçişte, siyasî iktidara da yeni bir kaynak bulmak zorundaydı. O da bula bula, ferdin maddî çıkarlarını müesses nizamın bekasına endeksleyen, “kuralları ben koyarım, istediğim zaman da kendi koyduğum kurallara uymayabilirim” mantığının ürünü olarak, temsilî sistemi buldu. Aslında bu model, seçmen kime oy verirse versin, seçmenlerin temsilinden çok, müesses nizama rızamızı gösteren bir düzenlemedir. Taban için önemli olan adam yerine konmak, nihaî belirleyici olduklarına inandırıldıkları bir zeminde kendilerini gösterebilmektir. Yönetenler için önemli olan şey ise, tek başına adam yerine konmayan bu parçacıklara azamî dikkati göstermek, onları fizikî bir güç konumuna yükseltmek, şahsî çıkarları genelin menfaatiymiş gibi sunmaktır. İradenin devrinin mümkün olup olmadığı meselesi bir yana, temsili sistemde, seçimle kurulacak dengenin genel iradeyi yansıttığını kabul etsek bile, temsilcilerin iradesinin temsil görevini yerine getirdikleri süre boyunca, yönetilenlerin ilk iradesiyle örtüşmeye devam edeceğinin hiçbir garantisi yoktur. Dolayısıyla, meşruiyetini Tanrı’da bulan siyasî iktidar düşüncesinden kesin bir kopuşun ifadesi olmaları hasebiyle, Başkanlık, Yarı Başkanlık ya da Parlamentarizmin farklılıkları görünüştedir; bu farklı görünüşün altında onları birbiriyle örtüştüren temel bir gerçeklik var… O da, siyasî iktidarın halkın eline geçmesine bir şekilde engel olmak, ekonomik iktidarı elinde bulunduran ayrıcalıklı kesimlerin tekelinde kalmasını sağlamak, yeni düzenlemeler yapılsa bile, bu düzenlemelerin, kapitalizmle içiçe geçmiş modernist devlet yapılarını değiştirmesine asla izin vermemektir. Dolayısıyla, her üç sistem de güçlüyü korumak, zayıfı ezmek üzerine kuruludur. Batı’nın yararına dünyanın “geri” kalanının zararına göre düzenlenmiş sistemlerdir.

“Temsilin” muhtemel biçimlerinden sadece birisinin, üstü örtülü bir biçimde, tek gerçekmiş gibi sunulduğu temsilî sistemde, siyasî kararların sorumluluğu görünüşte Başkan’a ya da Başbakan’a aittir. Gerçekte ise bu insanlar, özerk olarak tanımlanan mekanizmalar tarafından kuşatılmış, muktedir olmalarına asla müsaade edilmeyen kimselerdir. Aslında, kendilerine sorulmadan alınmış kararların uygulayıcısı konumundadırlar. Aslî kurucu unsur mevkiindekiler ise; sıradan insanların hakkında hiçbir şey bilmedikleri, incelikli bir sanat isteyen türlü dolaplarla ve hesaplarla ilgili kimselerdir. Paranın ve medyanın sahipleri de bunlardır. Bu gruplar; dünya ekonomisinin tüm sektörlerini uzaktan karışıklığa sürükleyebilir, iktidarları istedikleri gibi değiştirebilirler. Dolayısıyla bu ayrıcalıklı grupların aklını anlamadan kapitalizmi anlamak da mümkün değildir. Zira, kuralları koyanlar bunlardır. Ve “kuralları ben koyarım” demek, istediğim zaman bunlara uymayabilirim demekle eş anlamlıdır. Dolayısıyla sürekli akış içindeki hayat bunların koyduğu kurallardan taştıkça, yine bu kesimler tarafından, yeni formlar içinde, yeniden tanımlanacaktır. Bu kurgunun içinde Kuvvetler Ayrılığı prensibi sadece bir söylemden ibarettir. Montesquieu’ya atfedilir, ama Montesquieu böyle bir şey söylememiştir. Bu tanım birilerinin ona söylettiğidir. Monstesquieu’nün tüm muradı, yargının belli kesimlerin lehine özelleştirildiği bir vasatta, ruhban sınıfını ve asilleri kralın tasallutundan kurtarmaktır. Dolayısıyla, Tanrı’yı kendi yarattığı âlemden tahliye edip Tanrı rolüne soyunmak, âlemi yeniden yaratmak demektir ki, böyle bir düzende ne laiklikten söz edilebilir, ne de Kuvvetler Ayrılığı’ndan!.. Olsa olsa din ve dünya işlerinin tek elde toplanması, güçlerin birliğidir söz konusu olan…

Modern devletin, sivil toplum düşüncesinin içine ustaca gizlediği şiddet tehdidi ve tekelini görmeden, “demagojik aksesuar” kıvamında bir retorikle demokrasi güzellemeleri yakmak, dilimizden hiç düşürmediğimiz kavramlar hakkında, aslında ne kadar az şey bildiğimizi göstermesi bakımından, düpedüz ahmaklıktır! Birileri körü körüne alışkanlıklarının, içgüdülerinin, görüşlerinin peşinde demokrasiye medhiyeler düzse de, iç içe geçtiği düşüncelerden (liberalizm-laisizm-kapitalizm) kurtuldukça, demokrasideki dağılma da arttı; parçalara gösterilen dikkat yüzünden bütünün idaresi elden kaçtı. Bunun ceremesini de ferd ve toplum çekiyor. Demokrasi idealleriyle uygulamalarından doğan tüm sorunların faturası halka çıkarılıyor. Toplum sürekli değişen şartların, takip edilmesi gereken yolların, uyulması gereken usûllerin zorbalığı altında yaşamak zorunda kalıyor. Demokrasi idealleriyle uygulamalarından kaynaklanan çelişkilerden de anlıyoruz ki, demokrasinin ideal bir seviye belirtmesi, ancak radikalizmle mümkün… Ferdin, azınlık haklarının bu kadar ön plânda tutuluyor olması, öyle pek tesadüfî değil; demokrasinin oligarşiyle olan zımnî ilişkisinin bir ürünü. Velhâsıl, beslendiği tüm gıdayı kutsalla çarpışmasından alan demokrasi, tüm versiyonlarıyla birlikte bir kandırmacadan ibaret… İddia edildiği gibi bir özgürlükler rejimi olduğunu kabul etsek bile; kolonyalizmi, faşizmi, Darwinizm’i bu kadar içselleştirmiş bir halk ne kadar demokrat olabilir ki? Olamayacağının en bariz misâlini, neredeyse tüm Avrupa ülkelerinin Türkiye’deki referanduma karşı tutumlarında gördük. Bir kadın bakanımızın Hollanda’da maruz kaldığı “modern küstahlık”, öyle kolay kolay sindirilebilecek bir şey değil!.. Daha ilk fırtınada, o pek demokrat çevrelerin yüzündeki maske düştü. Yazmıştım: Faşizm, sadece Alman halkına has bir hususiyet değil, tüm Batı halklarına teşmil edilebilir bir özelliktir.

Türkiye’de yapısal sorunların anayasa yapmakla ya da sistem değişikliğine gitmekle çözülebileceği gibi yanlış bir kanaat var. Oysa ne Kanun-i Esasî ne de daha sonra yapılan, defalarca tadil edilen anayasalar yapısal hiçbir meselemizi çözemedi. Çözemediği gibi, iyi kötü oluşmuş dengeleri de bozdu. Türkiye, tarafların birbirlerini yitirdiği tuhaf bir diyalog ortamında, bir kere daha anayasa değişikliği için referanduma gidiyor. Sonuç “evet” çıkarsa, parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmiş olacak. Yani bu düzenleme ne yapısal sorunlarımızı çözecek, ne de muhalefetin dediği gibi rejimin sonunu getirecek. Ancak, parlamenter sistemden daha istikrarlı bir yönetim biçimi olacağı kanaatindeyim. Devletin tüm kurumları, iç ve dış ilişkileri yeniden yapılandırılacak. Kim bilir, böylelikle belki taklidden, taklidin yol açtığı his ve şahsiyet eksikliğinden kurtulur, kendi yolumuzu çizmeye başlayabiliriz. Nitekim Türkiye’nin kendisini Batı’nın yörüngesinde tutan çekim gücünden kurtulma emareleri göstermesi, modern haramileri ve efendilerinin ideolojisini devralan garbzede uşaklarını çıldırttı! Referandum, bizden çok Avrupa’nın sorunu hâline geldi. Ve mesele sadece Almanya ve Hollanda’yla sınırlı değil, yaşanan tüm bu hadiseler, projelendirilmiş bir plan dâhilinde gerçekleştiriliyor. Haçlı-Siyonist ittifakı İslâm’a savaş açmış durumda… Bu savaşın göbeğinde de Türkiye var! İslâm’a karşı mevzilenmiş şer güçlerin seferberlik ilânıyla karşı karşıyayız. Türkiye’yi ve İslâm dünyasını teslim alma girişimi büyüyerek ve genişleyerek devam edecek. Dolayısıyla, Türkiye yıllardır içinde bulunduğu bir türlü gerçekleşmeyen kof birlikteliklerden, sun’î süreçlerden bir an önce kurtulmalı, geleceğini kendi köklerinde aramalıdır.

Gündelik hayatta, verdiğimiz kararlarda belirleyici olan temel saik, “maruz kalma”dır. Maruz kaldığımız hadiselerin neticeleri kimi zaman mantığı iptal eder, yanlış kararlar veririz. İbda Dil ve Diyalektiği’ne aktarılmış hâliyle söylersek; “Halkın aklı gözündedir, halk gördüğüne inanır.” Çünkü zihni böyle çalışır ve hayal gücü kıttır. Anlatan, gösteren, ufkunu açan biri olmadan ne istediğini bilmez. Biliyorum zannı, sadece bir illüzyondur. Dolayısıyla, bizde yeni gerçekleşiyormuş izlenimi bırakan hâdiselerin tohumu, aslında yıllar önce atılmıştır. İnsanları harekete geçiren, hâdiselere aslî rengini veren müessir güç, mazinin bereketli toprakları üzerine, aslında yıllar önce serpilmiştir. Müslüman Anadolu insanında İslâmî-siyasî bir şuur oluştuysa, ilk kez kendisine doğru diye belletilen yanlışların açmazından, yersiz korkularının ezikliğinden kurtuluyorsa, bu müthiş bir zihniyet devrimidir! Yıllar önce, mazinin bereketli toprakları üzerine atılan tohumun meyveye durduğunun göstergesidir.

Olağanüstü hâdiseleri kestiremediğiniz zaman, tarihin seyrini de kestiremezsiniz.

Görünen o ki, yeni sistemin yeni yapıları kuruluyor. Eski yapılar ise (NATO-BM-AB, vs.) yıkılmak zorunda… Dünya malî ve siyasî güçleri arasında ise bir parçalanma var. Dünyadaki bu gidişatı ilk gören İngiltere oldu; Avrupa Birliği’nden ayrılıp, Amerika’nın yanında yer aldı. Fakat malî güçler ya da küresel merkez, Çin’in de desteğiyle, galiba Almanya’nın üzerine oynuyor. Saldırganlığı, şişinmesi boşuna değil… Bize gelince; üç tarafımız deniz, dört tarafımız da düşmanla çevrili… Buna rağmen, Türkiye doğru yolda, tarihî misyonunu kavramış görünüyor. Ve yüzyıllar var ki, büyük bir fikir dünyayı köklerinden sarsmadı. Şimdi sarsıyor! Çekilen sancılar, hissedilen sarsıntılar; Yeni Asr’ın Yeni Ruhu’na geçildiğinin habercisi.  Aylık Dergisi 151. Sayı, Nisan 2017

 

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.