• BIST 108.489
  • Altın 151,139
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • İstanbul 18 °C
  • Ankara 15 °C
  • Konya 12 °C
  • İzmir 19 °C

Bir İstiklal Mahkemesi klasiği: Seni tanıyorum!

Tarık Sezai Karatepe

Savaş artığı yorgun jip, iki jandarma ve kelepçeliyle, bozkırlarda yol alıyor; haber, köye tez zamanda ulaşıyordu.

Kavak ağaçlarının serin esintileri arasında, çeşmede keşik bekleyen kadınlar, kızlar, tozu dumana katan tekerleklerin, önüne ne çıkarsa deviren hızıyla donakaldılar; bakraçlar, helkiler, güğümler, kalaylılar düşüverdi ellerinden…

Yukarı mahalleli Osman’dan, çoktandır haber yoktu. En son, Yemen dönüşü birkaç günlüğüne köye uğramış; bir sabah vakti, davudi sesiyle yanık mı yanık okumuştu, ezanı.

Çok söylemişler:  ”Hükümet ezanı değiştirdi, başına iş açma!”; ama aldırmamıştı. ”Ben, Bilal’den duyduğumu okurum; sonra, öte dünyada yalancı çıkarım!””

Fötr şapkasıyla, ilçenin tek fotoğrafçısından çıkan Kılıç bey, soluğu savcıda aldı; elindeki listeyi gururla uzattı;  Değirmenköy’den Osman baştaydı; böylece bir taşla iki kuş vuracak; hem Osman’dan kurtulacak, hem de uçsuz bucaksız tarlalara konacaktı.

Tek celsede karar çıkmış, kalem kırılmıştı. Osman, Silistre’de, komutanın sağ koluydu; ordan Bingazi’ye, nihayet Aden çöllerine "bir kutlu dava için" durmaksızın yol almıştı; bu sefer durum farklıydı.

O cephedeyken, yıllar yılı ilçede savaş ağalığı yapan, biri beşe satan, yarı resmi gazetenin imtiyaz sahibi, variyetine variyet katmış;

kahverengi purosu, bordo papyonu, yaka cebini kabartarak çıkardığı pembe mendili, şehir kulübünde dava vekilinden aldığı kösteklisi; ikide bir gösterdiği tahvilleri ve haciz defteriyle… bürokrasinin gözbebeğiydi artık.

Osman’la duruşmada bir kaç kez göz göze gelmiş, lakin her seferinde gözünü kaçırmıştı; Osman"sa, “Maverada hesabımı nasıl olsa alırım!” diye zavallıya bakmış; İstiklal Şairi’nin:

“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem / Gelenin keyfi için, geçmişe kalkıp sövemem!”” dizelerini söylemeyi başarmış;  Kılıç, en çok da, ”Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam!”” kısmına bozulmuştu.

……………………

Kadın, henüz selam vermişti ki, korna sesi kerpiç duvarlara yayıldı; kapı kırılacak gibi çalıyordu. Kanatlının tahta sürgüsünü açtı; iki jandarma arasındaki yarini, elleri kelepçeli görünce oracıkta bayıldı.

Beş yaşındaki Elif, ne olduğuna anlam verememiş; yedisindeki Bekir ise, daha metin davranıp, ele güne karşı dik durmak için gayret sarfetmişti. Kuyu suyuyla, annesinin yünü yıkamış; çileli Anadolu kadını, neden sonra kendine gelmişti.

Tok sesli olanı, vazife şuuruyla(!):  

Yalnız beş dakika, helalleşin; köyü de birbirine katmayın!” komutunu, kim bilir kaç kez tekrarlamıştı. Aile, bir can etrafında, bir bütün olmuş; göz pınarları sel olup akmış; yürek parçalayan haykırışlar, yerini derin hıçkırıklara bırakmıştı.

Osman’ın yüzü, hiç bu kadar parlamamıştı; evini yurdunu namahreme çiğnetmeyen, on yıl var ki hasretin türküsünü yazan eşini alnından öpmüş;

çocuklarını da, "arkasından çok üzülüp, başlarına iş getirmesinler" diye, yanaklarına küçük birer buse kondurup, Allah"a ısmarlamıştı.

Jipin kirli naylonundan, yuvasına son kez bakmış; “Daha güzeli cennette!” tesellisiyle garip bir huzur bulmuştu.

Zindan, yabancısı olmayan bir yerdi. Onlarcasıyla, candan birer dost olduğu toprak yüzlülerle, son saatlerini, ahret gardaşlığına yakışırcasına geçirmiş;

sanki, az sonra terhis olacakmış gibi, nasihat üstüne nasihat etmiş; riyasız, gurursuz, umarsız, çıkarsız… nasıl yaşanırmış; dosta düşmana göstermişti.

Medrese-i Yusufiye, bir mektep, bir hayat okuluydu, her biri için.

Kimsenin gözüne uyku girmiyordu; konuşmadan, bir çift laf etmeden öylece kalakaldılar. Hem sonra, birazdan kanatlanacak bir gardaşı kucaklarken, yüz yirmi dört bin Kutlu Önder"e selam yollamak bahtiyarlığından mahrum kalmak istemezdi, hiç biri.

Okuyarak değil, yaşayarak geçen bir ömrün sonunda, işte hepsi burada! Bulgur pilavına on beş tahta kaşık uzanıyor, az yiyen kollanıyor, bir kısmı aç kalkıyordu.

Gaz lambasının ölgün ışığında, kimi Galiçya’da mermisi bitince Yunan’ın boğazını sıkıp, düşmanın oracıkta, dilini bir karış çıkardığını;

kimi namert Taşnaklara Ağrı’yı dar ettiğini; kimi Haymana’da, haçlının önünü bir manga yiğitle nasıl kestiğini anlatıyor. Sonra yuvaları gözlerinin önüne gelince, her biri bir köşeye çekilip ağlaşıyordu.

Sabaha karşı Dört……

Dalmıştı ki, rüyasında Müjdeli Yer’i gördü; doğruldu, kimseyle konuşmadan koğuştan çıktı; döndü; muradını Yaradan’a arz etti; derken, telkin için gelenin kulağına bir şey fısıldadı. Nasihate, asıl, onun ihtiyacı vardı çünkü!

Ulucanlar, yüzlerce kez şahit oldukları ayrılış anını, bir defa daha yaşadılar; her seher vakti, içlerinden üç beş civan koparılıyor; tevekkül içinde, Rahman’a kavuşuyordu, her biri.

Osman, boynundaki yaftayı okumadı bile; değersiz bir kağıt parçasıydı, ne de olsa!

Yeni dünya düzeninde Osman’a yer yoktu! Anadolunun bereketli topraklarına, otuz bin tirajlı gazetenin kıymetli okurları abone olmalı;

bebek katili Venizelos’a on iki adalar peşkeş çekilirken; banal köylüler efendi efendi çalışıp, burjuvaya borçlu kalmalıydılar.

Beş asır var ki pusuda bekleyen ailenin elli yıllık politikacısı, meydanı daima boş bulmalı; içindeki onursuz Bilderberg aşkıyla, iffet sembolüne, “Nazi gömleği!”” diyebilmeliydi!

Seni tanıyorum!

”Kızımın iffeti batmakta, rezilin gözüne / Acırım tükrüğe billahi, tükürsem yüzüne”nin şairini, Sina çöllerine süren sendin! “

“Bir gün, bir gündür” diye, fethi geciktiren Çandarlı senin ocağında büyüdü…

Öz oğlunu Kanuni’ye boğduran bilmem kaçıncı kuşaktan ninendi; ülkem kan ağlarken, saraylar yaptıran Mithatlar, senin dergahında derecelendi, tam otuz üç kere!  

Dedesinin öğüdünü tutup fabrikalar batıran ithal torun, sana yabancı değil.

Seni tanıyorum!

Istanbul’un orta yerini, hangi dostluğun şerefine patroniçeye sunan sen! Çark, seninle işliyor; dümenin başında sen varsın çünkü; biliyorum, ara sıra uyku tutmuyor gözlerin; kaçınılmaz akıbeti düşünüyorsun…

“Yol yakınken döneyim!” diyorsun; ama, “Cağaloğlu’ndaki kartelci ağabeylerim ne der!”” diye, içindeki sesi susturuyorsun; “Kimsenin kimseye fayda vermeyeceği gün!”” soykırımcılar, dostlarıyla…

Nazi gömleğin giydirilenler ise, apayrı bir yerde, alınları ışıl ışıl, güven yurdu’na yol alırken, son pişmanlık…

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.