• BIST 107.529
  • Altın 270,007
  • Dolar 5,7140
  • Euro 6,3303
  • İstanbul 16 °C
  • Ankara 8 °C
  • Konya 6 °C
  • İzmir 18 °C

Bir dönemin en net fotoğrafı...

Haydar Ali Nacar

"Mağdura yatan" bir zihniyetin insanın içini burkan "ezikliği" değil, zulme başkaldıran devrimci bir direnişin soluğu çarpıyor yüzünüze!

ic-008.jpg

"Gerçek Hayata Hoşgeldiniz"; Bir dönemin en net fotoğrafı, büyük bir direniş destanı!

 

 

Günlüğün anıdan tek farkı, günü gününe tutulmuş olmasıdır” diyor Andre Gide…

Yazıldıkları dönemin önemli olaylarına ve yazarının içinde bulunduğu fizikî ve ruhi şartlara ilişkin ipuçlarına ulaşmamızı sağlayan, yazarın iç dünyasına pencere açan günlükler, edebiyatın en ilgi çekici bir türü olma özelliğini sürdürüyor…

Edebiyat ve sanatla bir şekilde ilgili herkesin, özellikle “günlük” türüne ayrı bir ilgisinin olduğunu söyleyebiliriz…

“Günlük” türünü, edebiyat ve sanatın baş köşesine oturtan belki de bu ilgidir?..

Kendi hayatımızdan örnek vermek gerekirse, -belki de büyük bir çoğunluk da buna dahildir- bağlı olduğumuz dünya görüşünün mimarı, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun, “Yüzyılın topoğrafyasını çıkarıyorum” diye tarif ettiği “Tilki Günlüğü” eseri de bir “günlük!” Bu eser etrafında odaklanan; “fikir-kültür-sanat” alâkası da malûm…

Kendi çevremizde dahil olmak üzere, bir süre sonra bütün dünyanın “bu eser etrafında dönmeye başladığını” söyleyebiliriz… Bizde uyandırdığı tesir bakımından… Yine Mirzabeyoğlu’nun; “İşkence”, “Damlaya Damlaya” ve “Ölüm Odası” da, hayatın “sanat kalıbında” görünüşleri, “fikrin sanatla ambalajlanmış” örnekleri olarak görülebilirler… Mirzabeyoğlu’nun bu eserlerinin “günlük türü”ne büyük bir katkı sunduğu, ciddi bir alâka doğurduğu da bir gerçek…

Özellikle son dönemde “Günlük türleri” içine, “Cezaevi günlüğü” baremini de ekleyebilir ve buna da; İbda bağlısı gönüldaşların birbiri ardına yayınlanan kitaplarını örnek gösterebiliriz; Yakup Köse, Sebahattin Arslan ve Yılmaz Dalyan ilk akla gelenler…

Gerçek Hayata hoşgeldiniz” adlı kitabı ile bunlara Şükrü Sak da eklendi…

Kitabın tam adı;

Gerçek Hayata hoş geldiniz; Metris’ten Bolu’ya –Cezaevi günlüğü-”

Şükrü Sak’ın kitabını okurken, -tâbir ne kadar doğru olur bilmiyorum ama- bir ân, bir “cezaevi gerillasının günlüğünü okuyormuş” duygusuna kapıldım… Bunu abartı olarak söylemiyorum; O süreçleri yaşamış biri olarak, bize yeniden o dönemin havasını teneffüs ettirdi bu kitap…

Toplumun önemli bir kesiminin,  “28 Şubat”…

İBDA bağlısı gönüldaşların da “99 Süreci

Diye andığı o yıllara dair çok çarpıcı hadiseler anlatılıyor kitapta… Yine kitaptan öğrendiğimize göre, Şükrü Sak’ın cezaevine giriş hikâyesi bile başlı başına sıra dışı bir hadise… 25 Ocak Noel Baba Operasyonunda vurulduktan sonraki “Metris Cezaevi” günlerini küçük bir deftere not almış ve yıllar sonra o küçük defterle tekrar karşılaşma. Kim bilir, yazarın kitapta hikâyesini anlattığı “kaybolan defterlerin” akıbeti, bu kitaba nüve teşkil eden not defteri gibi olsaydı, ortaya nasıl bir kitap çıkacaktı?..

Tüm bunların hikâyesi ve daha onlarcası kitapta; “Gerçek hayata hoş geldiniz!”

Bir insanın, “yaşanmaya değer hayat” mücadelesinde, “yazmaya değer” olanları büyük bir titizlikle ve incelikle süzgeçten geçirip, böyle bir formda topluma sunması da ayrı bir zenginlik! Bu çerçevede kitabı büyük bir heyecanla okuduğumu belirtmeliyim; orda anlatılanları tekrar yaşarcasına…

“Yaşanmaya değer hayat?..”

Bu ifadenin, Büyük Doğu-İbda literatüründe, anahtar kavramlardan biri olduğu malûm… İbda Mimarı’nın “Büyük Muzdaripler” isimli eserinde;

“Yaşamak mı, yazmak mı?”

Başlığı altında yerli yerine oturttuğu meseleye de atıfta bulunarak diyebiliriz ki;

Yaşamak ve yazmak; “Yaşanmaya değer hayat” mücadelesinden, “yazılmaya değer” olanları yazmak; “Gerçek hayata hoş geldiniz”in bende uyandırdığı en temel intibâ bu; büyük bir direniş destanı!..

Kitabı okumaya başladığınızda, bir dünya görüşüne bağlı olmanın rahatlığı gıpta ile izlenebilir. Diğer yandan, mensub olunan dünya görüşüne liyakatin belli başlı sınırları da nasıl bir yoğunluğun sizi beklediğini hissettirir.

Kitap, ilk elde akla gelmeyecek birçok konuya temas ediyor. Kitabın içeriğinden bahsetmek için aldığım notlara, altını çizdiğim satırlara tekrar göz attığımda, bunları bu kısa yazıya sığdıramayacağımı anladım… İçerik olarak sarsıcı, üslup olarak, su gibi bir akıcılık… Şükrü Sak’ın kitapta da sık sık vurgu yaptığı; “Devrimci bir hayat tarzının”, dışarda, gözaltında, mahkemede, cezaevlerinde yaşanan çok ilginç örnekleriyle dolu… Yer yer duygu yüklü, yer yer öfke rüzgârlarının serinliği çarpıyor suratınıza…

“28 Şubat” Türkiye’de Müslümanlar için, çok temel bir kırılma noktası…

Bununla ilgili çok şey yazıldı, çizildi. O süreci yaşayan biri olarak, bunların önemli bir kısmını bizler de okuduk. Bu bağlamda, “28 Şubat”ı, çok farklı bir perspektiften anlatıyor kitap; “Mağdura yatan” bir zihniyetin, insanın içini burkan “ezikliğini” değil, zulme başkaldıran, devrimci bir direnişin ne olduğunu görüyorsunuz sayfalar boyunca…

Kitabın “içindekiler” bölümünden sunacağım birkaç başlık, sanıyorum size daha iyi bir fikir verecektir;

“Olağanüstülükler, kavgalar, isyanlar, zaferler, yenilgiler..”

Görmüşler Metris’e yüz bin meleğin uçtuğunu…”

Tahliye olmadığıma ne kadar sevindim…

“Dün ve bugün; geçmişle gelecek arasında…”

“Bir şiir sağanağı altında iliklerine kadar ıslanırsın…”

Son olarak;

Gözaltılar, işkenceler, DGM koridorları, Cezaevi isyanları, zaferler, yenilgilerle dolu bir hayattan, “yaşanmaya değer hayat” mücadelesinden çok önemli kesitler…

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.