• BIST 108.489
  • Altın 151,139
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • İstanbul 18 °C
  • Ankara 15 °C
  • Konya 12 °C
  • İzmir 19 °C

Aydınlar Aristokrasisi üzerine; Konuşma notları -I-

Şükrü  Sak
8469-001.jpg
Geçtiğimiz hafta İstanbul'da, Türkiye Yazarlar Birliği'nde, Akademya tarafından düzenlenen "Yazar buluşmaları" programında, Aydınlar Aristokrasisi üzerine yaptığımız konuşmayla ilgili, bazı notları okuyucularımızla paylaşıyoruz.

30 Ocak 2016 Cumartesi günü, Türkiye Yazarlar Birliği’nde, Akademya’nın düzenlemiş olduğu, “Yazar buluşmaları” programında “Aydınlar Aristokrasisi” üzerine bir konuşma gerçekleştirdik.

Bu programda, gerek başlığın muhtevayı sınırlandırması, gerek zaman konusu ve programın akışına uyma gayreti yönünden, bir çok notu misafirlerle paylaşma imkanımız olmadı.

Bu yüzden, bu konuşma çerçevesinde aldığımız ve orda dile getiremediğimiz, sadece atıf yaparak geçtiğimiz konularla ilgili, bazı notları da okuyucularımızla paylaşıyoruz…

Dediğimiz gibi, bu notlardaki bazı hususlara kısaca değinip geçtik, bir kısmına ise sadece atıflar yaptık. Programın video kaydında, bu notların bir kısmı var, bir kısmı ise yok. Bunları bir akış sırasına göre değil, belli başlıklar altında değerlendiriyoruz. 

Şükrü Sak

 

sukru-konferans-resim-1.jpg

Bazen siyasetin ağır havası “sanatın” üzerine çöker… Sadece sanatın değil, hayatın, her şeyin…

Bazen sanatın çarpıcı rüzgarı siyasetin üzerine çöker, sadece siyasetin değil, hayatın her şeyin…

Şimdi içinde bulunduğumuz bu süreç… bir berzah; her taraftan tehlike çanlarının çaldığı bir süreç…

Öyle ki, adete her şey “bir pamuk ipliğine bağlı…” ve toplumun nabzının nasıl attığını siz de görüyorsunuz…

Bir ay sonrasını göremiyor, tahmin edemiyoruz…

Ülkemiz bir ateş çemberinin tam ortasında kaldı…

Her an o ateş buraya da sıçrayacak tehdidi altında, toplum geriliyor, siyaset geriliyor, farklı siyasi gruplar geriliyor…

Bugün burada “siyaset” konuşmayacağız…

Elbette hepimizin bir “siyasi” kimliği, aidiyeti var…

*

konferans-toplu-a.jpg

AYDIN; “DURUN KALABALIKLAR BU CADDE ÇIKMAZ SOKAK!” DİYE HAYKIRAN İNSANDIR!

AYDINLAR ARİSTOKRASİSİ

Aydın, aydınlar aristokrasisi diyoruz…

Bizim tabii olarak kasdımız bellidir;

Bizim için aydın;

Yok oluşa doğru sürüklenen bir toplumun karşısına çıkıp;

Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak!” diyebilen Necip Fazıl ve Mirzabeyoğlu’dur!

Bunu söylemeye gerek var mı?

Evet var, hem de bıkmadan usanmadan binlerce kere söylemeye gerek var!

Meselenin asıl yönü de budur;

Yok oluşa doğru sürüklenen, tarih sahnesinden silinmek istenen bir toplumun karşısına çıkarak bunu söylemek!

Burası, konumuzun “bam” telini oluşturuyor…

Ve şimdi bu mânâda olmak üzere, başta buradaki arkadaşlar olarak, hepimizi biliyoruz ki;

Böyle diyen, bu iki “aydın”dan başka kimse yok!

Çok “tuhaf” bir durum değil mi bu;

Profesörlermiz var, vaizlerimiz var, hacılarımız, hocalarımız var…

Akşam sabah televizyonlarda “yorum kasan” aydın, gazeteci, yazar, siyasetçi, sanatçılar var, Diyanetin cübbesini sırtına, külahını başına geçirip vaaz verenlerimiz var…

Din adına, diyanet adına, mebzul miktarda sapığımız var…

Bin yıllık, bin beş yüz yıllık tarihin derinliklerinden, kendilerince “açıklar” bulup;

Oruç şöyleydi, hac böyleydi, kurban şuydu, türban buydu gibi konularla, “magazin gündemine” oturan “kanaat önderleri”, cemaat bilmem neleri var…

Ama;

Bir ideolocya haysiyeti ve bütünlüğü içinde toplum karşısına bu türlü çıkan bu iki kahramandan başka kimse yok!

*

Toplumun karşısına çıkmak…

Mevcut durum karşısında söyleyecek sözü olmak… Bugünümüz ve yarınımızı aydınlatmak?.. “Aydın” dediğimiz insan buralarda bir yerlerde konumlanıyor.

Aydın “hakikati bulduğu” için böyle haykırabilir…

O yüzden şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, “düşünce biçimi olarak” demokrat olan hiçbir şekilde “aydın” olamaz… O olsa olsa sadece bir meslek erbabı olabilir!

*

sukru-konferans-resim-3-001.jpg

DİYALEKTİK DİYE DİYE…

Biliyorsunuz; Büyük Doğu-İbda literatüründe DİYALEKTİK çok temel bir kavram…

Bu kavramı ilk olarak “fikrin düzeni” anlamında kullanan da Üstad ve Kumandan… “Fikrin düzeni, fikrin sunuluşu, fikrin her şeyi kendi hasrına alması” anlamında…

Bu çeçevede söyledikleri; “dağı taşı kendisine katıp sürükleyecek bir diyalektik”….

Buna göre, diyalektik ezberlenip tekrarlanacak bir kavram değil, bunu bilenler tarafından, belli bir ideolojik formasyon kazanmış bağlılar tarafından uygulanacak bir usûl…

Bunu bilmediğiniz takdirde

Belki de bir Marksiste söyleyeceğiniz şeyi, bir Müslüman’a söylersiniz… Zaten o yüzden de; Müslüman Müslüman’a İSLÂM’ı anlatıp duruyor… birbirimize “İslâm propagandası” yapıyoruz…

Diyalektik'in "fikrin düzeni" olduğunu söylüyoruz ya; fikre yabancı adam, neyin "düzeni" içinde hareket edecek veya, fikirsiz adam, "fikrin kavgasını"(!) veriyor?.. Komik değil mi?..

Hadi anladık, ne yapacaksın?..

Dikkat ederseniz bunu, “toplumsal kurtuluş” diye ifadelendirilen hakikate göre söylüyorum… Bu çerçevede “diyalektik” sizin “hedefe doğru yürüyüş biçiminizdir” de aynı zamanda! Bu da her türlü “geyik” ve “lak lakın” önünü kesen bir hikmet!

Bugün yaşadığımız bir sonuç itibariyle söylüyorum;

Bu meseleleri görmezden gelmek, yok saymak, yokmuş gibi davranmak çözüm değilmiş.

Çünkü bu meseleler bu haliyle yani “çözülmüş” olarak, ilgililerine, muhataplarına, topluma ulaştırılmadığı zaman, işte böyle bir sonuç ortaya çıkıyor..

Varlık, oluş, niçin, nasılını izah etmek…

O açıdan bakarsak, gelinen yer “hiçbir yer”dir…

Halbuki “ideal orda duracak” bize ona göre, nereye gelip, nereye gelemediğimize bakacak, ona göre yerimizi tayin edecek, ona göre BUGÜN YAPILMASI GEREKENLERİ yapacak, ona yaklaştıkça yaklaştığımızı, uzaklaştıkça da ondan UZAKLAŞTIĞIMIZI FARKEDECEKTİK…

Bu “ölçüyle” baktığımızda, fazla söze gerek yok değil mi?.. Nerden nereye geldiğimiz ortada!

İşte, ideolojinin “diyalektik bir süreç” içinde işlenmesi söz konusu olmadığı zaman gelinen nokta burası!..

Bu çerçevede “diyalektik”, ideolojinin “Çanakkale boğazı” dediği yerde, bilmem “neremin ağzı” diye hariçten gazel okuyan, bu tarz sesler çıkaranları da, bu bayağılıkları içinde, “dışta bırakan” bir usûldür!

Dününü hatırlamıyorsun, dünkü “iddialarını” bile unutmuşsun, ağzından çıkanı kulağın duymuyor!

*

Mesela hatırlıyorsunuzdur;

İdeoloji insanlar arasında; “ortak duygu ve düşünce alışkanlıkları” oluşturacak ve bir hadise karşısında insanlar, EDİRNE’DEKİ İLE KARS’daki aynı tepkiyi gösterecekti?

Anlaşılıyor mu bilmiyorum…

Sen “koptukça ve keskinleştikçe”, yani “papağanlaştıkça” bu “müşterekliği tahkim etmek” yerine, dağınıklığı artırıyorsun!

Komedinin farkındasınızdır inşallah…

İdeoloji bunun içindi, buna vasıtaydı…

Değil mi?..

*

Büyük bir “oluşa göz” dikmek…

Bunu, “ideolocya”nın hedef ve gayeleri açısından anlamak, kavramak lazım; büyük oluş dediğimizde değil mi? İdeolocya ve onun çizdiği tabloya göre..

Bir gencin, bir insanın, bir Müslümanın hayatını anlamlı kılan ölçü budur!

Yoksa, doktor olmak istiyorum, mühendis olmak istiyorum, tabii olacaksın, olacağız, ama onları olmaktan amacımız da yine bu “büyük oluş”un bir parçası ve buna nisbetle olmalı değil mi?.

*

Bütün meselelerin başı “insan”… öyle değil mi?..

Biz “insanı” kaybettik…

Bunun nasıl bir kayıp olduğu Batı’da dillendiriliyor…. Bodriyar işte ilerde belki temas ederiz.

 

İNSANI KAYBETTİK!

İnsanı kaybettik…

Bu nasıl bir şeydir derseniz, onu da örneklendirelim.. –hani böyle felsefi bir sorun gibi anlamsız ve karmaşık bir problem halinde değil de Mirzabeyoğlu’nun verdiği bir misâlle..

İşte biliyoruz, ekonomi, ilmi, iktisat ilmi, bugün gelinen durum…

Hani bir konuda böyle ilerledikçe ilerledikçe, başlangıçtaki “amaç ve gaye” unutuluyor ve sonra ona daha da hatırlayan kimse kalmıyor ya onun gibi…

İşte birgün böyle mesele içerisinde anlatırken;

Hani “ekonomi insanın mutluluğu içindi” dedi. Gaye ve amaç bu değil miydi?.

Halbuki şimdi?..

Ekonomi yüzünden insanların hayatı mahvoluyor… savaşlar, kan, gözyaşı, sömürü, şu bu..

İşte başlangıçta böyle “masum bir gayesi” olan “ekonomik faaliyet” sonuç olarak nerelere varıyor görüyorsunuz…

*

konferans-toplu-bb.jpg

KASIM AYINDA ÇİÇEK AÇAN AĞAÇLAR VE FARKINDALIK!

Bağlı olduğumuz dünya görüşü;

SANATA VE SANATÇIYA bir MİSYON yüklüyor…

Bu misyonun en önemli taraflarından biri de:

Farkındalık oluşturmak!

Benim şahid olduğum bir hadise; yolda yürüyordum. Adamın biri, bir bankanın önündeki ağacın dibinde durmuş, ellerini iki yana açarak böyle bir hayret nidasıyla;

Bu nedir yahu!” diyor, “baksanıza şuna, kasım ayında çiçek açmış ağaçlar!..”

İnsanlar, onu meczup filân zannettiler ve o kendi telaş ve koşuşturmaları içinde, bir bakış atıp, -ağaca değil, adama-yollarına devam ettiler, aynı şeyi bana bakarak söyleyince, durdum ve baktım; Evet, ağaç kasım ayında çiçek açmış ve doğanın doğal hali bu değil. Fakat bu kimsenin dikkatini çekmiyor! İşte bu adamı hayrete sevk eden ve hayretini böyle dillendirmesine sebeb olan şey bu;

Ağaçlar Kasım ayında çiçek açmazlar!.

Şimdi bizde işte bu “modern hayat” dediğimiz hızlı akış içerisinde, düşünün ki,

Gözümüzün önündekini görmez hâle gelmişiz!

Bu ne demektir biliyor musunuz?

Şimdi AHİR ZAMANDAYIZ YA, işte kıyamet alametlerinin tek tek zuhur ettiği bir devirde…

Bu körlük bizi öyle bir hale getirebilir ki,

Yarın, GÜNEŞ BATIDAN DOĞSA fark etmeyecek hale geliriz… Allah korusun!

*

FAZLA OKUMANIN ZARARLARI - İDEOLOJİLERE KARŞI ADAM VE BİZ

Fazla okumanın genel olarak insanda iki türlü tesiri olur;

Birinde, ufkunuz açılır, bakış açınız netleşir, malzemeniz bollaşır, hedefinize doğru giderken pratik açıdan çok daha rahat hareket eder ve kolaylık elde edersiniz…

Kendinizi ve dünya görüşünüzü ifade etmekteanlamakta, anlatmakta, tebliği ve telkinde büyük bir güç ve kuvvet kazanırsınız…

Bu normal olan…

İkinci tesiri de şu olur;

Kafanız karışır, bulanıklaşır, okudukça, piyasada bol miktarda mevcut olan, kitap yüklü merkeplere dönersiniz… her boku bilen, ama “bildikleri” en başta kendi işine yaramayan aptal bir ukalayadönersiniz…

Ne aldığınızı, okuduğunuzu koyacağınız bir yer vardır, ne de kusabilecek bir “şuur” donanımınız…

Her konuda “lak lak” edersiniz ama, “temel meselelerde” en ufak bir fikriniz yoktur; En başta bir “teoriye” nisbetiniz yoktur.

Kant şunu demiş, hegel bunu demiş filân…

Eee?..

Tam ifade edebildim mi bilmiyorum…

“Okumanın” insanı böylesine “cahilleştiren” bir tarafı da vardır..

Bu söylediğim yanlış anlaşılmasın; “Okumanın nasılını, niçinini metodolojisini” önceden, en azından, bir “sezgi”, bir “hedef” anlamında, peşin fikir olarak “biliyor” olmak gerekir…

Hele “siyasî bir şuur” ekseninde bu niyetteyseniz, bu daha da önemli bir hale gelir…

O yüzden “çok okumak” çok anlamak değildir…

Halbu ki “aslolan anlamaktır”…

Bu “anlamayı” kolaylaştıracak, dilinizi zenginleştirecek bir çerçevede, okurken çok “seçici olmak” gerekirdiye düşünüyorum!

O yüzden bu “okuma meselesi” çok önemli…

Okursunuz, şifa bulursunuz…

Veya okursunuz “zehirlenir” ve zehirlemeye başlarsınız…

*

DEMİN “TÜM İDEOLOJİLERE” KARŞI adam örneğini verdim…

Bu meseleyi daha önce bir kere, “Müslüman aydının ideolojisizlik hâli” başlığı altında değerlendirmeye çalışmıştık.

Şimdi buraya sizi çağırıp, ben de bu kürsüye çıkıp;

“Yahu ben buraya size bir şey söylememek için çıktım”

Desem?..  Ne kadar saçma, aptalca bir durum ortaya çıkar değil mi?..

İşte bunun gibi… Adamların aslında yaptıkları da bu!

Bu uç bir örnek ama, çoğunluk bu örnekteki gibi.

Yoksa istisnai bir durum olsa:

Kötü örnek örnek olmaz” der geçeriz…

Şimdi adam;

İslâm’a aidiyeti olan bir ve belli bir düşünce ve faaliyet alanı olan bir grubu da veya tüm grupları da; “Dini İdeolojiye bağlı” diye tanımlıyor…

O zaman “dini ideolojiye” de karşı oluyorsun filan…

Veya kestirmeden, işte “Efendim ben dinin ideoloji olarak tanımlanmasına karşıyım” (!)

Efendim burada mesele senin, karşı olmandan ziyade, seni böyle tanımlayarak “ham” yapmak isteyen saldırıya karşı ne yapacaksın?.. Önemli olan bu tabii

*

Neyse, şimdi bizim açımızdan cevab bulmamız gereken soru şudur:

Biz bu durumu nasıl aşacağız?..

Aşabilecek miyiz?..

Şu anda mevcut üş aşağı beş yukarı bu olduğuna göre… Arkadan gelenler, bu adamları “taklid” ederek bu “anlamsızlığı” sürdürecekler mi, yoksa yeni bir “anlayış etrafında” bu İLKELLİĞİ de mahkûm ederek;

Dil,

Diyalektik,

Dünya görüşü

Gibi temel meseleleri çözmüş olarak, yeni bir örgütlü aydın sınıfı doğurabilecek veya buna zemin hazırlayabilecek miyiz?..

İşte mesele bu!

*

GERÇEK SANAT

Gerçek bir sanat; insanı derinden kavrayarak, doğrudan insan ruhuna tesir eder! İnsanı böylesine derin bir çekim alanına alan sanat, onu “gerçeğe” yaklaştırır ve onun “zihnini yeniden” inşa eder, onu yeniden üretir! Diriltir ürpertir…

Bir de böyle “üretilmiş” sun’i diyebileceğimiz, aslında “sanat” olmayan fakat işte “sanat” olarak tanımlanan şeyler var;

İşte, “konuşma sanat”, yeme sanatı, içme sanatı falân filân… O da işine göre bir “sanat” olabilir ayrı mesele

*

Günümüzün en büyük problemi;

Bilgiye ulaşmak, “bilmek” filân değildir…

Yaşadığımız en büyük problem, “bilginin” hissedilir hale gelmeyişi ve “yaşanan” olmayışıdır…

Mirzabeyoğlu terminolojisinde “yaşanan” diye anlattığı bir durum..

Misal, “ölüm korkusu” yaşayan bir adamın ne hissettiğini, o korkuyu yaşamayan biri hissedemez, ama bir adamın “ölüm korkusu” yaşadığını bilir…

İşte uçurumdan yuvarlanan bir adam gördüğümüzü düşünelim;

Biz sadece olayın vahim olduğunu “biliriz” ama o adamın “ne yaşadığını, o anını” bilemez, hissedemeyiz…

Bu anlamda da tasavvuf, “anlatılan” değil, “yaşanan”dır…

O hâlde; “yaşananı”, sadece “yaşanana katılarak” bilebiliriz…

O yüzden de bu konularda “konuşmak” çok tehlikeli bulunmuştur.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.