• BIST 115.748
  • Altın 391,772
  • Dolar 6,8651
  • Euro 7,7192
  • İstanbul 23 °C
  • Ankara 20 °C
  • Konya 23 °C
  • İzmir 27 °C

Fatih Tuğra Doruk yazdı; Büyük Kudüs Mitingi...

Fatih Tuğra Doruk yazdı; Büyük Kudüs Mitingi...
“Asrın Şizofrenisi Trump’ın ‘Yüzyılın Anlaşması’ adı altında pazarlamaya çalıştığı ucube harfler yığınına karşı çıkmak; imanımın gereğidir.” diye başlayayım.

Büyük Kudüs Mitingi

 

-İzlenimler...

 

“Asrın Şizofrenisi Trump’ın ‘Yüzyılın Anlaşması’ adı altında pazarlamaya çalıştığı ucube harfler yığınına karşı çıkmak; imanımın gereğidir.” diye başlayayım.

*

Bir şeyler yapmalı, anlatmalı; karşı olanların gücünü gözler önüne sererek anlaşmayı yapanları bir daha böyle bir anlaşmayı ağızlarına alamayacakları kadar korkutacak minvalde bir birliktelik sağlanmalı diye düşünürken, aynı dünya görüşüne mensup olduğumuz bir kardeş Büyük Kudüs Mitinginden bahsetmişti. O sohbete kadar haberimin olmadığı miting hakkında sordum: “Saadet mi düzenliyor?”

Bu güne kadar, Saadet Partisinin yapmış olduğu hiçbir etkinliğe katılmadım. Pişman da değilim. Peki ‘Büyük Kudüs Mitingine’ neden gittim? İçeriden analiz etmek için.

*

Milli Görüş hakkında bir dönem sıkı bir araştırma içerisine girmiştim. Milli Görüşün kurucusu Necmettin Erbakan üzerine yoğunlaşarak. Merhum Erbakan, tek başına bir partiymiş. Öyle ki Milli Görüş tarihi anlatılırken, Milli Nizam Partisi(17 Ocak 1970) ile başlatırlar bu siyasi süreci. Milli Selamet Partisi(11 Ekim 1972), Refah Partisi(19 Temmuz 1983), Fazilet Partisi(17 Aralık 1997) ve Saadet Partisi(20 Temmuz 2001) diye de devam ederler. Halbuki 12 Ekim 1969 tarihinde Konya’dan bağımsız Milletvekili olarak adaylığını açıklayan Erbakan, yaklaşık 23 bin oy alarak meclise girmeyi başarırken, Milli Görüşün ilk Partisi olarak kendi bağımsızlığını da ortaya koymuştu.

Tek olarak yola çıktığı bu süreçte, ‘Milli Görüş’ün tek adamı olmuştur, dersek yanlış olmaz sanırım.

Erbakan’ın davasında samimi olduğuna inanarak belirtmek isterim ki kendisinin açmış olduğu yol dışında ilerleyenlerin kesinlikle yanlış yolda olduğunu her daim belirten bir üslup çerçevesinde davrandığını da aynı inançla ifade ediyorum.

Çok detaya inmeden, kahir ekseriyetin de hâkim olduğu noktalar üzerinden açıklamaya devam edeyim.

Özellikle 1978-1979 yılları arasında tüm dünyada yankı bulan bir hadise ile İran’da köklü bir yönetim değişikliğine gidilerek, kuyumculuk nazarına hâkim olduklarını iddia edip hırdavatçılıktan öteye gidemeyen sapık bir zihniyet sözde İslam Devrimi yapmıştı.

Endülüs’ten ayırarak 1000 Yıllık Kadim medeniyet tarihimize baktığımızda bizi yükselten asıl gücün Hâkim-Hâdim ilişkisinde İslâmî konularda itidalde dahi itidalli davranmamızdan dolayı olduğunu idrak ediyoruz.

Hal böyleyken, nasıl olur da böyle bir köklü medeniyetin evlatları; böyle sapkın bir zihniyetin sözde İslam devrimini takdir ve tasdik noktasında ilerleyecek kadar bedbahtlığa düşmüş olabilir ki?

İBDA Mimarı Merhum Salih Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle:

“İslâm itikad arsasının ölçü ve ölçülendirmelerinin esası üzerine kurulabilecek İslâmî bir dünya görüşü, itikadî yamukluklar gözardı edildiği ve bellibaşlı nisbet beyânları yerine getirilmediği zaman vücut bulmaz... Güya İslâm adına çırpıştırılmış fikirlerden kurulu köpek kulübesi cinsinden uyduruk oluşumlar bir yana, kelimenin gerçek anlamıyla insan ve toplum meselelerini kuşatıcı İslâmî bir dünya görüşü, ancak “Ehl-i Sünnet” itikadıyla mümkündür…”

Mesele açık: ‘Kardeşler de çalışıyor...’ mantalitesiyle boşgörüyü hoşgörü olarak pazarlamaya çalışarak, cennete otostop çekme arayışında yeni bir “Ehl-i Sünnet” güncellemesini zihinlere aşılamak. Burada noktalayıp çok da kaşımak istemiyorum. Geçmiş ümmetlerin yaptıkları kendilerine, bizim yaptıklarımız kendimize...

Okuduklarımdan, dinlediklerimden, araştırdıklarından ve gördüklerimden yola çıkarak; 4 şahitlik kaidesini kalben ve aklen sağladığını düşündüğüm noktaları açıklarken yanlışlıkları hüsnüzan yaparak görmemezliğe kaçmayı doğru bulmuyorum.

İslamı; mevcut küresel sistemin bir çeşnisiymiş gibi sunmak ya da tenekeciye yere düşmüş altını izah noktasında hoşgörü nisbetince telkinde bulunmak, hâkim gücü değer olarak indirgemek değil midir?

Özellikle İran Devriminden sonra “Şii-Sünni arası ihtilaflar çıkmasın, biz müslümanız, kardeşiz...” kelamları adı altında her iki gruba da yanlış yaptıkları durumları ifade ederken, Devrim yanlısı bir ara politika izlediğini düşündüğüm ve üçüncü bir grup olarak birleştirici güç olarak temellendirilip kılcallaştırılamayan görüşü altın tepsi ile Anadolu’ya sunmayı başarmıştır Milli Görüş.

Onlara en çok sıkıntı ve zarar veren ‘Sol’ diye adlandırdığımız güruh ile ‘Vatan İçin’ bir araya gelme gibi düşünceyle çok defa dirsek temasında bulunduklarını da kimse inkâr edemeyeceği gibi tasdikleyecektir.

Şimdi geçelim Büyük Kudüs Mitingine...

Alana gelenleri şöyle bir süzünce, 2. Meclisin ‘Yok edilmesi gereken haşereler’ olarak tariflediği ‘Benden gördüğüm’ Müslümanlar dikkatimi celb etti. Kahir ekseriyeti 60 yaş üstü ihtiyarlar, azınlıkta gençler... İnançla, aşkla Filistin-Türk Bayrağı sallarken gözleri dolan bastonlu sakallılar... Son devrin İslam tozlarını üstünde barındıran, son nesil olarak düşündüğüm ve bu düşüncemden de korktuğum genç nesil... Anlatacak çok şey var ama içimi burkuyor. Dava samimiyeti bu meydandaki mozaik olsa gerek. Ancak yaşlıların dava tevessüllerine bakınca gençlerde hassasiyetin aynı ölçü ve idrakte kâvi olmadığı aşikâr...

Aslında Saadet Partisinin ‘bayraksız’ olarak düzenlediği ama her seferinde ‘Saadet Partisinin’ vurgulandığı bir miting oldu desem vebale girmem.

Tüm Siyasi Partilere davet gitmiş, gelenler gelmiş, keşke Ak Parti ve MHP de gelseymiş dediğim bir miting oldu desem kafaları biraz daha karıştırmış olurum sanırım. Ki istediğim de bu. Sular bulanmadan durulmazmış, derler.

14.00’da başlayacağı ilan edilen miting 15.45’de başladı. Yaklaşık olarak 1 Milyonluk bir kalabalık vardı Allahuâlem. Resmî rakamları bulamadım ancak alanda yapılan daha önceki miting sayılarıyla fotoğrafları kıyaslayarak belirtiyorum. Protokolün tam arkasında bir vatandaşın tuttuğu dev bir Saadet Partisi bayrağı dışında alanda siyasi bayrak görmedim ancak, program sunucusunun ve diğer Siyasi Parti yetkililerinin yapmış olduğu konuşmalarda sık sık ‘Teşekkür babında’ Saadet Partisini vurguladığına şahit olduğum bir miting oldu.

Mitingin açılış konuşmasını Saadet Partisi İstanbul İl Başkanı Abdullah Sevim yaptı. Konuşmasında beni gerçekten mutlu eden ve samimi gelen cümlesi: “Siyasi Parti amblemlerinin baskısından kurtulup bir olaraktan Kudüs uğrunda çalışmak olmalıdır ki başarıya erişelim.” oldu.

Sonra kürsüye İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu davet edildi. Dikkatimi çeken şu oldu ki bir grup genç ‘Mücahid Ekrem’ diyerekten yükselmeye başladı, bir grup da onlara güldü. Ancak şurası önemli husustur ki bizim tebessümle karşıladığımız dilden çıkan çoğu şey bir zaman sonra davranışlarımıza dönüşme aşamasına geçebiliyor. Neyse... İmamoğlu konuşurken, Kudüs’ün üç Semavi din için de kutsallığından bahsetti. Mazlum Filistin Halkı diye sık sık hitapta bulundu. “İslam’a hizmet etmiş payitaht İstanbul’dan ilk Kıblemiz Kudüs için bir haykırışta bulunuyoruz.” dedi. Konuşmasını gerçekten beğendim. En azından ‘Bizden olmayan bir zihniyetten gelmesine rağmen, kendi zihniyetinden bu kadar uzak cümleler barındırarak konuşma yapması” beni mutlu etti. Bir C.H.P.’linin yapacağı en İslam dolu hümanist konuşma bu kadar olur.

Ekrem İmamoğlu’ndan sonra Hamas Kudüs Sorumlusu Musa Akkari halkının selamlarıyla geldiğini belirterek Osmanlı Padişahlarından bahseden etkili bir konuşma yaptı. Özellikle Abdülhamid Han, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim üzerinde durdu. Bize, kendi tarihimizi anlattı desek yalan olmaz.

Temel Karamollaoğlu kürsüye çıkınca biraz daha dikkat kesilme gereği duydum. Partililerin attığı ‘Bilge Başkan’ sloganları arasında sade bir konuşma yaptı. D-8’e değindi. İslam İşbirliği Teşkilat hususunda Türkiye’nin dönem başkanı olduğuna dikkat çekti. Esasen en etkileyici cümlesi: “Biz bunları burada söylüyoruz ama biliyoruz ki yine kendimiz söyleyip kendimiz oynayacağız...” sözü oldu. Acı ama gerçek. Ne yazık ki bu konuda Karamollaoğlu ile aynı düşünceye sahibim desem yalan olmayacak. Aslında burayı uzun uzun açmak isterdim, anlatamayacağımdan değil de anlaşılamayacağımdan yazmıyorum. Allah; İslam âleminin yöneticilerine feraset kâviliği versin, arttırsın...

Belki de en çok beklediğim isim çıkınca, ‘acaba alandan biraz uzaklaşsam...’ diye bir düşünceye kapıldım. Sonrasında kafam önümde alanın içinde turlayarak ve dinleyicileri ara ara gözlemleyerek yürüdüm. Yaklaşık 10 dakikalık konuşmasının 7 dakikasını ansiklopedi okurmuş gibi hitap ederek geçirdi. Atatürk’e hiç değinmedi ve beni şaşırttı. Çünkü benim tanıdığım Kılıçdaroğlu kendi zihniyetinden tohumlar atmadan asla konuşmasını tamamlamaz... 6 Eylül 1980’de Konya’da İlk Kudüs mitingini düzenleyen Merhum Erbakan’a Allah’tan rahmet dilerken şunları ekledi: “O dönem milli görüş gençleri Filistin için çalışırken, bizim gençlerimiz de Deniz Gezmiş gibi, Filistin için çalışıyordu. Farklı görüşlerden olsak da aynı davaya hizmet etmiştik...” Tabi bu sırada alkışlar gırla... Ben hafif bir tebessümle gülüyorum... İmamoğlu kürsüye çıkınca ‘Mücahit Ekrem’ diye slogan atan grup bu sefer de ‘Mücahit Kemal’ diye de slogan atacak mı diye düşünürken vallahi de atmazlar mı? Bu sefer kahkahayı bastım... Önden de birkaç dede bana bakıp: “Bunlara güven olmaz evladım, bunlar değil miydi kendi zihniyetleri uğruna bizi kevgire çeviren... Yine de birlik olmak lazım... Sen kahkaha atıyorsun, benim için yanıyor. Burada olmaması gerekenler burada... Ahhh! Merhum Erbakan, kurban olayım...

Dede iyi noktaya parmak bastı... Latife ederek dedim ki: “Dede belki Kılıçdaroğlu bu konuşmadan sonra Saadet Partisinin rozetini takar göğsüne ha?

Onun taktığı rozet bizi yakar be oğlum...” dedi.

Acaba kalabalık içinde bu dede kadar kaç kişi vardı? Tüm ihtiyarların aynı görüşte olduğu yönünde bir hüsn-ü zannım var ama orta yaşlı-genç kesim için aynısını düşünmüyorum. Onlar o sırada ‘Büyük Saadet Partisi Birleştirici Güç’ diye hevalarını tatmin noktasındaydı.

Neyse... Kemal Kılıçdaroğlu tabi Saadet’e yine teşekkürler, Temel Bey’e saygılar diye diye, Kendi çıkardığı, İslamdan çaldığı, ‘Hak-Hukuk-Adalet’ sloganını 3-4 kere tekrarladı. Necis fikriyatını insanlık adına geldiği yerde tohumlamaktan geri durmadı. Sanki onun zihniyeti değil miydi? Anıtkabir’de toplanıp da: “Atam kalk! Senin kurduğun ülkende Erbakan’ın partisi başörtülü insanları üniversitelere sokmaya çalışıyor!” diye ağıt yakan... Ağlama duvarı misalinde olduğu gibi günah çıkaranlara benzettiğim tiplemeler; şimdi İslam ağzıyla kendi fikirlerini bizlere pazarlamaya çalışıyor. Sizin Milli Şefiniz İsrail Bayrağını sallayarak tanıdı o işgalci terör devletinin kuruluşunu... Neyse. “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletten geri koymasın...” Bir delikten iki kere ısırılmamak lazım, diyerekten sonlandıracağım Kemal beyin konuşmasını...

“Firavunun zulmü varsa inananların Musa’sı var! Hepimiz birer Musa’yız!” dedi...

Ve beni bir kez daha şaşırttı...

Geçelim son dinlediğim konuşmaya... 26. Dönem T.C. Başbakanı ve Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu çıktı kürsüye... Tam o çıkınca alandan ayrılmaya başladı insanlar... Saat 16.35 falan... Tüm siyasi başkanlar kürsüden konuşurken, o mikrofonu eline aldı ve sahnede yürüyerek halka hitap etti, Ak Kadroları överken, bu kutlu harekete zeval getirtmemek için hiçbir faninin vazgeçemeyeceği tüm makamları elinin tersiyle itmeye şerefi üzerine yemin eden adam... Kemal Kılıçdaroğlu konuşurken bile bir nebze samimiyet alır gibi olmuştum. Davutoğlu’ndan hiç alamadım, Allah biliyor ya... Davutoğlu konuşurken tek bir cümleyi not aldım. O da benim için önemli bir husustu çünkü.

Miting sırasında Ayasofya’dan bahseden tek siyasi Ahmet Davutoğlu oldu ve dedi ki: “Allah göstermesin, İstanbul işgal edilse, Ayasofya, Sultanahmet kapatılsa ve bize yaşayın işte denilse, yaşamanın ne anlamı kalır? İşte Filistin’in başına gelen budur...” dedi. Ayasofya hâlâ işgal altında zaten Sayın Ahmet bey...

Bu cümleden sonra miting alanını terkettim zaten... Eve gitmek üzere...

Şöyle bir düşündüm...

*

Eskiden Saadet burada miting yaparken Belediye tuvaletlerindeki sular kapatılır, otobüsler için park alanı tahsis ettirilmezken, Yeni İBB Başkanı her türlü kolaylığı sağlamış. Bu güzel bir şey. Bunu da ayrıca paylaşmak istedim...

*

Acaba diyorum. Kudüs bir perde mi gözlerimizde? Bunun Türkiye ayağını yönetmek için birileri mi seçildi?

Yoksa 1 Şubat 2019’da Büyük Ayasofya mitingi yapmak için yola çıkan bizlere ‘Henüz vakti değil!’ diyenler; Kudüs hizmetkârlığı yapıyor ya... İçime dokunuyor. Ben mi nefs yapıyorum bilmiyorum.

Sadece birkaç şey ekleyerek gözlemlerimi aktardığım yazımı sonlandırmak istiyorum:

* Filistin için harekete geçen Sol zihniyet, İslam hassasiyeti içinde değildiler. Amaçları da Müslüman Kudüs değildi. İsrail, bazı Yahudiler için bile aşikâr ki zalim idi ve de hâlâ zalim.

* Daha düne kadar Merhum İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nu İslam İnkılâp ve İhtilalini gerçekleştirecek diye korkarak; hapse mahkûm eden çürük, vebalı, ucube zihniyet; şimdi Kudüs Hizmetkârlığına savunarak gözümüzü boyamaya sakın kalkmasın...

* Halep Şehidi Merhum Abdülkadir Salih diyordu ya: “A.B.D. Suriye’ye girerse, Esad’la savaşmayı bırakır, önce A.B.D. İle savaşırız.” İşte Filistin meselesi bu. İsraille savaşırken, C.H.P. Zihniyeti bize destek olduğunu iddia ederek yanımıza gelirse, önce o zihniyetle savaşırız.

* Kudüs edebiyatı bu ülkede kazanır. Bunu herkes görmüştür. C.H.P. argüman değişikliği dışında iktidar haritası görememekte olduğundan adaptasyon sürecindedir. Yanı başındaki Ayasofya için bir şey yapmayan ya da yapamayanlardan Kudüs için bir şey beklemek ahmaklıktır.

* Mitinge katılan, dedelerin ve ninelerin samimiyetlerine kefilim. Sadece samimiyetlerinin kullanıldığına eminim. Yine de Allah rızası için dinlemeye ve bir şeyler yapmak için çabalayarak taraf olup meydana inenlerden Allah razı olsun. Vebal almaktan Allah’a sığınırım.

* 'Hiraeth' tamamen çevrilemeyen, yalnızca "bir şeyi kaçırmak" veya "eksik evi" demek olmaktan öte bir kelimedir. Artık var olamayacakları için vatan hasreti de dâhil olmak üzere, bir zamanın, bir dönemin veya bir insanın eksikliğinin anlamı anlamına gelir. İçimizdeki Hiraeth; Büyük Kudüs Mitinginin aktörleri ile giderilmesi imkânsız bir ölçüdedir.

*

Son olarak 9 Şubat’ın benim için önemi Dostoyevski’nin ölüm yıldönümü olması açısından bir başka anlamlıdır ki onun sözlerini gerçekten beğenip, kafama kazımışımdır. İki sözünü naklederek bitirmek istiyorum:

  • Dünyanın en zor hissi; kendini ait hissetmediğin bir yerde bulunma zorunluluğudur.
  • Eğer kirli bir ırmağı içine alıyorsan, bozulmadan kalabilmen için deniz olmalısın.

 

Fatih Tuğra Doruk

 

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.