• BIST 90.529
  • Altın 213,679
  • Dolar 5,3738
  • Euro 6,0725
  • İstanbul 15 °C
  • Ankara 9 °C
  • Konya 11 °C
  • İzmir 18 °C

Kusursuz cinayet... İlginç sorular?..

Eşkıya

 

Utanma ve doğruluktan nasibini almayan her insan toplum için bir belâ sayılmalı ve toplumdan "tecrit" edilmelidir!

-I-

Adam öyle bir söz söyledi ki, -düşünün- biz bile kendi aramızda “tevil etmekte” zorlanıyoruz.

Evet, biz bile kendi aramızda tevil etmekte zorlanıyoruz;

Düşünün bize, Şeriatın hakikatini öğreten o, tasavvufun hakikatini öğreten o, Şeriat ve tasavvufun birbirinden ayrı şeyler olmadığını öğreten o, bunları bir sistem bütünlüğü içinde temellendiren ve “her örgüsü tezatsız” bir ideolocya bütünlüğü içinde gösteren, ortaya koyan o…

O’nun sözü ile O’nu vurmaya kalkan da bu vaizden bozma cahil müteşeyyih… N’apıyorsun vaiz efendi? “Tasavvufun önemini”(!) anlatıyorum…”

Hadi ya!..

Diyoruz ya; “O’nun sözü ile onu vurmak” diye…

Adam öyle bir “yalan” söyledi ki;

Çileyle, direnişle, kavgayla, mücadeleyle, zaferle taçlanmış, kesintisiz 53 yıllık bir mücadeleyi ve 60 ciltlik külliyatı “bir cümle ile” devirdi, “etkisizleştirdi”… (Tabii ki böyle bir haltı yiyemez! Ama “niyetini”(!) açığa vurdu!)

Düşünün, bütün insanlığa “ideal” olacak-olan bir sistemi, bu ilkokul üçten terk cahil vaiz, bir tek cümle ile “etkisizleştirdi”, hani derler ya, “adam övüyor mu sövüyor mu anlamadık” diye…

Özellikle, sözü naklederkenki el hareketine ve yüz ifadesine –lütfen- dikkat!

Vaizden bozma cahil adam öyle bir söz söyledi ki, biz bile “tevil etmekte” zorlanıyoruz.

Dışımızdakilerin” hâlini, yeni gençlerin vaziyetini, mevzuyu kıyıdan köşeden takip edenlerin durumunu siz düşünün…

 

"Kusursuz cinayet..."

 

Öyle…

Sözü bu zır cahil mübarek(!)in naklettiği şekilde alırsak;

-“…. Lik’de hiçbir şey değil… Önemli olan tasavvuf…

(Sevgili okuyucularım, özellikle bu sözü naklederken, -size bir ayrıntı gibi gelebilir, ama çok önemli, işin ruhunu gösteren bir şey bu- el hareketine ve yüz ifadesine lütfen dikkat buyurun! Lütfen… Sanki öyle dememiş de, “…tir et B…….ği…” demiş, vaiz böyle naklediyor… Bunu sakın hafife almayın, bu bir “tablo…” Görmezden gelinemez. Bu “nakil şekli” mühim, aman ha aman!.. )

Vaizden bozma müteşeyyihin aktardığına göre; “O” böyle demiş… Vaiz diyor.

O zaman ne yapacaksın?..

Kitapları okumaya, anlamaya, anlatmaya, mücadeleye girmeye, onun destanını okuyama, onun destanını yazmaya vesaire gerek yok, geçireceksin başına takkeyi, alacaksın eline tesbihi; ver Allah’ım ver, ver Allah’ım ver… Arada bir başını kaldırıp; “Gidişaaaaat” diye siyasete filan da “yön vermeyi”(!) ihmal etmeyeceksin, arada bir “rical-ül gayb”la fingirdeşeceksin, yoksa kim bilir senin takke-tesbihle bu işleri idare ettiğini…

Adi herif!

Hani “ahmak adamın dostluğu” hikâyesini anlattık ya…

Durum tam olarak bu;

O’nun sözü ile O’nu vurmak…

Dediğim hadise…

Düşünün adam bir cümle ile, O’nun 53 yıllık mücadelesini ve 60 ciltlik külliyatını deviriyor(!), yerle yeksan ediyor, etkisizleştiriyor…

Biz de nezaketle uyarıyoruz; Bu tür “maskaralıklara” gerek yok, düzelt yaptığın bu salaklığı diye… Adam, “Ulan ne b.k yedim ben” diye düşüneceği ve düzelteceği yerde, daha da keskinleşiyor(!) En çok da bu keskinleşme sahnelerinde, mutfağa zor yetişiyorum, kusmak için! Ya sen nasıl bir şeysin mübarek(!) Durup durup adamı kusturuyorsun!

Dedim ya düşünün, biz bile bu sözü “tevil etmekte” zorlanıyoruz. Bir de dışımızdaki insanların durumunu düşünün?

Korkunç değil mi?

Tam, "kusursuz cinâyet" dedikleri böyle bir şey olsa gerek değil mi?

(Bık bık edenlere de bir uyarı yapayım; Hadi buyur tevil et bakalım… “Zahiren” mi, “bâtınen”(!) mi tevil edeceksin? Hangisinin önemli(!) olduğuna karar vereceksin. Hadi verdin, “geçmişi” ne yapacaksın?.. Bana hikâye anlatma, bana menkıbe anlatma…)

(Gerçi defteri önceden dürülmüş “çömezlerden” iki tanesi, şeyhin bu “yellenmesine” uygun “kafiye arayışına” girdiler ama, bu öyle bir iki “sandalye gıcırdatmakla” bulunabilecek cinsten kolay bir “kafiye” meselesi değil, takdir edersiniz ki…)

Esas olarak “tevili” çok zor bir söz bu…

(Bizim açımızdan bile zor, ama biz Allah’a şükür abdestimizden şüphemiz yok.)

Peki sözü nakleden müteşeyyih açısından bu sözün tevili nedir?

Şu “ayının dostluğu” hikâyesinde anlattığımız gibi;

Zahir açısından; vaiz diyor ki;

“Ben dinleneceğim, üzerime konan sinekleri kov” dedi diyor. Doğrudur.

Peki, vaiz ne yapıyor? “Öldürüyor…

Nasıl?

Gördüğünüz gibi… "Kusursuz" bir şekilde...

 

"İdeolojya Örgüsü zaten O'nun mihmandârı" ne demektir?

 

Bir de bunun, vaizin ağzından “tevilini”(!) dinleyelim birlikte;

“-Bunu söyleyen, Başyücelik Devleti diye kitap yazmış… İdeoloja Örgüsü zaten onun mihmandârı…”

Bu kadar diyebiliyor. Bu kadar.

(Dil bilgisi dersi; “İdeolojya Örgüsü” diye bir şey yoktur. Doğrusu İdeolocya Örgüsü’dür. İdeoloji Örgüsü diyebilirsiniz, ama “İdeolojya Örgüsü” diyemezsiniz, yok böyle bir şey.)

Peki; “İdeolojya Örgüsü zaten onun mihmândarı” ne demektir?

Mihmândar: Misafiri ağırlamakla görevli kimse.

Bu durumda, kim misâfir, kim ev sahibi, ağırlanan kim oluyor muhterem müteşeyyih kardeşim?

Böyle aptalca ve saçma “cümlelerle” bir şey söylediğini sanıyorsun değil mi, peki o dinleyenlerden biri de çıkıp sormuyor mu; Abi ‘İdeolojya Örgüsü onun mihmandârı zaten” ne demek?.. Mihmândar; Misafir ağırlayan olduğuna göre, Kumandan İdeoloja Örgüsü’nü mü misafir etmiş, İdeoloja Örgüsü Kumandan’ı mı ağırlamış oluyor?

 

Bunu anlatmaktan maksadı ne olabilir?

 

Neyse, meseleye dönelim…

Bu “vaizden bozma müteşeyyih” bunu niçin söylemiş olabilir?

Benim aklıma gelen bir ihtimal de şu;

Bu salak muhtemelen söylenen bu sözden hiçbirşey anlamamıştır. O yüzden, “salayım bu sözü ortaya, bakalım kim ne diyecek?” diye de düşünmüş olabilir…

Yoksa bu cahil mübarek(!) kardeşimiz, “tasavvufun önemini”(!) bilmez olur mu?

“Başyüceliğin” –hiçbirşey değil-olmadığını bilmez olur mu?..

Anlamamıştır…

O yüzden, (“Bu sözü ortaya salarsam, hem bana mevzu çıkar, postu güçlendiririz, hem de, burnunun üzerine konmuş sineği böylece öldürmüş oluruz Elhamdüllillah”…)

Bence böyle düşünmüş olması kuvvetle muhtemel…

 

Bir büyükten bir söz nakledeceğin zaman...

 

Gelelim meselenin öbür tarafına…

Evet, zerre kadar “tasavvuf kültürü” olan her hangi biri bile bilir ki;

Büyüklerin sözlerini öyle “oluruna getirip” kullanmamak gerekir.

Bir büyük sana bir konuda bir söz söylediği zaman şöyle düşüneceksin;

Bir: O ne söyledi?

İki: Ben ne anladım?

Üç: Onun söylediği ile benim anladığım arasında bir “uygunluk” söz konusu mu?

Dört: Asıl olarak neyi kasdetti?

Beş: Bunu söyleyerek, “Başyüceliğin” önemsizliğini mi, yoksa “tasavvufun önemini” mi vurgulamak istedi?

Altı: Asıl bunun dışında bir kasdı ve maksadı olabilir mi?

Yedi: Ben bu “kasdı ve maksadı” anlamamış olabilir miyim?

Sekiz: Ben bu sözü topluma bu şekilde –hiç anlamamış olarak-nakledersem, bu toplumda yanlış anlamalara sebeb olmaz mı? Eğer olursa, olacaksa, ben bu öküzlüğü niye yapıyorum?

Bunları önce kendine soracaksın… Üzerinde düşüneceksin? Daha doğrusu sorman ve üzerinde düşünmen gerekirdi!

(Büyükler, bulundukları hâl ve makam itirabiyle, bulundukları yerlerden bu ve benzeri sözleri söyleyebilirler, örnekleri de çoktur. Mesele bunun, “niçin ve hangi maksatla?”, böyle çirkin bir uslûp ve ifadeyle –nakleden tarafından-nakledildiğidir? Doğru cevab ve tevil bu noktadan yapılmalıdır... Kaldı ki az biraz “tasavvuf kültürü”ne malik olan biri, her sözün her yerde her zaman “söylenmeyeceğini” bilir… Madem söyledin, hadi “tevil et” bakalım! “İdeoloja Örgüsü onun mihmandarı zaten” demeyeceksin ama! Kaldı ki,"Ölçülerle ölçülerin nasıl tepelendiğine" yüzlerce örnek veren Kumandan'dır. Bu vaizin yaptığı, kelimenin tam anlamıyla, "kusursuz bir cinayet"tir... )

Bir uyarı:

Şimdi mübarek ve muhterem kardeşim, öncelikle, tövbeyi nâsuh ile tövbe edeceksin, sonra o saçmaladığın vaaz kasetlerini yayınladığın yerlerden kaldıracaksın! Sonra o elindeki kitabı usulca masanın üzerine bırakacak, takkeni ve tesbini alıp, şu kasetlerini bir kere daha dinleyecek ve kendi kendine soracaksın; "Ne anlatıyorum ben?"... Devamında, uygun bir ortama çekilip, Kumandan'ın bütün eserlerini en baştan itibaren, yeniden okuyacaksın, anlamadığın yerleri not alacaksın, bu şekilde en az üç sene, ders, çalışma, etüd yaptıktan sonra, kendini iyice bir kontrol ettikten sonra, eğer hala gerek görüyorsan, vaaz vermeye başlayabilirsin... Yani sadece "okuma yazma biliyorum" diye "âlim" olunmaz. Sadece okuma-yazma biliyorsun diye, "anlayacaksın" diye de bir şey olmaz! Bu hususlara özellikle dikkat edelim...

Yoksa, “Utanma ve doğruluktan nasibini almayan her insan gibi, toplum için bir belâ olmaya” devam edeceksin!

"Irkımızın yok olmasından korkan Zeus, bunun üzerine, Hermes' e sitelerde kural yerine geçmesi ve insanları dostluk bağlarıyla birbirine bağlaması için doğruluk ve utanmayı götürmesini söyledi. Sonra da şu yasayı koy benim adıma [dedi]: Utanma ve doğruluktan nasibini almayan her insan toplum için bir bela sayılacak ve öldürülecektir." (Platon, Protagoras, 322, c-d.)

Platon'un bu sözünü Şeriat çerçevesinde şöyle tevil edebiliriz;

Utanma ve doğruluktan nasibini almayan her insan toplum için  bir belâ sayılmalı ve toplumdan "tecrit" edilmelidir! Aksi takdirde bu insanlar, "bağlı olduklarını idda ettikleri", büyükleri, şehidleri bile bu şekilde yeniden yeniden "öldürebilmektedirler..."

 

-II-

İlginç sorular...

 

Pek muhterem ve mübarek vaiz kardeşim, eğer müsadeniz olursa size bazı sorular yöneltmek istiyorum. 

Özellikle belirtmem gerekir ki; tırnak içinde ve italik olarak yazılan sözler, sizin vaaz kasetlerinizden alınmadır, yani size ait sözlerdir...

Bunu hasseten belirtiyorum.

Bunlara cevap verip vermemekte özgürsünüz, ama eğer lütfeder de cevab verirseniz, -lütfen- menkıbe anlatmadan cevap vermenizi rica ediyorum...

Bir: "İman etmenin arefesindeyiz" ne demektir?

(Henüz "iman etmediğiniz" şeklinde -oldukça yanlış anlamaya müsait- bu sözden ne anlamamız gerekiyor?. Bir Müslüman böyle bir söz sarfedebilir mi, "iman" şüphe kaldırır mı? Durum "şüpheli" ise, birinden yardım istemeniz gerekmez mi?)

İki: Hasseten, kendi vaaz kasetlerinizi sonradan izliyor musunuz? Eğer izliyorsanız, karşınızda, "ehl-i tarîk, ehl-i tasavvuf"un ciddiyet ve vakarına uygun bir vatandaş mı görüyorsunuz, yoksa "baş olma hevesi" içinde kıvranan "kudurmuş-azgın bir nefs" mi görüyorsunuz? Bunu hulus-u kalb ile soruyorum...

Üç: Bir kardeşimizin nazikçe "maskaralığın lüzümu yok" uyarısı karşısında celallenip, "Biz burada kendimize konuşuyoruz" buyurmuşsunuz... Madem kendi kendinize konuşuyorsunuz, niçin videoya kaydedip youtube kanalında cümle âleme bu rezaleti izlettiriyorsunuz?..

Dört: İbda çizgisinde mücadele vermiş, bedel ödemiş, direnmiş, çile çekmiş insanların neredeyse tamamı için, "hurmalıkları için savaşan münafık Kuzman" örneğini nasıl bir ahlâk, vicdânla veriyor, hepsine bu "imâyı" nasıl yapabiliyorsunuz?.. Böyle konuşabilmek için bir insanın nasıl bir "şeytanî kibir" içinde olması gerekir?

Beş: Bir hareketin bütün bir geçmişini, mücadele tarihini, bu şekilde değerlendirmeye utanmıyor musunuz?

Altı: Nasıl bir âhlâk yoksunluğu ve vicdansızlık içindesiniz ki, herşeyi ama herşeyi kendi çapsızlığınıza indirgemekte hiçbir beis görmüyorsunuz?..

Yedi: "İstihbarat" dediğinizde, "istihbaratı" değil, yukarılarda ve berzahda dönen işleri anlamamız gerektiğini buyurmuşsunuz, "İstihbarat deyince MİT'i anlayanlara" da salak demişsiniz. Bunun bizim bilmediğimiz ayrı bir "hikmeti" olabilir mi?.. 

Sekiz: Sizi -arzettiğiniz büyük tehlikeden dolayı- dinlemeye, istihabarat toplamaya gelen yabancı servis ajanlarına zikir çektirdiğinizi ve "hayır işlediğinizi" kendi vaaz kasetinizde dinledim. Bir kâfire zikir çektirmek caiz midir?.. Hadi çektirdiniz diyelim, bundan ne gibi bir "hayır hasenat" umuyorsunuz ve dahi ne gibi bir sevab hâsıl olmuştur? Buradan "hasıl olan sevabı" kimlere dağıttınız?

Dokuz: Nâçizâne bendeniz, sizin patalojik bir vaka olduğunuzu, cinlenmiş olabileceğinizi, -birlikte gittiğimiz cinci hocanın size cinlenmiş olduğunuzu söylediğini hatırlar mısınız bilmem-düşünüyorum, acaba çarpılır mıyım?.

On: Vaazlarınızda, sürekli bir yerlerden, birilerinden haberler aldığınızı, yedi kat gökler ve berzâh âlemi ile "irtibat hâlinde" bulunduğunuzu, bazen açıkca, bazen "imâ yoluyla" beyân ediyorsunuz. Siz bu bilgileri, bizzat kendiniz mi ş'ediyorsunuz, yoksa "bağlı olduğunuz" -ve bizim gibi zavallıların asla bilemeyeceği- transandantal bir şebekeye mi mensupsunuz? Haberler ordan mı geliyor? Bilhassa bu sorunun cevabını çok merak ediyorum?

(Çünkü bizim bildiğimiz kadarıyla, Mahmud Efendi'de ve İsmail Ağa'da böyle, bu tür şeyler yok, e, e, İbda'da ve Kumandan'da yok. O hâlde, siz bu bizleri dumur eden "gaib bilgileri" nereden, kimden alıyorsunuz?... Eğer -aldığınız yerden açıklamanıza müsaaed edilirse-lütfen bizi mahrum bırakmayın! Kafamız karışıyor...)

Onbir: Sürekli, yukarılardan bir yerleden, berzahtan haber aldığınızı buyuruyorsunuz, böyle bir insanda biraz ağırlık, ciddiyet, nezâket, kibarlık, hilm, vekâr olması gerekmez mi? Küfür, hakaret, tehdit dilini "terk etmesi" gerekmez mi? Böyle bir insanın en azından yalan söylemeyi, hile hurda çevirmeyi, dedikodu ve fitneyi terk etmesi gerekmez mi?

Oniki: Yine son vaaz kasetinizde, sizi "Her cemaatin içindeki hergeleler temizlenecek" diye kükrerken izledim. Sadece kendi cemaatiniz içindeki hergeleleri temizleseniz de, başka cemaatlerin içişlerine karışmasanız olmaz mı? Bunun ciddi manada sıkıntı doğuracağını zannediyorum?. Bu görüşüme katılır mısınız? 

Bir kaç sorum daha olacak... Lütfen, müsaade buyurun, kaçmayın, onları da sorayım? Sevgili kardeşim, bir dakika, lütfen... Bir sorum daha...

 
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.