• BIST 108.038
  • Altın 273,793
  • Dolar 5,8051
  • Euro 6,4324
  • İstanbul 14 °C
  • Ankara 7 °C
  • Konya 8 °C
  • İzmir 14 °C

Gel bakalım ey fuzûli filozof seninle biraz 'felsefe' yapalım!

Şükrü  Sak

Gel bakalım ey tâlib -fuzûli filozof- seninle biraz 'felsefe' yapalım!

 

18875-002.jpg

 

-I-

Ben felsefeci değilim, hele 'filozof" hiç değilim, naçizâne gazeteciyim... Fakat, felsefeyi severim... E sen de kendini, "Türkiye'nin tek filozufu benim" diye tanımlamışsın. Seninle konuşmayacağız da kiminle konuşacağız ey sâlik...

Başlığa takılma; hani şu "fuzûli filozof" benzetmesine...

Aslında doğrudan "Mandıra filozofu" da diyebilirdim, fakat ondaki kalite beni biraz ürküttü açıkcası, adama haksızlık olmasın dedim! Neticede Mandıra filozofu "komedi" üretmeye, insanları "güldürmeye" çalışıyor! Senin gibi bir "iddiası" da yok! Hiiç öyle "kasılmıyorlar"da...

İslâmî değerler skalası üzerinden "değer üretmek" için yola çıkıp, düşük seviyeli bir "değer tanımaza"dönüşme gibi bir durumları da yok! Sanırım anlaşıldı, niye size Mandıra filozofu değil de "fuzûli filozof" diye hitap ettiğim ey tâlip?

-II-

Felsefe en basit ve yalın haliyle; soru sormakla başlar;

Ben kimim, nerden geldim, nereye gidiyorum, bu varlık nedir, ölüm nedir, hayat nedir, zaman nedir, mekân nedir, sanat nedir, hakikat nedir gibi…

Böyle başlar…

Devam eder;

Hayatın hakikati nedir, insanın hakikati nedir, varlığın hakikati nedir, varoluşun hakikati nedir, anlamı nedir?”…

Bunları Mirzabeyoğlu, “insana kendini doğrudan empoze eden temel meseleler” olarak formüle eder.

Yani, insan bu soruların “mutlak cevabını, doğru cevabını” aradığı-bulduğu-bildiği için değil, bu sorular insana kendini doğrudan dayattığı için bunlar “insana kendini empoze eden” temel meselelerdir.

Varolmak, varlığının şuurunda olmak, fanî olduğunu, ölümlü olduğunu bilmek, zamanın içinde olmak, sınırlı olmak, sonsuzluğu duymak insan “şuurunun” doğrudan muhatap olduğu meselelerdir…

Dediğimiz gibi, en basit haliyle felsefe de soru sormakla başlar… Her cevab başka bir soruyu da beraberinde getirir…

-III-

"Ben" bilgisi...

 

Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle, insanın hayatta ulaşabileceği en nihâi bilgi –kendini tanıması anlamında- “ben bilgisi”dir… O yüzden de İBDA dünya görüşünün, en temel aldığı “metaforlardan” biri, Mirzabeyoğlu’nun;

-“Ben kimim diye sormak ölüm nedir diye sormakla birdir” girişiyle başlar… Kendi düşünce-fikir sisteminin merkezine bu soruyu koyar bir bakıma...

“Ben kimim? diye sormak, ölüm nedir diye sormakla birdir… “Ben” . Bütün bir hayat, bu soruya cevap vermek üzere yaşadığımız hadiseler dizisinden ibaret!”

Mirzabeyoğlu'nun "İnsanın hayatta ulaşabileceği en nihaî bilgi “ben bilgisi”dir" tesbiti İslâm tefekkürüne -anahtar bir kavram olarak- yepyeni bir perspektif kazandırmıştır.… Bu “Nefsini bilen Rabbini bilir” ölçüsünün, düşünce formuna katılmış  bir tefsiridir aynı zamanda! (Ortalıkta “iddiacı” kılığında dolaşan karaktersiz düşüklerin–normalde insan olması gerekirken- niye bu kadar  karaktersiz ve düşük olduklarının cevabı da buradadır. Kendini bilmediği gibi, ötekini-başkasını da tanımaz! Kendi "ben"ine yabancılaştıkça insanlıktan ve İslâmlıktan çıktığının bile farkına varmaz!)

İşte Mirzabeyoğlu’nun bahsettiği bu “ben bilgisi” (hayat /ölüm, bunun etrafında döner, bu eksende mânâ kazanır veya "mânâsız"laşır...) felsefede farklı şekillerde, farklı kavramlarla ifade edilir, edilmeye çalışılır.

“Bilinç, öz bilinç, suje” gibi kavramlar, bizdeki, “nefs, ben, benlik” kavramlarına karşılık gelir. Felsefedeki karşılığı budur!

-IV-

"Ben... Malûm bir meçhûl... Meçhul bir malûm..."

 

Bu aynı zamanda “ben”in malûm bir “meçhul” olmasıyla da ilgilidir…

“Malûm bir meçhul” biraz tezatlı bir tanımlama gibi görülebilir… ("Bilinen bilinmez"...)  Fakat bütün hayat hakikati bu “malûm meçhûl” üzerinde döner durur… (Üstad'ın; "Bildim seni ey Rabbilinmez meşhur" mısraındaki ifâdenin, tefekkür planındaki açılımı da budur; "Ben... Rab... Bilinmez... -Ama- meşhur... Bu "malûm meçhûl-bilinen bilinmez);  Bir ağacı "bildiğimiz şekilde bilinseydi", -bir ağacı nasıl biliyorsak, o şekilde bilseydik-aramanın mevzusu olmazdı, anlamında... Ağaç'ı biliriz, o bir "bilinen"dir, (malûmdur) meçhul yönü yoktur.)

“İnsan nedir, hayatın hakikati nedir?” problemi, ister felsefi bir mesele olarak, ister dini bir mevzu olarak, bu “malûm meçhul” etrafında bir cevablar silsilesi, bir “arayış çilesi”nden ibarettir…

Bu “malûm meçhûl”ü Kayan Yıldız Sırrı isimli "Efsane-Şaheser" şiirinde, farklı bir şekilde ifade eder Kumandan Salih Mirzabeyoğlu:

Benim gölge âlemde kendisine kaybolmuş…

(Eğer insanın bu "kendine meçhûl" yönü, derinliği, sırrı, -her ne ise- o olmasaydı, her hangi bir "arayış ve hakikat" çabası da olmazdı muhtemelen... Bu, Kudsî Hadis'te; "Ben insanın en büyük sırrıyım, insan benim en büyük sırrım" olarak ifâde edilmiştir; İnsanın sırrı Allah, Allah'ın sırrı insan...)

"Benim gölge âlemde kendisine kaybolmuş..."

Gölge âlem?..

İslâm tasavvufunda bütün hakikatiyle izâh edildiği üzere bu âlem bir gölgedir. Mutlak Varlık’ın gölgesi… İnsan idrâki, “Mutlak’ı” kavramada sınırlıdır… “Mutlak’ı” duyar, sezer, bilir filân ama, onu “kavramada” daima “sınırlı”dır… Bu durum, “idrâkin aczi” olarak ifade edilir. Ve O’nu bilmede “sınır durum”dur bir bakıma…

Tasavvuf literatüründe Mutlak’a dair bilgi, “Marifetullah” olarak ifade edilen, “Allah bilgisi, Allah’ı bilme bilgisi” olarak kavramsallaşmıştır. Fakat bu “bilgi çeşidi” öyle “aklî” olarak, akıl kalıpları içinde öğretilebilen bir bilgi değildir. O bir “hâl”dir… Öyle bir “hâldir” ki, onu kelâm kalıpları içinde ifâde etmek imkânsızdır!Bunu dolaysız olarak;

Tasavvuf bir kaal değil, hâl işidir” diye bildirmişlerdir… Bu bilginin "yaşanan-tecrübe" ile ulaşılabilen hususiyetine işaretle...

Gel bakalım fuzûli filozof...

Mevzu her ân dağılabilir... Bu tehlikeyi göze alamayız. O sebebden, gel bakalım şöyle ey talip...

Sen daha Fatih Tezcan'ın Kemalizm eleştirilerine bile cevab verebilecek bir seviye tutturamamışken, nasıl oluyor da;

"1933’de Heidegger’in yaptığı hatayı yapmadım. Düşünme pratik siyaset gibi cazibeli “kuma”yı hikmetevi’ne sokmaz” gibi böyle afili cümleler kurabiliyorsun, kurmaya utanmıyorsun? Ayıp değil mi?

Hadi diyelim ki, "Buna çapım elvermiyor, benim gibi üçüncü sınıf bir ezberci, -hayatın ve ölümün hakikatine dair- ne söyleyebilir ki" diyemediğin için felsefe ve siyasetin kaçınılmaz bir şekilde kesiştiği noktayı, "kuma-hikmetevi" karşıtlığında(!) geçiştiriveriyorsun... Hadi diyelim ki bunu anladık.

Heidegger'in "yaptığı hatayı"(") yapmadın. Aynı Heidegger'in; -Yukarıda kısa bir izâhını yaptığımız şekilde, İslâm'ın derinlik buud olan tasavvufda hakikati ile yaşanan ve Salih Mirzabeyoğlu tarafından, İbda dünya görüşünün merkezine alınarak fikirleştirilmiş, "ölüm ve ben bilgisi, ben kimim diye sormak ölüm nedir diye sormakla birdir" meselesine, -hakikatine- felsefe yoluyla ulaşmış olmasını da mı görmedin? Yani, "yaptığı hatayı" yapmadın da, ulaştığı doğruya niye "ulaşamadın?" fikir keli, fuzûli filozof...

Sen otur şimdi, Heiddegger burada "hikmetevine kuma" mı getirmiş, yoksa senin üzerine mi, fazladan bir kuma daha getirmiş, onu düşün, anlamaya çalış! Tabii ki mecaz anlâmda, bu "kuma" şeysi...

Heidegger;

İlim hiç de zorunlu değildir!” der. Varoluş ilmî tecridlerden kurtulmakla gerçekleşir. Gelişmemiş bir şuur; kaygı, korku, kuşku, tedirginlik vesaire gibi insan kişiliğinin kalbî biçimleriyle gelişir ve insanın enfüsî varlığını meydana getirir.

İnsan her an ölümle karşı karşıya olduğunu duymalıdır. Çünkü ancak böylelikle ilimden, amaçlardan, ideallerden vesaire, (Heidegger bunlara varlığın putları der.) kurtulur ve her ânın değerini bilir."

Buradan da, yani "her ânın değerini bilir" ifadesinden de umarım, "vur patlasın çal oynasın" gibi bir mana çıkarmazsın!

Mirzabeyoğlu'nun "Ben kimim diye sormak ölüm nedir diye sormakla birdir" diye formüle ettiği ve İBDA dünya görüşünün merkezine aldığı bu hakikate, "felsefe yolundan" buraya kadar gelmiş Heidegger... Senin gibi "geyik yapsaydı" bu "derinliğe" erişebilir miydi, düşün fuzûli filozof?

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.