• BIST 89.085
  • Altın 341,821
  • Dolar 6,6899
  • Euro 7,3114
  • İstanbul 8 °C
  • Ankara 5 °C
  • Konya 5 °C
  • İzmir 10 °C

"Ben geldim geleli açmadı gökler"

"Ben geldim geleli açmadı gökler"
Hadisâtı başkasının kelimeleriyle yorumlamaktan aklını, başkasının aklıyla düşünmekten kelimelerini, kelimeleriyle konuşmaktan kalbini yitiren bir adamın trajedisi.

Kim olduğunu hatırlayamadığı için kendisi, nereden geldiğini unutamadığı için bir başkası olamayan adamın dilemması bizimki.

Çok örselenmiş, çok hırpalanmış, asırlar boyu yediği dayaklardan üstü başı kan revan, yüzü gözü mor içinde; aynaya baktığı vakit kendisini değil kendisine dayak atanların bıraktığı izleri seyreden bir adamın acısı.

Hadisâtı başkasının kelimeleriyle yorumlamaktan aklını, başkasının aklıyla düşünmekten kelimelerini, kelimeleriyle konuşmaktan kalbini yitiren bir adamın trajedisi.

Ahvâlimiz budur, biz buyuz.

Bir deniz kenarında kaybettik içimizdeki Hızır'ı ve Musa'sız kaldık. Bir deniz ortasında fark ettik neyi kaybettiğimizi, heyhat asasız kaldık.

Bir zamanlar kendi hiçliğimizi fark edecek kadar her şeyin sahibini bilirdik oysa. Yâhut her şeyin sahibini bilecek kadar kendi hiçliğimizin farkındaydık. Canımızı emanet niyetine taşır, herhangi bir şeyden, 'benim' diye bahsetmeye utanırdık. Hülasa ne seninki senindi ne benimki benim. Her şeyin bir tek sahibi vardı.

“Seninki senin, benimki benim” demeye başladığımız vakit hayranlıkla yâd etmeye başladık “seninki senin, benimki de senin” dediğimiz günleri. Sonra bir de baktık ki; 'hepsi benim' oluvermiş.

Bir şadırvanda abdest alan, benzi aşk sarısı adamlardık o zamanlar. Ensemize bir tokat atan olsa farkına bile varmayacak kadar tokadın sahibiyle meşguldük. Başımızı çevirip 'kim vurdu' diye bakar olduk önce, sonra kalkıp bir tokatta biz aşk ettik ensemize vurana. En son, ne o şadırvan kenarında oturmuşluğumuz kaldı ne ensemize bir tokat atan ne de o şadırvandan bir haber...

Sarı çekildi hayatımızdan ve başımıza gelmeyen kalmadı.

“Biz ne yaptık ki başımıza bunlar geldi” demedik hiç. Her şey yolundayken kerameti hep kendimizden bildik, işler sarpa sarınca kabahati yükledik başkalarına. Fâil-i Mutlakla râbıtamızı yitirdik.

Lütfedilen güzellikleri kendimizin elde ettiği, tecelli eden kahırların başkaları sebebiyle başımıza geldiği vehmine öyle kaptırdık ki kendimizi, 'Kahrında hoş lütfunda hoş' hikmeti, yalnızca bir şiirin en güzel mısralarından birisi oldu çıktı.

Ağlatan da O'dur, güldüren de O” sırrını unutalı beri gözyaşlarımızın tadı tuzu yok, gülüşlerimiz eğreti. Sebepleri yaratandan gâfil, sebebe itimat etmemiz sebebiyle, işimiz olunca sebebe teşekkür ediyor, olmayınca sebeple kavga ediyoruz artık.

Hakikatini kalbimizden süzdüğümüz hikmet incileri, fiyakalı sözlere dönüştü dilimizde. İçimize sustuğumuz murâkabe ve muhakeme çilingiri hikmetler, dışımıza haykırdığımız biblo anahtarlıklara döndü. Allah aynı Allah oysa, hakikat aynı hakikat, köy aynı köy...

Yağmur yağmamış hani günlerce. Bir tek bulut yok gökyüzünde. Köylü perişan. Ters giyilen cübbeler nafile, yağmur duaları icabetsiz. Açı doyurmuşlar, fakiri giydirmişler, yetimin başını okşamışlar, yok yine yok.

Bir dervişin yolu o köye düşende ahvâli anlatıp arz-ı hâl eylemişler. “Nerde bir yanlış ettik bilmiyoruz ama vaziyet bu, bize bir yol gösterin, bir de siz ellerinizi yağmurun Rabbine açın” diye niyaz etmişler.

Derviş onları iyice dinledikten sonra; “bu köyde ne kadar küçük çocuk varsa hepsini buraya toplayın” demiş. Şaşırmışlar ama vardır bir hikmeti deyip isteneni yapmış köylüler.

Derviş baba çocuklarla biraz sohbet etmiş, her birini tek tek dinlemiş. Sıra küçük bir çocuğa gelince tebessüm ederek köylüleri çağırmış yanına. Bakın demiş, dinleyin bu gül yüzlüyü ve anlayın yağmur niçin yağmıyor.

O gül yüzlü biraz da mahcup anlatmaya başlamış. “Babam, bayram için bana yeni bir ayakkabı aldı. Ben her gece uyurken Allah'ım diyorum ne olur yağmur yağmasın. Yağmur yağıp da yeni ayakkabılarım çamur olmasın. Yani böyle işte... Bu kadar...

Gönlünü yapmışlar çocuğun, “biz sana yeni bir ayakkabı daha alırız” demişler. Bulutlar duymuş çocuğun râzı olduğunu, yağmurun Rabbi haydi demiş bulutlara, köylü çifte bayram eylemiş.

Allah aynı Allah, hakikat aynı hakikat, köy aynı köy…

Bir tek biz kendimiz gibi bakmayı unuttuk hadisâta. Kendimiz gibi düşünmeyi, hissetmeyi, kavramayı, yorumlamayı, anlamayı unuttuk.

Yağmur yağmıyor hiç ve biz bir çocuğun gönlünü etmeyi getirmiyoruz aklımıza. Teknik olarak böyle bir şey yok çünkü. Bulutların gözyaşlarının bir çocuğun potinlerindeki tebessüme bağlı olabileceğine dair yeterli veriye sahip değiliz. Bilim adamları henüz bu sonucun o sebepten doğabileceğine dair bir deney yapmadılar. Yüzümüzdeki morluklar, yumruklarından hatıra olan muasır Batı'da henüz bu iki olayı birbiriyle irtibatlandıran bir makale yazılmadı.

Bir dervişin gönlüyle bakmayı unuttuk. Kendimiz gibi soramadığımız sorularımıza başkaları gibi cevaplar veriyoruz. “Suriye neden kan gölü, Filistin niçin mahzun, Türkiye neden böyle, Müslümanlar niçin perişan, her bela niye bizi buluyor, başımız niçin dertten kurtulmuyor?

Cevaplarımız tekniğe boğuldu, suallerimiz hikmetten mahrum.

Hâlbuki bir sorabilsek kendimize:

Çocuk kim, potin neyin nesi, bulut nereye denk düşer, derviş baba niçin çıkıp gelmiyor?

Sormuyoruz, soramıyoruz bir türlü.

Akıllımız hikmete masal muamelesi yapıyor, delimiz bulutlara sövüyor, okumuşumuz başka bir şey yetiştirmeyi öneriyor, zenginimiz stokunu çoktan yapmış, tecrübelimiz köyü terk ediyor.

Sizi bilmem ama, ben bayram olsam böyle bir köye gelmezdim!

Serdar Tuncer-Yeni Şafak

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.