• BIST 98.415
  • Altın 277,449
  • Dolar 5,7824
  • Euro 6,4409
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 20 °C
  • Konya 19 °C
  • İzmir 22 °C

Gülşah Taşkent yazdı; Selâm sana ey kalbim...

Gülşah Taşkent yazdı; Selâm sana ey kalbim...
Sözü sohbeti unutmuş, susmuş insanlar…

Selâm sana ey kalbim...

 

-Bir mektubun hatırlattıkları-...

 

Gülşah Taşkent

 

Bir Mektubun Anlattıkları…

Selam sana ey kalbim, selam sana ey göğsüm, selam sana ey ruhum” diye başlamıştı mektup… Mürekkebin kokusu şimdiden burnunun direğini sızlatmaya yetmişti. Okudukça satırlardaki hasret, hüzün ve aşkı müşahede ediyor, aynı iştiyak hali kendinde de zuhur ediyordu.

“Zaman ve mekândan soyutlanmış bir âlemde, gönlümle gönlünü tavaf ederken; gözlerindeki yıldızlardan süzülen aşk hüzmelerine bakarak demleniyordum.

Devran, içimde senin aşkınla dönüyor. Yağmurlar senin için yağıyor, gündüz güneş, gece ay yüzünü görebilmem için doğuyor, rüzgârlar senin kokunu getirmek için esiyor, kalem senin için yazıyor, mürekkep senin için harflere dönüşüyor. Sahra’nın kumlarında eteklerim uçuşurken, çölde bir damla suya hasret muhtaç bir yolcu gibi hasretim sana…”

Böyle sesleniyordu mektubunda. Her satırdan adeta coşarak sel gibi taşan duyguların ağırlığına okurken bile dayanmak ne zordu. Kaç bin kelime okumuştu bu güne kadar. Hepsi mi aşk çağlardı, hepsi mi aşk kokardı. Yazıyordu işte... İnsanların, eline kalem kâğıt almayı çoktan unuttuğu bir dönemde yüreğinin sesini harflere döküyor, aşkını haykırıyordu.

Bir vecd halinde sonuna kadar okudu mektubu. Şükür ve sabır dileyerek yorgun gözlerini kapadı. Bugün okuduğu hikâye geldi aklına. “Bir kırlangıç Süleyman A.S.’ın tapınağının kubbesi üstünde uçarken, sevdiği bir dişi kırlangıca aşkını ilan eder. Süleyman Peygamber o anda oradadır. Kırlangıcın sesini işitir. Kırlangıç şöyle diyordu dişisine: “Senin aşkın beni öylesine sardı ki, eğer bana şu kubbeyi Süleyman’ın üzerine yık desen, hiç tereddütsüz yıkardım.

Bunun üzerine Süleyman Peygamber kuşu yanına çağırır ve ona “Az önce senden işittiğim o sözler neydi?” der. Kuş da ona “Ey Süleyman! Beni cezalandırmak için acele etme” diye karşılık verir. “Çünkü âşık öyle bir dille konuşur ki, o dili ancak deliler konuşur. Ben o kuşu seviyorum ve ona, senin işittiğin o sözleri söyledim. Çılgın âşıkların bir yolu bir yasası yoktur. Onların yolu aşk yoludur. Onlar aşk diliyle konuşurlar, ilim ve akıl diliyle değil” deyince, Süleyman Peygamber gülmeye başlar ve kuşa acır, onu cezalandırmaz ve serbest bırakır.

 İşte seven aşığın durumu da böyle değil miydi? Aşktaki samimiyetin ve sevgiye olan tam bağlılığın, görünüşte doğurduğu bu meczup halden ötürü âşık kınanabilir miydi? Âşıklar Aşkın boyunduruğu altında değiller miydi? Ne diyordu İbn Arabî, İlahi Aşk’ta: “Âşığın kalbi aşktan çılgına dönmelidir. Her baktığı yerde sevgilisinin yüzünü görmelidir.” Sonra aklına metroda, yolda, kafede, durakta gördüğü insanlar geldi. Hepsinin başı önüne eğik ve adeta ruhlarını hapsettikleri telefon ekranına bakan insanlar. Yaşlısı genci, büyüğü küçüğü sanal dünyanın esiri olmuş insanlar. Sözü sohbeti unutmuş, susmuş insanlar…

Vaktiyle Pir Sultan Abdal demişti “Âlem çiçek olsa arı ben olsam. Dost dilinden tatlı bal bulamadım.” Bir tatlı balı bulmak için bir dost gerekti de; o dostlar neredeydi hani? Kendimize ördüğümüz o sağlam kalelerin ardında her türlü duygudan uzaklaşmış, kesafet dolu hislerle taş duvarların ardında gökyüzünü arıyorduk. Aşkı zaten çoktan unutmuştuk. Kalbimizi ma’dum eylemiş, maddiyat uğruna nelerden vazgeçmiştik. Şimdi iki gönül bir araya geldiğinde nelerin pazarlığı yapılıyordu öyle Allah’ım? Düşündükçe nefesinin daraldığını hissetti adam. İşte bu zamanda adeta cennetten kanatlanıp gelen bu mektuplar onun nefes almasını sağlıyor, bu lâtif sözler yaralı ruhuna merhem gibi geliyordu.

Birden kulaklarına o çok sevdiği şarkının nağmeleri geldi. Ney ve kemanın eşsiz birleşimi… Yüzüne bir tebessüm yayıldı. “Seninle olunca ayaklarımın altına yıldızlar seriliyor” derdi mektuplarda. “Sonra ben o yıldızlardan köprüler yapıyorum, seninle el ele cennet bahçelerine gidiyoruz. Kevser’le gideriyoruz susuzluğumuzu. Gül kokularıyla mest oluyoruz. Gözlerine bakınca şükür sebebim olduğunu anlıyorum.” Hiç unutmuyordu bunları. Nasıl unutsun ki? Var mıydı böyle içten kelam edenler? Sosyal medya aşkları, random gülmeler, göstermelik beraberlikler, satılık duygular…

Ney sesi ne iyi gelirdi ruhuna. Gözleri kapalı koltukta otururken büyülendiği nağmelere bıraktı kendini. “Allah gecinden versin de ölsen bile sana mektup yazmaya devam edeceğim” demişti... Sözün bittiği yerdi işte orası. Ölümün bile ayırmaya gücü yetmeyeceği bir aşk! Rüya gibiydi sanki. Aşkın hârıyla ciğerini kebap eden, bir pervane misali kendini düşünmeden ateşe eden, mâşuğu uğruna canından, ömründen geçen gönüller… Kadere koşulsuz teslim oluşları, sabır, sebat, kanaat basamakları ve âhir ömürlerinde tek dileklerine kavuşabilme arzusu…

Tatili fırsat bilip, okuduğum satırlardan gönül haneme düşenleri paylaştım sizlerle bugün. Maddeden maneviyata açılan boyutta arınmak isteyenlere eşlik eder kim bilir…

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.