• BIST 107.303
  • Altın 153,156
  • Dolar 3,7141
  • Euro 4,3624
  • İstanbul 20 °C
  • Ankara 5 °C
  • Konya 10 °C
  • İzmir 17 °C

Bir gazeteci niçin idâma mahkûm edilir?

Şükrü  Sak
Benzer dosya ve benzer olaylarda, bu durumda olan “sanıklar” en fazla “yardım ve yataklık” cezası almalarına rağmen, bu dosyada aynı durumda olan gazeteci Burak Çileli ve arkadaşları niçin “idâma mahkûm?” edilmiştir?.. Bu sorunun “hukukî bir cevabı” yok!

 

 

BİR GAZETECİ HANGİ GEREKÇEYLE İDÂMA MAHKUM EDİLİR?

-"Fetullahçı Yargı"nın "Dost Tarikatı Kumpası" ve Gazeteci Burak Çileli-

Şükrü Sak

 

“İnsanlar adaletsizliği sadece kendi başlarına gelince düşünüyorlar”  (Bukowski)

/resimler/2015-8/11/2100214661276.jpg 

BİR AÇIKLAMA

Bu makaleyi, 7 Haziran seçimlerinden önce, kamuoyunu bu “Fettulahçı kumpas” konusunda bilgilendirmek maksadıyla, bir ulusal gazetede yayınlanmak üzere kaleme almıştık, fakat daha sonra araya giren bazı sebeblerden dolayı yayınlanması seçim sonrasına kalmıştı. Bu arada da çok sevindirici bir gelişme oldu; malûm olduğu üzere Anayasa Mahkemesi hukukun gereğini yerine getirerek; Abdüsselam Tutal, Selim Aydın ve Emin Koçhan´ın yeniden yargılanmasına karar verdi…

Bu olay üzerine Av. Sayın Abdullah Özbek ile yaptığımız kısa görüşmeden öğrendiğimiz kadarıyla, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi´ne, "Yargılamanın yenilenmesi" başvurusu; Burak Çileli ve Burhanettin Yalçın için de geçtiğimiz ay yapıldı. Bu başvurunun da, hukuka uygun bir şekilde sonuçlanacağı ümidini muhafaza ediyoruz.

Bu gelişmeler üzerine, bizim “Anayasa Mahkemesine yapılan 90 sayfalık müraacat”ı ve o dosya üzerinden yaptığımız bu kısa değerlendirmeyi yayınlamayı uygun bulduk. Bu konuda daha önce kısa bir değerlendirme yapmıştık, fakat dosya üzerinde yeterli bilgimiz yoktu, dosya üzerinde bir süre çalıştıktan sonra gördük ki, baştan sona hukuk cinayetleriyle dolu bir dosya bu! Burada Fetullahçı yargının “Dost tarikatı kumpası” ile ilgili birçok ayrıntıyı da görme imkânımız oldu.

 

 

-I-

Son zamanlarda hukuk ve yargı alanında yaşanan hadiseler, “hukuka” duyulan güveni büyük ölçüde yaraladı; Özellikle malûm cemaate yakın polis, savcı ve hakimlerin hukuki kaygılarla değil de, kendilerine verilen emir ve talimâtlar doğrultusunda kararlar verdikleri ortaya çıktı! Uzun yıllar boyunca yargıda örgütlendiği ortaya çıkan bu yapı, en son “Paralel Devlet yapılanması” soruşturmasında tutuklu bulunan 75 sanığı, hukukî olmayan, fakat “hukuk kılıfına uydurarak” tahliye etmeye davranmaları üzerine, söz konusu girişimi yapan hakimlerin tutuklanmasıyla sonuçlanmıştı.

Bu örnekte de çok somut bir şekilde görüldüğü gibi, bu yapıya mensup polis, savcı ve hakimler “hukuka göre” değil, kendi şahsi kanaatleri ve mensup oldukları “Fetullahçı örgüt”ün amaç ve çıkarları doğrultusunda kararlar veriyorlar! Aynı çerçevede daha önce de kendileri için “tehlikeli ve zararlı” gördükleri insanlar için böyle bir tezgâh kurmuşlar ve bu hadise de kamuoyuna “Tahşiye kumpası” olarak yansımıştı.

Buna benzer iddialar, kamuoyunda “Dost tarikatı davası” olarak bilinen davada da söz konusu olduğu iddia ediliyor.

 

 

(Gazeteci Burak Çileli ve Burhaneddin Yalçın; Kandıra F Tipi Cezaevi) 

 

“DOST TARİKATI” DAVASI

Olay Neydi?

Kendini ilah zanneden, 80 yaşında, tekerlekli sandalyeye mahkûm, geçenlerde ölen JİTEM´in kurucusu Arif Doğan´ı andıran, onun gibi; “Evet, ben kurdum, ben yaptım, ben öldürdüm, infaz emrini ben verdim” tarzında konuşan bir adam evinde öldürülmüş ve bu olayla ilgili oldukları iddia edilen gazeteci Burak Çileli ile birlikte, lise ve üniversite öğrencisi olan Selim Aydın, Emin Koçhan, Burhaneddin Yalçın ve Abdüsselam Tutal´a önce idam cezası verilmiş, daha sonra bu ceza “ağırlaştırılmış müebbet-ölünceye kadar”a çevrilmişti. Bu insanlar on bir senedir cezaevindeler!.

Bu hadiseyi ilginç kılan, Türkiye Cumhuriyeti hukuk tarihinde bir benzeri, bir örneğinin olmaması. Neden böyle?..

Dilimiz döndüğü kadar açıklamaya çalışalım:

Bir an için; bütün her şeyin doğru olduğunu, yasal olduğunu, mevcut kanunlara uygun bulunduğunu kabul edelim. Böyle olsa bile, bir olayda; tetiği çekenazmettirengözcülük yapanyardım edengöz yuman hepsinin “aynı cezayı” aldığı dünyanın neresinde görülmüş?

 Bu davada dünyadaki bütün hukuk sistemlerinde var olan kaidelerin hiçbiri uygulanmamış, tamamı göz ardı edilmiştir.

 

“FETULLAHÇILARIN İBDA DÜŞMANLIĞI

Aslında ortada çok açık ve her türlü isbatlanabilir bir gerçek var, o da şu: bu yapı “İbda”ya düşmandır! Bu düşmanlık onların bütün kararlarında ve uygulamalarında etkili olmuştur! Bu ajan yapılanmanın “İbda´ya olan düşmanlıklarını” gösteren bir çok somut örnek sıralanabilir. Fetullahçı hainlerin “İbda”ya düşmanlıklarının sebebi ise, bu ajan yapılanmayı tâ doksanlı yıllardan itibaren deşifre ederek, bunların gerçek yüzünü göstermesi, yüzlerindeki “İslâmî” maskeyi düşürmesidir!. Bu gerçek görüldükten sonra da bu “düşmanlık” üzerinden kararlar verildiğini çok daha net bir şekilde görebiliriz.

 

HUKUKU KATLEDEN “ŞEYTAN ÜÇGENİ”:

FETULLAHÇI POLİS, FETULLAHÇI SAVCI, FETULLAHÇI HAKİM

Şöyle bir düşünün; bu “tezgâha” düşen birinin buradan sağ çıkma ihtimali var mıdır?.

Emniyet Fetullahçı, Savcı Fetullahçı, Hakim Fetullahçı… Ve siz “İbda´cısınız…” Hiçbir şekilde, kaçarı, kurtuluru yok;

Gözaltına alan polis size düşman, savcı size düşman, hakim size düşman.

Ve bunlar kendi aralarında da zaten örgütlü! Böyle bir tezgâhtan, hukuka uygun davranması beklenebilir mi, böyle bir tezgâhtan “adalet” umulur mu, böyle bir tezgâhtan “insanî ve vicdanî” bir karar çıkar mı?..

Böyle bir “şeytan üçgeni”nden (polis-savcı-hakim) hukukî, adil, doğru, hakkaniyetli bir karar çıkması imkansız olduğuna göre, geriye tek mesele kalıyor; bu “adaletsizliği” nasıl isbat edeceğiz?..

Biz biliyoruz ki; böyle bir “şeytan üçgeni” tarafından, bir kısmı adil olmayan, bir kısmı ön yargıyla, bir kısmı ise tamamen suçsuz oldukları halde ceza almış onlarca Müslüman halen cezaevinde!

Bu insanların dosyaları bağımsız bir hukukçular kurulu tarafından incelendiğinde, bu hain yapının işlediği hukuk cinayetlerinin boyutu da görülecektir!

Önümüzde aynı şeytan üçgeni tarafından tezgâhlanmış bir “Tahşiye kumpası” örneği var!.

Bu örnek bazı şeyleri anlamayı ve anlatmayı daha da kolaylaştırıyor. Öyle ya, ortada bir hukuksuzluk var, bir adaletsizlik var, bir haksızlık var, siz bunu bütün sebeb ve sonuçlarıyla yaşıyorsunuz, fakata “anlatamıyor”, isbatlayamıyorsunuz! (Çünkü, polis fetullahçı, savcı fetullahçı, hakim fetullahçı ve her şey “kılıfına uydurulmuş…”)

 Çünkü bu yapının bir tezgâh kurarken, her şeyi “hukuk kılıfına uydurmakta” fazla zorlandığı söylenemez!.  En son, Çağlayan´da iki Fetullahçı hakimin, cezaevindeki bütün Fetullahçı sanıkları, “hukuk kılıfında” toplu olarak kaçırma girişimini gördük!  Suçüstü yakalanmaları sonrasında da “timsah gözyaşları” ile hukuk hukuk diye nasıl ağladıklarını da!

Bu “skandal” bütün toplumun gözleri önünde cereyan etti!

Bir de toplumun bütünüyle bilmediği, bu skandalları bile gölgede bırakacak hukuk cinayetleri var!

İşte “Dost tarikatı kumpası” da bunlardan biri.

 

DOSYADAKİ GARİPLİKLER

Fetullahçı yargının “Dost tarikatı kumpası”ndaki tuhaflıklar saymakla bitmez! Ama, dosyaya dış yüzünden bile bakar bakmaz göze çarpan bazı gariplikleri, hukuksuzlukları, “kılıf uydurulmaya çalışılmış” fakat buna rağmen başarılı olunamamış bazı örnekleri hemen sıralayabiliriz:

Bir: Beş kişiye idam cezası verilen bu dosyada gariptir ki; sanıkların gözaltında işkence ile alınmış ifadelerinden başka hiçbir “somut delil” yok!

İki: “Delil” diye sunulan ve dayanak yapılan görüntüler ise “kaybedilmiş…” Evet, Emniyet, savcılık iddianamesinde “delil” delil diye sunulan görüntüler “yok!” diyor. Mahkeme bu görüntüleri istiyor, fakat emniyet “görüntüler kayıp” diyor.

Üç: Sanıklar “gözaltında” iken avukatları ile görüştürülmüyor, bu durum avukatlar tarafından tutanakla kayıt altına alınıyor! Ve dönemin TEM´cilerinin aynen söyledikleri şu:

Emniyet Müdürü´nün ve DGM Başsavcılığı´nın talimatı var, görüştürmeyiz!

(Aslında sadece bu durum bile bu AYM´nin son kararları doğrultusunda yargılamanın yenilenmesi için kafi bir sebeb teşkil ediyor.)

Dört: Sanıklardan Emin Koçhan ve Selim Aydın belirtilen olay tarihinde okulda olduklarını, buna dair okul devam kayıtlarının getirilmesini talep etmişler, mahkeme kayıtları getirtmiş ve bu gelen kayıtlara göre Emin Koçhan ve Selim Aydın´ın okulda oldukları resmi kayıtlara göre tesbit edilmiş olmasına rağmen hiç dikkate alınmamıştır!

Daha ilginç olan bir husus da şu; Bu dosyada aslında, sanıkların işkence altında alınmış ifadelerinden başka, hiçbir somut delil, belge, bilgi, tanık yok! Tek delil; sanıkların işkence ile alınmış ifadeleri

Biz şimdi bu “gariplikleri” bir, iki, üç diye sıralamaya başladık ama, devamını getirmeyeceğiz. Çünkü bunun gibi 80 madde var; ve bunların hepsi tek tek dosyada anlatılıyor, gösteriliyor, isbatlanıyor!..

Biz burada sadece bir paragrafını fikir vermesi açısından özetleyelim:

“Soruşturma safhasında, sanıkların, -savcının emrine rağmen-avukatlarıyla görüştürülmemesi, zor, tehdit ve işkence ile ifade alınması, olayla ilgili sanıkların lehine alınan bazı ifadelerin (Ömer Güven´in ifadesi) soruşturma dosyasına konulmaması, yer göstermeye ilişkin kamera kayıtlarının yok edilmesi (emniyet, “kayıp” diyor), delil diyen sunulan kitapların olay yerine sonradan yerleştirilmesi, belki de olayı bütünüyle aydınlatacak ihbar mektubunun göz ardı edilmesi, parmak izi incelemesinin yapılmaması…” gibi bir çok soru işareti doğuran gariplikler?..

 

BİRBİRİNİ TANIMAYAN SANIKLAR

Aslında bu dosyadaki tuhaflıklar saymakla bitmez! Bunları “hukuk literatürü” içinde tek tek anlatacak değiliz! (Nitekim sanık avukatlarının Anayasa Mahkemesine yaptıkları başvuruda bunlar, 80 sayfada, tek tek sıralanıyor)

Biz çok sıradan bir bakışla bile “yok artık bu kadar da olmaz! Bu ne böyle?.” Dedirten bazı örnekler vereceğiz:

Garip gelebilir, ama bu davadaki sanıklar birbirlerini tanımıyorlar!

Eylemden bir gün önce “tanışıyorlar” ve birlikte adamı öldürmeye karar veriyorlar! Sadece bu “tuhaflık” bile bu dosya üzerindeki Fetullahçı “şeytan üçgeni”nin kara bulutları dolaştığını göstermeye yeter!

Bundan daha garibi, bu “eylemi yapan”(!)lardan iki üç tanesi, doğrudan “İbda´ya” ve “eylem yapmaya” karşı. Mahkemeye tek “delil” olarak sunulan, gözaltındayken verdikleri emniyet ifadelerinde geçiyor bunlar! Evet, o güne kadar birbirini tanımayan, İbda´ya da karşı olan kişiler “bir araya geliyor” ve adam öldürüyorlar?.. Hayatın “olağan akışına”(!) ne kadar uygun değil mi?..  Ama karşınızdakiler “Fetullahçı polis, Fetullahçı Savcı, Fetullahçı Hakim” olunca, bunların hepsi “normal”(!) olarak olabilecek şeyler; birbirini hiç tanımayan insanlar, bir araya gelip adam öldürüyorlar?..

 

BİR ÖRNEK DAHA; “HUNHARLIK” BUNUN NERESİNDE?

Aslında söylediğimiz gibi, bu dosyada o kadar abuk sabuk şey var ki, saymakla bitmez, bunlardan sadece bir tanesini “Fetullahçı yargı”nın nasıl bir “önyargı-düşmanlıkla” hareket ettiğini göstermek için örnek verelim;

Seksen yaşında, tekerlekli sandalyede yaşayan bir adam, kafasına sıkılan bir kurşunla öldürülmüştür! Fetullahçı yargı bu cinayete “hunharca işlenmiştir” diyor! Yani, Münevver Karabulut cinayetinde olduğu gibi, alıkonulmuş, işkence edilmiş, kafası kesilmiş, derisi yüzülmüş, cesedi parçalara ayrılmış bir “hunharlıkla”, bunu bir tutuyor, aynı kefeye koyuyor!

Bu ikisinin aynı şey olmadığını bilmek için, hakim, avukat, hukukçu filân olmaya gerek yok herhalde, normal bir insan olmak yeter! İşte Fetullahçı yargı bu kadar “alenî bir gerçeği” bile bu şekilde gördüğü ve gösterdiği için, kimi lise, kimi üniversite öğrencisi olan sanıklar, müebbet değil de, “ağırlaştırılmış müebbetle” cezalandırılıyor ve tek kişilik hücrelere konuluyor; “Ölünceye kadar…”

Sanırım bu “örnek” anlatmak istediğimiz husus hakkında yeteri kadar fikir veriyordur?..

 

ANAYASAL DÜZENİ SİLAH ZORUYLA DEĞİŞTİRMEK

İbda´yı tanımayan, tanıyanın da “daha iki ay oldu!” dediği, “İbda´ya karşı olduğunu” söylediği, lisede okuyan iki üç tane genç, nasıl oluyor da “anayasal düzeni silah zoruyla değiştiriyor?”

Bunu görmek için sadece “insan” olmak gerekiyor!

Fakat Fetullahçı yargı burada da, “kanun, kural, hak, hukuk, vicdan” tanımıyor ve öldürülen 80 yaşındaki bir adamı “anayasal düzenin temsilcisiymiş gibi” gösterip, normal bir cinayet vakasını, “anayasal düzeni yıkıyorlardı” diye yorumluyor(!)… Çünkü olayı olduğu gibi yorumlasa, 5 genci birden idama mahkûm edemeyecekler!

 

FETULLAHÇI YARGININ “ÖNYARGISI”…

Beş genci diri diri mezara gömen Fetullahçı yargının, dosyada geçen ve sürekli tekrarladığı yalanlardan bir tanesi de; “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının tamamını veya bir kısmını tağyir ve tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile teşkil etmiş olan Büyük Millet Meclisini ıskata veya vazifesini yapmaktan mene teşebbüs ettikleri…

Komik değil mi?.. “Büyük Millet Meclisini ıskata” filan?..

Aynı yalanın uzantısı şeklinde, Fetullahçı yargının ne kadar “önyargılı ve kasıtlı olduğunu” gösteren kuyruklu yalan da şu, aynen yazdıkları şekliyle:

“Suçun işleniş şekli, özellikleri, suç konusunun önem ve değeri, suçta kullanılan araçlar, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı, sanıkların suç işleme konusundaki yoğun kasıtları dikkate alınarak, sanıkların ayrı ayrı

 AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET HAPİS CEZASI İLE CEZALANDIRILMALARINA”…

İşte böyle bir paragraf…

Bunun üzerinde durmak gerekiyor; (Yine bir ân için Fetullahçı yargı”nın dediği gibi cinayeti işlenmiş varsayalım)

Nedir, “suç konusunun önem ve değeri” derken kastettiğiniz? Nedir “suçta kullanılan araçlar?” dan kastdınız? “Meydana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığı” nedir? “Sanıkların suç işleme konusundaki yoğun kasıtları?”nı nasıl anladınız?..  Hiçbirinin sabıkası olmayan, geçmişleri tertemiz bu gencecik insanlar hakkında nasıl böyle bir “kanaate”(!) varıyorsunuz?

Fetullahın yargısı olmasaydınız, duruşmada son sözü sorulan sanıklardan birinin dediği;

Suçlu olduğumuza dair herhangi bir delil yoktur. Görgü tanığı yoktur, silah yoktur, tanık beyanı yoktur. Cezalandırılmamızı gerektirecek hukukî bir delil mevcut değildir!” gerçeğine bakardınız!

Bu davada, bu dosyada fazladan bir şey var, olmaması gereken bir şey var, ahlâki ve vicdani olmayan bir şey var. O şey; Fetullahçı yargının “öngyargısı”, insafsızlığı, vicdansızlığı ve “İbda´ya olan aleni düşmanlığı”ndan başka bir şey değil!

 

GAZETECİ BURAK ÇİLELİ

Bu kumpasın en büyük mağdurlarından biri de gazeteci Burak Çileli. Çileli bu dosyaya yazmış olduğu bir makaleden dolayı ekleniyor ve sonrasında da, kendisine adres soran kişilere maktulün adresini vermekle suçlanıyor! Evet, Burak Çileli´nin suçu bu. Aslında bunun da yalan olduğu bütün bir dosyada apaçık görülmesine rağmen, bir ân için bunun doğru olduğunu kabul edelim… Böyle bir fiilin cezası, karşılığı idam mı?.. Değil tabii ki. Bunu bilmek için “hukukçu” olmaya gerek yok! Fakat “Fetullahçı yargı”ya göre böyle! Mevcut hukukta bu suçun karşılığı en fazla “yardım ve yataklık” olarak belirtilmesine rağmen, sadece “İbda´ya düşmanlıklarından” dolayı Burak Çileli´yi önce idam, sonra da “ağırlaştırılmış müebbet-ölünceye kadar tek kişilik hücre” cezası veriyorlar! Müebbet de değil, “ağırlaştırılmış müebbet”. Yani tek kişilik hücrede ölünceye kadar!

Bu, apaçık amir kanun hükmüne rağmen böyle! Gerisini daha nasıl anlatalım? Yani kanun hükmünün apaçık olduğu yerde bile, böylesine adaletsiz, vicdansız, hukuksuz, sırf şahsi kin ve düşmanlıklarıyla karar veren bu insanların “gerçek yüzünün” bugün ortaya çıkmış olması, bizleri “adalet” konusunda yeniden ümitlendiriyor! Haksız yere, haksız cezalar almış, cezaevlerinde diri diri mezara gömülmüş bu insanlar için, “adil ve tarafsız bir yargılama” gerçek adaletin yerini bulması için hayati derecede önemlidir!

 

“TAHŞİYE KUMPASI”NDAN FARKSIZ

Adaletin Gayesi?..

Evet, bu dosya da, kamuoyunda nasıl kurgulandığı bilinen Tahşiye kumpası kadar haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik ve çelişkilerle dolu. Hatta ondan farksız. Fakat Fetullahçı yargının bu “hukuk cinayeti” Tahşiye kumpası kadar bilinmiyor.

Adaletin gayesi bizzat adalettir! Başka herhangi bir şey değildir! Bu dosyada “adaletin tecellisi” dışında her şey var; birbirini tanımayan sanıklar, kaybedilen görüntüler, dosyaya konulmayan ifadeler, sanıkların lehine olan bütün belgelerin gizlenmesi, olay yerine sonradan bırakılan kitaplar, sanıkların avukatlarıyla görüştürülmemesi, mahkemeye delil olarak bir tek “somut” delil sunulmamış olması, “adil yargılanma” haklarının ihlali, olaydan çok önce yazılmış bir makalenin “delil” diye gösterilmesi ve nihayetinde de “adresi söylediği” için idam cezası verilen sanıklar… Fetullahçı yargının “Dost tarikatı kumpası”, en az “Tahşiye kumpası” kadar “uydurma, yalan ve çelişkilerle dolu bir dava!

 

BİR GAZETECİ HANGİ GEREKÇEYLE “İDÂMA MAHKÛM” EDİLİR?

Bu dosyadaki “hukuksuzluklar” burada anlattıklarımızla sınırlı değil… Biz sadece bakar bakmaz gördüğümüz  hususları dile getirmeye çalıştık.

Dosya gerçek hukukçular tarafından incelendiğinde bu zaten kendiliğinden görülecektir.

Türkiye Cumhuriyetinin “hukuk tarihinde” buna benzer bir örnek yok derkenki kasdımızı da açıklayalım:

Benzer dosya ve benzer olaylarda, bu durumda olan “sanıklar” en fazla “yardım ve yataklık” cezası almalarına rağmen, bu dosyada aynı durumda olan gazeteci Burak Çileli ve arkadaşları niçin “idâma mahkûm?” edilmiştir?..

Bu sorunun “hukukî bir cevabı” yok!.. Ama, baştan beri anlattıklarımızdan da anlaşılacağı üzere; “Siyasî” bir cevabı var; “Fetullahçı yargının İbda düşmanlığı…

Şimdilerde bütün Fetullahçıların;

Fetullahçı hakimlerin...

Fetullahçı savcıların...

Fetullahçı emniyetçilerin, Haktan, hukuksuzluktan, adaletten şikâyet etmeleri karşısında birilerinin bu "kumpasları" onlara sürekli hatırlatmaları da gerekiyor ayrıca!

 (*) Şükrü Sak, Nabız Haber Gen. Yay. Yönetmeni.

(Yayınlanma tarihi; 13 Temmuz 2015)

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.