• BIST 2.443,77
  • Altın 975.604
  • Dolar 16.7259
  • Euro 17.4609
  • İstanbul 27 °C
  • Ankara 22 °C
  • Konya 23 °C
  • İzmir 31 °C

Burak Çileli: Salih Mirzabeyoğlu ve Yeni Fizik -I-

Burak Çileli: Salih Mirzabeyoğlu ve Yeni Fizik -I-
Gazeteci Yazar Burak Çileli'nin Ankara'da, "Salih Mirzabeyoğlu ve Yeni Fizik" başlıklı konferansının birinci bölümü...

 

Salih Mirzabeyoğlu ve Yeni Fizik...

Burak Çileli

burak-uc.jpg

Esselâmu Aleyküm, hoş geldiniz… İstanbul Büyük Doğu Fikir Ocakları olarak Ankara Büyük Doğu Fikir Ocakları’nın organizasyonuyla buraya geldik. “Salih Mirzabeyoğlu ve Yeni Fizik” başlığını seçtik ancak ben fizikçi değilim. Zaten konumuz yeni fizik teorilerinin tekrarı da olmayacak. Bu mevzuun Salih Mirzabeyoğlu ve İBDA ile alâkasına, Mirzabeyoğlu’nun bu mevzuya niçin el attığına değinmeyi düşünüyorum bu konuşmamda.

İBDA fikriyatı müstakil bir fikir sistemi değildir; Büyük Doğu fikriyatının devamı mahiyetinde ve onun üzerinde yükselir. Bazı karakteristik özellikleri bakımından da Büyük Doğu’dan farklıdır. Necip Fazıl’ın kitaplarını okuduğunu söyleyen birçok kimse, İBDA fikriyatına, “anlaşılmaz” bulduğu için soğuk bakar. Bu bakımdan öncelikle İBDA fikriyatının karakteristik özelliklerinden bahsetmek istiyorum.

Büyük Doğu-İBDA, Nakşî tasavvuf geleneğinden payı olan bir fikir sistemidir.

Büyük Doğu-İBDA, Nakşî tasavvuf geleneğinden payı olan bir fikir sistemidir. Zâhiri ve bâtınıyla bir bütündür. Bizim Necip Fazıl’ı ve onun Büyük Doğu sistemini nitelerkenki bakış açımız, piyasadaki algıdan biraz farklıdır. Necip Fazıl veya Büyük Doğu uzmanı olarak kendini takdim eden veya takdim edilen birçok kimsenin, gerek Necip Fazıl’ı gerekse Büyük Doğu fikriyatını vasıflandırmasına kıyasla Salih Mirzabeyoğlu’nun Büyük Doğu’yu vasıflandırması biraz farklıdır.

"İBDA'sız Büyük Doğuculuk"

İslâm büyükleri iki ana kola ayrılır; bunlardan “zâhir hissesiyle bâtında tecelli edenler”, velilerdir. İkincisi, “bâtın hissesiyle zâhirde tecelli edenler” ki, bunlar da müçtehidlerdir, fâkihlerdir, bir de mütefekkirlerdir. Necip Fazıl’dan bahsedilirken, genellikle onun bâtından hissesinin olduğu ya bilinmez veya göz ardı edilir yahut inkâr edilir. Yani Seyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinden ders almış bir kişi olarak, aslında o bâtın yolunun, zahir yönü ağırlık kazanmış olarak devamcısıdır. İbda’nın, Necip Fazıl’ı ve Büyük Doğu’sunu vasıflandırışı böyledir. Yani Seyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin nefesine mihrak bir zattır; Onun bulutların üstündeki makamından almış olduğu bâtın nefesini, o nefese mazhar olmuş bir mütefekkir sıfatıyla, bir fikir sistemi olarak, bir medeniyet projesi hâlinde toprak seviyesine indirmiştir. Aynı şekilde bu silsile Salih Mirzabeyoğlu ile devam ediyor. O da bâtın hissesiyle zahirde tecelli etmiş bir mütefekkirdir. Bu mânâda Büyük Doğu’nun pratiğini temsil etmektedir. Meselâ “Sokrat’a nisbetle Eflatun” alegorisini kullanır Mirzabeyoğlu; “Sokrat’a nisbetle Eflatun neyse, Necip Fazıl’a nisbetle ben de oyum” der. Bunu Batı Tefekkürü argümanlarına aşina olanlar için söyler. Marksistlere misâl verirken de, “Marks teorisyendir, Lenin de Marks’a nisbetle pratiğin teorisini ortaya koymuş kişidir. Necip Fazıl’la benim aramdaki nisbet, Marks’a nisbetle Lenin gibidir. Ben de Büyük Doğu’nun pratiğinin teorisini ortaya koymuş bir ideologum” der. O yüzden de, “Necip Fazıl çok büyük bir insandı” diyerek böyle kuru sıkı güzellemeler yapan ama mevcut statükonun devam etmesini arzu edenler, bu övgülerini yaparken sıra Salih Mirzabeyoğlu’na gelince, statükoculuklarından dolayı ondan pek hazzetmezler. Salih Mirzabeyoğlu’nun diline nüfuz edemediği yahut onun fikir sisteminden yeteri kadar haberdar olamadığı için uzak duranları kasdetmiyorum. Kemalistlerin hâkimiyeti döneminde, düzenin politikası olarak “Salih Mirzabeyoğlu’suz Necip Fazılcılık” yahut “İBDA’sız Büyük Doğuculuk”, sistematik bir biçimde uygulanmıştır. Bunlar geride kalmaya başladı Allah’ın izniyle.

telegram-kitabi.png

Daha çok, Salih Mirzabeyoğlu ve onun fikir sistemi üzerinde durmak istiyorum. Salih Mirzabeyoğlu, fikir sistemini, biri Batı tefekkürü diğeri de İslâm tasavvufu olmak üzere iki kanat arasında inşa etmiştir.

Bir İslâm büyüğü, mütefekkiri, ideologu, niçin Batı Tefekkürüne ait kavramları kullanma ihtiyacı hissediyor? Bunu Salih Mirzabeyoğlu, “aşina olunan kalıplar üzerinden aşina olunmayan mânâları fışkırtıyorum” diyerek açıklar. Meselâ 50 yaşına kadar marksist olarak yaşamış bir iktisat profesörü düşünün. Arvasî Hazretlerinin, “bir şeyin yanlışı müntehasında-nihayetinde belli olur” sözü vechile, o kişi kendi iktisatçı kariyerini 50 yaşına kadar sürdürdükten sonra, inandığı ideolojinin aslında kof olduğunu fark edip İslâm’ı inceleme ihtiyacı hissediyor. Çünkü marksizmi doğuran şartlar var. Biz, dışımızdaki görüşleri reddederken, onların hangi ihtiyaca binaen doğduklarını, o ihtiyacı da reddediyor değiliz. Batı tefekkürünü komple reddediyoruz ama Batılı felsefî sistemler ve ideolojiler, bir devre ve coğrafyaya kendini empoze eden problemlere cevap arayışı içinde doğmuşlardır. Biz bu problemleri ve ihtiyaçları inkâr etmiyoruz tabiî ki de! O problemlere verilen cevapların yanlış olduğunu söylüyoruz. İşte bu bakımdan o 50 yaşına gelmiş iktisatçı, İslâm’ı özellikle kendi branşı açısından incelemek istiyor. “İslâm’ın ‘ekonomi politiği’ nasıldır?”, bunu merak ediyor diyelim. Bu kişinin önüne o yaştan sonra tefsirleri, Hadis kaynaklarını, fıkıh kaynaklarını yığıyorlar. Şu yanda, bütün bir kariyer hayatı boyunca kavram çatısıyla, terminolojisiyle, hayatı ele alış açısıyla Batı formasyonunda bambaşka bir dil ve o dilde eğitim görmüş bir kişi, bu yanda da bambaşka bir dil ve üslûp… Batı formasyonunda eğitim görüp o dile şartlanmış bir kimsenin, o yaştan sonra klasik İslâm kaynaklarından derinliğine ciddi anlamda devşirebileceği fazla bir şey yoktur. Akademisyenler de bugün hep söylerler ya, branşlaşma, terimsel farklılığın da içinde bulunduğu problemlerden dolayı bütünlüğün aleyhine gelişiyor, parçalanma meydana geliyor. Dolayısıyla da disiplinler arası geçiş kalmadı, derler. Hattâ bunu ilahiyat için dahi söylerler; Hadis konusunda ihtisas yapmış bir profesör ile tefsir konusunda ihtisas yapmış bir profesör dahi bir araya geldiği zaman birbirinin dilinden anlamayıp kavga ediyorlar diye. Salih Mirzabeyoğlu’nun, problemlere İslâmî cevap noktasında niçin Batı tefekkürüne ait klişeleri kullandığını anlatabildim sanırım. Hattâ uç bir örnek dahi verebilirim; Yahudilik ve Hristiyanlık teolojisinde kendini iyi derecede yetiştirmiş bir papaz bile, İslâm’ı incelemeye kalktığında, Büyük Doğu-İBDA külliyatını rahatlıkla anlar ve kafasındaki sorulara cevap bulur. Çünkü Batı Tefekkürü, Necip Fazıl’ın formülasyonuyla üç sacayağı üzerine kuruludur; Yunan aklı, Roma nizamı ve Hıristiyan ahlâkı. Batı düşüncesi aslında bu üçünün sentezidir. Meselâ Marksizm ateist bir ideolojidir deniyor. Yok öyle bir şey! Tarihsel materyalizm, İncil’deki eskatoloji-ahir zamancı görüşün, yani Hıristiyan tarih felsefesinin materyalist bir yorumudur aslında. Hattâ Batılılar bizzat kendileri, “bizim ateistimiz de hıristiyandır” diyerek bunu itiraf ederler. Hıristiyan bakış açısının, Hıristiyan algısının ateist felsefelere bile ne kadar sindiğini, derinlemesine incelediğiniz takdirde görebilirsiniz kısacası. Salih Mirzabeyoğlu, Batı tefekkürüne el atış üslûbunu, “kilise taşlarından cami yapmak” biçiminde de izah eder. Niçin tabiattan aldığı taşlarla cami yapmıyor da kilise taşlarını kullanmayı tercih ediyor, bunun cevabını az önce verdik; “aşina olunan kalıplar üzerinden aşina olunmayan mânâların fışkırtılması”… Tabiî evvelâ o kalıplara aşina olunması gerekiyor. Çağımızın problemlerine İslâmî bir çözüm getirme noktasında İslâmı incelemek isteyen ve bu amaçla Büyük Doğu-İBDA külliyatına yönelen insanların bu dili anlayabilmeleri için kendilerinde bir kültür hamulesi olması gerekiyor. Ya klasik İslâmî tedrisattan ciddi anlamda geçmiş olması gerekiyor yahut da yine ciddi anlamda Batı felsefesine vâkıf olması gerekiyor. Batı felsefesine iyi derecede vâkıf böyle bir kimse, İBDA dilini anlamakta zorluk çekmeyecektir. Eski Yunan’dan günümüze, bütün bir Batı tarihi boyunca tartışma konusu olmuş bütün meselelerin hepsine aynı kavramlar üzerinden hem de o kavramlara hiç dokunmadan İslâmcasının cevaplarını görecektir.

burak-1.png

Aynı şekilde şimdi de bu tarafa geçip Mirzabeyoğlu’nun İslâm tasavvufuna niçin el attığı meselesine gelelim. Yani İBDA fikriyatının diğer kanadı niçin tasavvufa bakıyor? İnceleyenler görecektir ki, ağırlıklı olarak Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri ve onun yorumcusu olan İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’ne müracaat edilmektedir eserlerde. Mirzabeyoğlu, “Cevami’ül-kelîm” kavramına atıfta bulunarak, “az sözle çok şey anlatma” makamında bulunduğunu ima eder. Yani konsantre, mücmel konuşuyorum, mufassal değil, demek istiyor. Bunun için de tasavvufu şöyle niteliyor; “tefsir, hadis, fıkıh gibi İslâmî ilimlerin özü tasavvuftadır. Tasavvufun özü ise vücud, yani varlık bahsindedir”. “Vücud-varlık” denilince hemen aklımıza Vahdet-i Vücud ve onun yorumu olan Vahdet-i Şuhud geliyor. Ve Mirzabeyoğlu, “benim tasavvufa el atmaktaki maksadım ‘gönül sohbetleri’ yapmak değil” der. Çünkü bir dünya görüşü, bir medeniyet projesinin inşaından bahsediyoruz. Bu fikir sistemi, yani ideoloji, en tepede yani tecritte duruyorsa, bu, devletleştiği takdirde, ehil olan kimseler, o seviyeden çektikleri ipliklerle, kendi branşlarındaki ilimleri İslâmî formasyonda yeniden yazacaklar inşallah. İslâmî iktisat, İslâmî hukuk, İslâmî sosyoloji, İslâmî sanat… Branşları alabildiğine çoğaltabilirsiniz. Yeniden yazılacak bu ilimlerin ipuçlarını ihtiva ediyor Büyük Doğu-İBDA külliyatı. Bu bakımdan, “az sözle çok şey anlatabilmek” açısından tasavvufî argümanlara başvurur.

Geçmişte Büyük Doğu-İBDA külliyatına bazı İslâmcılar, “içinde çok Âyet ve Hadis yok” diyerek eleştiri yöneltirlerdi meselâ. Bir eserin İslâmîliğini, içinde geçen Âyet ve Hadis sayısına göre ölçtükleri dönemler yaşadık geçmişte. Adam çalakalem kitap veya makale döktürüyordu. 30-40 tane de Âyet ve Hadis koyuyordu içine. Oluyordu sana İslâmî yazı veya eser!.. İslâmî eser vermek bu şekilde algılanırdı o dönemlerde. O zihniyetin hâkim olduğu dönemlerde, bu tarz eleştiriler gelirdi Büyük Doğu-İBDA külliyatına. Âyet ve Hadis yok değil külliyatta ama Âyet ve Hadis’i doğrudan vesile ederek fikrî açılımlar yapmak yerine, az sözle çok şey anlatabilmek bakımından tasavvufî argümanları kendisine referans seçiyor. Nazarî tasavvuf dediğimiz, daha çok Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri ve onun yorumcusu olan İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin derinlemesine anlaşılabilmesi için de klâsik İslâmi tedrisattan da geçmek gerekiyor tabiî. Özellikle İBDA fikriyatı, şöyle yüksekte duruyorsa, ya Batı tefekkürünü basamak kılarak tırmanmanız gerekiyor o yüksekliğe, yahut da nazarî tasavvuf da dahil olmak üzere İslâmî ilimler üzerinden tırmanmanız gerekiyor. Eğer sizde bu basamaklardan en az bir tanesi yoksa, fikir sisteminden derinlemesine çok fazla bir şey devşiremezsiniz. Okunmasın anlamında söylemiyorum. Bir yandan okunacak tabiî ama İBDA diline nüfuz etmek isteyenler için metod olarak söylüyorum bunu.

"Bâtından hissesi olan zahirde tecelli etmiş mütefekkirler"

İBDA fikriyatının nasıl örgüleştirildiği meselesine temas edelim biraz da. Bahsettiğim gibi, gerek Necip Fazıl gerekse Salih Mirzabeyoğlu, “bâtından hissesi olan zahirde tecelli etmiş” mütefekkirlerdir. Âlimlerdir demiyorum, çünkü klasik âlim kategorisine girmiyorlar. Öyle bir iddiaları da yok zaten. Mütefekkir misyonu… Mütefekkir denilince de, akla şu dönemde İslâmî entelijansiyada kalem oynatan entelektüeller gelmesin. Onların arasında da çok kıymetli kimseler var elbette. Onların da kendi çaplarında fikircilikleri var. Eserleri var. Onları da yabana atmamak lazım. Fakat mütefekkir kavramının Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğu’na tahsisen kullanımına gelince, orada işin rengi biraz değişiyor. Kısaca söyleyeyim; tasavvufta İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, zahir ve bâtını birbirine yaklaştırmış bir veli olarak nitelenir. Tabiî o kendi devrinin ihtiyacı olan, kendi zamanını bütünlemiş bir veli olarak o misyonu ifâ etmiştir. Salih Mirzabeyoğlu’nda da, benzer bir misyon var. Yani zahir ve bâtını birbirine yaklaştırma tarzında, bu zamanın hükmü olarak, onda tecelli eden bu devrin mânâsına mutabık bir mütefekkir misyonu var.    

Tefekkür, “elde edilmek istenen yeni bir ilim için iki ilmin arasını birleştirmek” demektir. İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin izahıdır bu. Yani tefekkür sade olarak, iki şeyi birbirine birleştirmek demek. Mütefekkir bu tarife göre, iki şeyi birleştiren kişi oluyor. “Bâtından hissesi olan zahirde tecelli etmiş” mütefekkir diyoruz; yani zahir ile bâtını birleştiren yahut daha doğru bir ifadeyle yaklaştıran… Aynı zamanda İslâm kaynakları önünde Batı tefekkürünü hesaba çeken ve Batı’dan da İslâmî hikmetleri devşiren demektir bu. Fakat Batı tefekkürü ile İslâmı birleştiren gibi -haşa!- anlaşılmasın. Öyle olursa felsefe olur, zındıklıktır. İbn-i Sinâ veya Farabî çağrışımı olmasın. İslâmî bir bakış açısıyla, yine İslâm’a ait olan, Batı’nın İslâm’dan alıp kendine mâletmiş olduğu hikmetleri, tekrar kendine döndüren olarak yine iki şeyi birleştiren mânâsı var onda. Ayrıca, tasavvufî argümanları toprak seviyesine indirip, bir medeniyet projesi hâline getirme anlamında iki şeyi birleştiren mânâsı da var. Bu misâlleri birçok alanda çoğaltabiliriz. Tafsilatına girmeyeceğim ama bu mevzuun çok kapsamlı bir yeri vardır dünya görüşümüzde. İBDA külliyatını takip eden arkadaşlar, Berzah Âyetlerinden çok sıkça bahsedildiğini bilirler. O Âyetlerin işarî tefsiri, tasavvufî tefsiri, “Berzah Adamı”na çıkar. Yani iki şeyi birleştiren kişi… O çağımızın ihtiyacına nisbetle bir misyondur. Osmanlı döneminde de bazı zamanlar zahir ehli ile bâtın ehli arasında ciddi kopuşlar yaşanmıştı. Salih Mirzabeyoğlu’nun damgasını vurduğu bu dönemde, işler değişecek. Yanlış anlaşılmasın diye söyleyeyim; bu “iki şeyi birleştirme” misyonunda eklektizm yok. Eserlerinde, daldan dala atlıyor gibi gözükür yüzeysel bir bakışla. Batı tefekkürüne ait bir argümanı almıştır; oradan birdenbire tasavvufî bir mevzuya geçer. Derken Marks’ın bir sözünü verir. Satıhçı bir bakışla, sanki oradan buradan almış da rastgele alt alta dizmiş gibi görünebilir. Tasavvuf alanında çok uzman ve kaliteli bir profesöre, Mirzabeyoğlu’nun “Sefine”sini verdikten birkaç ay sonra görüştüğümde, eser hakkında, “şairlere mahsus bir kurgusu var” demişti. Şiir formunda vardır ya, daldan dala atlıyormuş gibi gözükür ama aslında arada iç bağlantılar, şiirsel bağlantılar vardır.

burak-iki.jpg

Mirzabeyoğlu hakkında bâtından hissesi var derken şu yanlışlığa da düşülmesin; klasik anlamda, kendisine râbıta yapılması gereken bir şeyh değildir. Tasavvufî anlamda klasik veli kategorisine giriyor fakat kendisine klasik anlamda irşad icazeti verilmiş değil. Ubeydullah Ahrar Hazretleri, “Ben şeyhlik yapsaydım, dünyada hiçbir şeyh kendisine mürid bulamazdı” diyor. Yani tasarruf kudreti o kadar yüksek o velinin. Devamında da, “fakat bana şeriatın tervici görevi verildi” diyor. Necip Fazıl ve Seyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri arasında, özellikle “O ve Ben”de geçen diyaloglarda, bunun ipuçlarını görürsünüz. Seyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri klâsik anlamda bir mürşiddir. Necip Fazıl da onun “halifesi”dir. Ama Necip Fazıl, klâsik anlamda bir mürşid değildir. Az önce de bahsettiğim gibi, ondan aldığı nefesi, toprak seviyesine indirmiş, bir medeniyet projesi olarak sistemleştirmiş bir mütefekkirdir. Bu anlamda da bâtından hissesi vardır. Ve bu anlamda da perde arkasında Seyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri vardır. Hegel diyalektiğine aşina olan arkadaş var mı aranızda? Hegel’in Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin Fütuhât-ı Mekkiye’sinden aplike, “Ruhun Fenomenolojisi” adında meşhur bir eseri vardır.  Salih Mirzabeyoğlu, bütün bir Batı tefekkürünü incelediğini ve orada Batı’ya ait hiçbir orijinal verime rastlamadığını söyler. Kant, Hegel, David Hume, vs. tek tek nerelerden arakladığını gösteririm, der. Seyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin de tesbitidir; tarih boyunca bütün filozoflar hattâ en sapkın görüşlerin dahi, doğru olan yüzde onluk kısımları, geçmiş peygamberlerden intikal eden hikmetlerdir. Geri kalan yüzde doksanlık kısımları ise kendi bâtıl görüşleridir. Böyle bir formülasyon var. Hegel diyalektiğine aşina olanlar, onun “Tinin Görüngübilimi” ismiyle tercüme edilmiş eserini bilirler. Aslında “tin”den kastedilen Almanca “geist”; eserin başlığı, “ruhun hadiseleşmesi” mânâsına geliyor. Edille-i Şer’iyye geleneğinden misâl vermek gerekirse; Kur’ân-ı Kerîm mücmel olarak en tepededir. Bir alt basamağı Hadis’tir, sünnettir. Yani Kur’ân’ın tebeyyünü anlamında… Derken fıkıh filan… Sanki Kur’ân-ı Kerîm, bütün bir ağacı potansiyel olarak bütün görünüşleriyle bünyesinde barındıran bir tomurcuk, Sünnet, fıkıh filan derken, o tomurcuk giderek icmalden tafsile, yani mücmelden mufassala doğru, yani tohumdan ağaca doğru açılımlanıyor. Aynı misâli, Seyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nde toplu kuvvet ve istidadın Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu’nda görünüşe çıkması mevzuuna da tatbik edebiliriz. Hegel, İslâmî muhtevasını boşaltıp “geist” diye yahut “mutlak fikir” diye bir kavram ikame ediyor. Eflatun’un ideler âlemine de tekabül eden, yukarıda bir mertebedir bu. “Geist’in Fenomenolojisi”, Marksizmin de temelini teşkil eden bir eserdir.

Salih Mirzabeyoğlu, fikir üretme metodunu, “El-Kasip” isimli bir zâttan misâllendirir. Davut Aleyhisselâm zamanında yaşamış ve onun şeriatına tâbi bir velidir. Aslı Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin Fütuhât-ı Mekkiye’sinde geçer:

“El-Kasip, iki âlem arasındaki münasebet ve ilâhi münasebet ilminde ileri idi. Bu imam, vücut bulmayan bir eseri göstermek istediği vakit, kendi nefsine tesir eden müessirleri düşünerek -yani tefekkür ederek, mütefekkir, fikir sistemi diyoruz ya!- kendi nefsine o ânda beliren bir tartıyla baktığında, o eser ve iz -eser ve iz’in âyet mânâsı da var- derhal ve hilesiz meydana çıkardı. Âlemde bir şey yoktur ki, onda insanın izi veya eseri bulunmasın. Ondan sonra onun makâmına Câmi-ü’l-Hikem-Hikmet Toplayan isimli biri vâris oldu. Bu zâtın ebdâl hakkında ve hoca ile talebesi arasındaki münasebet ile bitkilerdeki esrar bahsinde -bitki, ledün ilminin mecazıdır tasavvufta- geniş ve derin bilgileri vardı.”

Bu iktibası, Salih Mirzabeyoğlu’nun “Kökler” adlı eserinden yaptım ama birçok eserinde tekrar edilir. Bu mevzu Batı tefekküründe Edmund Husserl’in fenomenolojisine tekabül eder. Klasik İslâmî ilimlerdeki karşılığı da, tasavvuftaki murakabe ve râbıta bahsindedir. Yani şöyle bir şey var; Kur’ân-ı Kerîm aynı zamanda da Allah Resûlü’nün nefsidir ya; Kur’ân O’nun nefsinde topludur. Cebrâil Aleyhisselâm aslında vahiy getirirken Allah Resûlü’nün nefsini ona bildiren bir “uyaran” getirmiş oluyor. Yani Allah Resûlü’nde karşılığı olan bir şeyi getiriyor aslında. Psikolojide, davranışçı ekolde de uyaran-cevap ilişkisi diye geçer ama davranışçı psikolojinin kasdettiği mânâda mekanik bir uyaran-cevap ilişkisi aklımıza gelmesin. Kur’ân-ı Kerîm nasıl ki Allah Resûlü’nün nefsinde topluysa, Allah Resûlü’nün nuruna tevarüs etmiş bazı velilerde de böyle bir makam vardır. Esbâb-ı nüzül bahsinden de misâllendirebiliriz. Bir hadise oluyor; o hadisenin doğurduğu meseleye İslâm’ın cevabı nedir, tarzında bir ihtiyaç hâsıl oluyor. O ihtiyaca binaen de vahiy geliyor. Böyle böyle İslâm’ın hükümleri açığa çıkıyor, zahir oluyor ve din tamamlanmış oluyor. Aslında aynı şey Hadis için de geçerli. Hadis, Kur’ân-ı Kerîm’in biraz daha mufassal hâlidir, taayyünü ve tebeyyünüdür. Bunun gibi, her devrin ihtiyacına nisbetle, İslâm’ın hükümlerinin zahir olması söz konusu. Mümin, Allah’ın halifesi sıfatıyla kendi yaşadığı dönemdeki problemleri, İslâm’a nisbetle çözmekle mükellef değil mi? Mümin’in Allah’ın halifesi olma esprisi budur; yaşadığı dönemdeki problemlere İslâm’ın verdiği cevapları ortaya çıkartmak. Bunu, “her yüzyıl başında gelecek müceddid” bahsine uyarladığımız zaman, özellikle günümüze uyarladığımızda, O’nun nurundan hisse almış bir mütefekkir portresi çıkıyor karşımıza. Yalnız bunları konuşurken ve bu tür argümanlara başvururken, kesinlikle aklımıza, “şeyh uçmaz mürid uçurur” tarzında kuru bir güzelleme yahut Mirzabeyoğlu’na şeyhlik atfı filan gelmesin. Kökü bâtında olup zahirde ayakları yere basan bir medeniyet projesinin kurucusunun, bir ideologun kimliğini mümkün mertebe izah etmeye çalışıyorum burada.

El-Kasip misâlinden devam edeyim yine. Salih Mirzabeyoğlu’nun fikir sisteminin karakteristik özelliklerinden biri olarak “kendinden zuhur” diyalektiği diye geçer; Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin Füsûs’ül-Hikem’inden istifadeyle dünya görüşümüze mâledilmiş bir kavramdır. Bu bahsin birçok mevzuya tatbik edilebilir bir tarafı var ama kafa karıştırmamak için tafsilata girmeyeceğim. Sadece onun fikir üretme metodunda neye tekabül ettiğini söyleyeyim. Şöyle; günümüzün problemlerine cevap verebilecek tarzda bütün ilimler Salih Mirzabeyoğlu’nun nefsinde mücmel olarak mevcut. Dışarıdan gelen bir uyaran, onun o alanda fikrî bakımdan bir açılım yapmasına, bir eser yazmasına vesile oluyor. Aynen El-Kasip’te olduğu gibi… Dışarıda bir hadise oluyor, bir şey oluyor; bir uyaran, bir müessir... Bunun İslâmcasının cevabı nedir? Bir nevî içine dönüyor diyelim. Onun nefsinden ifadesiz bir seziş hâlinde zuhur ediyor bunun cevabı. Kabaca tarif ediyorum ama! Bu anlamda da, o zuhur eden hikmetin, insanların anlayabileceği klişeler üzerinden eserleşme noktasında cevabını nasıl ifade edebilirim diye hemen bir takım kaynaklara el atmaya başlıyor. Yani Salih Mirzabeyoğlu’nun kitap okuması yahut mevcut kaynaklardan istifade ederek kitap yazması, bilmediği bir şeyi öğrenme tarzında değil. İmajsız bir düşünce olarak nefsinden zuhur eden bir cevabı, bir hikmeti, günümüz dilinde, aşina olunan kalıplar üzerinden nasıl ifade edeceği, nasıl izah edeceği derdiyle dış kaynaklara el atıyor. Salih Mirzabeyoğlu’nun fikir üretme metodu budur.

(Bir seyirci: Bir şey söyleyebilir miyim? Sizin anlatımınızdan, aklıma müçtehid-içtihad mevzuları geldi. Nefsinden zuhur ediyor filan demeniz…)                   

   Aslında bu bahis, içtihad mevzuuna da tatbik edilebilir fakat bizim içtihad mevzuundaki görüşümüzü belki bilirsiniz. Necip Fazıl, içtihad kapısı açık mı kapalı mı klasik tartışmasında, hülasa olarak şunu söyler; içtihad kapısı prensipte açıktır ama pratikte kapalıdır. Çünkü fıkhî anlamda verilebilecek bütün cevaplar verilmiş. Günümüzdeki Müslümanların problemi içtihad problemi değil, fıkıh problemi değil. Günümüzdeki Müslümanların problemi tefekkür, yani fikir problemidir; klasik İslâmî ilimleri idrak edip tatbik edebilme noktasında idrak problemi vardır Müslümanların. Bu idrak alanını, fikir alanını, fikir boşluğunu biz Büyük Doğu-İBDA fikir sistemiyle dolduruyoruz demeye getiriyor. Ama bu mevzu içtihad bahsine de uyarlanabilir. Meselâ “hüküm istinbat etmek” ifadesindeki istinbat, “nebat” ile aynı köktendir. Nebat ise “yerden biten” demek; nefsinden biten, kendinden zuhur!.. Müçtehid de aslında aynı şeyi yapar. Bir mesele önüne geliyor. Bu meseleye cevap olarak Kur’ân ve Sünnet’ten İslâmî bir hüküm çıkartma gayesiyle içtihad ediyor. Müçtehidlerin de bâtından hisselerinin olması şartı vardır. Aksi takdirde müçtehid denmez onlara. Bizim dünya görüşümüze göre böyledir.

Bahsimiz Mirzabeyoğlu’nun fikir üretme metodu olduğu için, ben bu temelde devam etmek istiyorum. El-Kasip gibi, kendi nefsine tesir eden müessirleri düşünerek nefsinden zuhur eden hikmetleri, günümüz insanlarının anlayacağı klişeler üzerinden ifade edecek tarzda fikrî açılımlar yapıyor, bir eser yazıyor, dedik. Bu eserin içindeki bir takım fikrî açılımlar, daha sonra yazacağı eserler için tomurcuklar barındırıyor. Tohum ve ağaç diyalektiğine çok atıfta bulunurum ben seminerlerimde. Aristo’da da vardır, Hegel’de de vardır ama aslı İslâm tasavvufundadır. Salih Mirzabeyoğlu’nun her bir eseri, ileride vereceği eserleri için tomurcuk olarak hikmetler barındırır bağrında. Dolayısıyla İBDA Külliyatını total olarak inceleyen kimseler, onun bütün eserlerinin sanki tek bir kitap olduğunu fark ederler. Salih Mirzabeyoğlu’nun İBDA Fikriyatını inşa etmede 30-35 senelik epey uzun bir mazisi var. İlk “Bütün Fikrin Gerekliliğini” 1979’da -Hicrî 1400’de- yazarak başlıyor. Çok enteresandır, Mimar Sinan için hep denir ya, elinde bir plân proje filan yoktu ama eserlerine şöyle bir baktığınız zaman, muazzam bir bütünlük görürsünüz. Elinde projesinin olmaması, o projenin zihninde olmadığı anlamına gelmiyor. Daha ilk taşı koyarken camiyi inşa edişinde, son taşı nereye koyacağının bütünlük olarak mimarisi zihninde mevcut. Aynı şekilde Salih Mirzabeyoğlu’nda da var bu. Çünkü Salih Mirzabeyoğlu’nun, daha önce de dediğim gibi, kendi nefsinde tomurcuk hâlinde toplu olarak duruyor o fikir sistemi. Sadece dış uyaran vesileleriyle tomurcuk biraz açılımlanıyor, fidana dönüşüyor. Derken şuradan da ayrı bir dal sürgün veriyor, sonra buradan filan… Çeşitli vesilelerle o tomurcuk, giderek ağaçlaşmaya başlıyor. Potansiyel hâlden aktüel hâle geçiyor Aristocu tâbirle. Bu fikir üretme metodu, aynı zamanda da kendinden zuhur diyalektiği diye geçer; Salih Aleyhisselâm’da tecelli eden hikmet… Bahsi dağıtmamak için o mevzulara girmek istemiyorum. Çünkü oradan “yeni fizik” mevzularına geleceğim inşallah.

Salih Mirzabeyoğlu’nun yeni fizikle alâkası nedir? Kendisi, bilirsiniz herhâlde, 1999 senesinde tutuklanıp cezaevine konuldu. Ben de tutuklanmıştım ondan belli bir zaman sonra. Metris Cezaevi’nde, 5 ay kadar onunla beraber yatma nasibine erdim. Metris Cezaevi’ne bir operasyon yapılmıştı o dönem Kemalistler tarafından. O operasyondan sonra çok ağır, öldüresiye bir işkenceden geçti. Kartal Cezaevi’ne sevk edildik operasyonun akabinde. Çok ağır bir şekilde yaralıydı tabiî. Artık, bünyesinin aşırı derecede zayıf düşmesinden dolayı mı tesir etmeye başladı, yoksa o esnada mı telegram yapmaya başladılar, bilmiyoruz, o ağır işkencenin hemen akabinde bir takım halisünasyonlar görmeye, bir takım sesler duymaya başladı. Toplam olarak söyleyeyim; bir cihazın olduğunu tahmin ediyoruz işin arka plânında. Bir cihazın taciziyle, kendisine zihin kontrolü uygulanmaya başlandı. Dediğim gibi, ya o işkencenin tesiriyle bünyesi zaafa düştüğü için o cihazın etkisini hissetmeye başladı üzerinde, yahut o işkencenin akabinde cihaz tacizi başladı, ikisi denk geldi. Dışarıdan gelen bir müessir var kendi nefsine. Az önceki mevzuya tatbik ediyoruz.

(Bir seyirci: El-Kasip…)

Evet, El-Kasip misâline!.. Dışarıdan gelen bir elektro-manyetik dalga tacizi var.

Bu zihin kontrolü projesinin mahiyeti temel olarak şuna dayanıyor; beynimiz vücudumuzun santralidir. Ama asıl kalptir der “Sefine”de Mirzabeyoğlu. Beyin santraldir; bütün bir vücut, elektriksel yahut günümüz keşiflerine göre elektro-kimyasal süreçlerle beyin merkezinden yönetiliyor. Meselâ nasıl işitiriz? Bunun maddî-tıbbî izahı, dışarıdan gelen ses dalgaları, önce kulak zarımıza çarpıyor. Oradan aktarılan titreşimler, kulak içi organlar tarafından sinir uçlarına iletiliyor. O sinir uçlarında elektro-kimyasal impulslara, sinyallere dönüştürülüp beynin işitme merkezine iletiliyor. Oradan da ruha iletiliyor diyelim. Duyma dediğimiz hadise, bu. Aynı şekilde, görme de böyle; dışarıdan göze gelen ışık yahut görüntü, göze bağlı olan sinir uçlarında elektro-kimyasal sinyallere dönüştürülüp beyne, oradan da ruha iletiliyor. Görsel algılama da bu şekilde oluyor. Yani ruhumuzun dış dünya ile irtibatı, beynin dış dünya ile ruh arasında veya nefs arasında orta mertebe-berzah, alıcı-verici vazifesi görmesi sayesinde gerçekleşiyor. Beynin de temel çalışma prensibi, elektro-kimyasal sinyaller. Nöronların ateşlenmesi… Telegram cihazı, doğrudan doğruya elektriksel olarak beyne tesir ederek kişinin dış dünya ile irtibatında bir takım manipülasyonlara yol açıyor. İç algı ve dış algı birbirine karışmaya başlıyor. Kulağı by-pass edip yani devre dışı bırakıp, dışarıdan duyduğunu zannettiği, halbuki telegramcıların doğrudan beyne vermiş olduğu elektromanyetik dalga ile iç ses olarak bir algılama sözkonusu oluyor. Yine meselâ düşünme; düşüncemiz elektriksel sinyallere dönüştürülüyor beyinde. Beyin alıcı vazifesi gördüğü gibi, verici vazifesi de görüyor. Bir şey düşünüyorsunuz zihninizde. Bu düşünce beyninizde elektriksel bir aktiviteye yol açıyor ya, bunu o cihazla beyninizden kaydedip düşüncenizi de okuyabiliyorlar. Dolayısıyla sizin iç dünya gibi bir mahremiyetiniz de kalmıyor. Tamamen aklınızdan geçen her şeyi okuyabiliyorlar. Hattâ dışarıdan size elektriksel olarak düşünce ilka da edebiliyorlar. Bu çok sofistike bir proje, onu söyleyeyim. Salih Mirzabeyoğlu, gerek bu projenin mahiyeti noktasında gerekse bu proje üzerinden kendisine yapılan telkinler noktasında, bunlara cevap verme vesilesiyle, “Sefine” adlı kitabından itibaren eser açılımları yapmaya başladı. “Sefine”, 2003 senesinde yayınlandı. Peşi sıra “Telegram” kitabı yayınlandı. Akabinde “Berzah” kitabı yayınlandı. Ben de “Telegram Davası” olarak kamuoyunda bilinen bir davadan tutuklanıp 11 sene yattım. Bu işler kimler tarafından sürdürülüyor, bilmiyoruz. Hâlâ sürüyor çünkü bu proje. Fakat çok iyi gizlenen bir şey; bir ekip, bir kadro, artık kimlerse bunlar. Sürekli ağız değiştiriyorlar; kâh Genelkurmaydanız diyorlar, kâh Emniyetteniz diyorlar… Fakat hâlâ faili meçhul yani. Hâlâ deşifre olmuş değil. Bu vesileyle Salih Mirzabeyoğlu, dediğim gibi, “Sefine”den itibaren eser açılımları yapmaya başladı. “Berzah”, “Erkam”, şu ân “B-7” alt başlığıyla “Ölüm Odası” tefrikası var. Şu ân altıncı ciltte zannedersem. İlk üç cildi yayınlandı kitap olarak. Yazı olarak da, Baran Dergisi’nde haftalık tefrikalar hâlinde yayınlanıyor. Giderek daha da genişliyor. O vesileyle bu mevzuya el attı. Mevzuyu daha da açılımlandırıyor; şamanizme giriyor; şamanizmle tasavvufun örtüştüğü yanlara atıfta bulunuyor; aynı zamanda da şamanizmin asla ve kat’a İslâm tasavvufuyla karıştırılmaması gerektiğini de söylüyor. Ben bunlara, Allah izin verirse, konferansın ikinci bölümünde değinmek istiyorum. 

Aylık Dergisi, 143. Sayı, Temmuz 2016

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.