• BIST 104.966
  • Altın 146,252
  • Dolar 3,5079
  • Euro 4,1789
  • İstanbul 27 °C
  • Ankara 31 °C
  • Konya 31 °C
  • İzmir 28 °C

Av. Ali Rıza Yaman yazdı; “Paralel Devletin Modern Tarihi” Üzerine

Av. Ali Rıza Yaman yazdı; “Paralel Devletin Modern Tarihi” Üzerine
“Tam bağımsız ve millîlik”in evvel emirde ve sadece “tam bağımsız ve millî bir Fikir’le” mümkün olabileceğini ihtar eden bu perspektifin, 15 Temmuz işgal teşebbüsünden sonra daha bir mânâlı olduğunu, herkesin her meseleye bu zaviyeden bakmasının gerektiği

“Paralel Devletin Modern Tarihi” Üzerine

Av. Ali Rıza Yaman

I.

Platon, “doğuş”u düşüş olarak idrâk ve ifâde eder.

Bu “düşüş”ün Hristiyanlık’taki karşılığı “ilk günah”tır.

İnsan “ilk günah”tan arındığı nispette; insan olur.

Bu telâkkide, insanın kâmil mânâda varoluşunun önüne çekilen büyük bir çit vardır ve bu çit, en temel insanî duygu olan fıtrî adalet hissini de ciddi şekilde örselemektedir.

Zira soru basittir:

İnsan kendisinin işlemediği bir günahı niçin ömür boyu taşısın, o günahın ızdırabını niçin ömür boyu duysun, “ilk günah” lekesiyle niçin ömür sürsün?

Öyle ya; suç şahsîdir ve “yasak elma”yı yiyerek cennetten “düşen” sadece Hz. Adem ve Hz. Havva’dır.

Zâtî ve temel prensipleri itibariyle kötü” olan ve “tanrı” telâkkisi BİLE antropomorfist bir karakter taşıyan Batı’nın bütün fikir ve siyaset tarihinin serencamı, olamama hâli ve bu hâlin insanlığı topyekûn tahrip edici etkisinin sebebi burada gizli olup, Batı insanı’nın hürriyete erememesinin ontolojik, epistemolojik ve aksiyolojik cevapları da yine burada mündemiçtir.

Bu dünya”, İslâm için de en düşüktür.

Ama değeri de değersizliği de buradan gelir.

Zira insan; düştüğü yerde/”bu dünya”da tekâmülünü tamamlayacaktır.

İ. Gazalî Hz.’i hayatın aslî karakterini tekâmül olarak işaretler ve “her şey kendisinden sonra gerçekleşecek kemâl için yaratılmıştır” der.

Aslolan tekâmüldür ve “bu dünya”; kemâlleri gerçekleştirme imkân ve potansiyeli taşıdığı için  ulvîdir.

Ve bizim için aslolan; hayatı ve varoluşu mânâlı ve değerli kılmak, eşya ve hâdiseleri teshir etmek, “bu dünya”yı imâr ve inşâ etmek, şahitlik edilen zamanın hakkını vermektir.

İnsan bunu yaptığı nispette mükerrem, yapamadığı nispette de “hayvandan daha aşağı”dır.

İnsanın “mükerrem” vasfı doğuştandır, zira İslâm’a göre her insan “İslâm fıtratı” üzere doğar.

İnsan temiz/ İslâm fıtrat üzere devam eder, ilk peygamber olan “İlk İnsan”ın nebevî ve vahdanî dilini konuşur, o dil ile eşya ve hâdiseleri teshir,  dünyayı da inşâ ve imâr ederse meleklerden bile öte bir seviyeye erer.

II.

Peki her şeyin her şeyle bir nispet içinde olduğu âlemde mânâlandırma ve teshir etme işlemi neye göre ve nasıl olacak?

Daha öncesinde; insan kendi “ben”ini âlem karşısında nasıl konumlandıracak?

Ben “ne”yim, ben “niçin” varım ve ben “nasıl” yaşacağım?

İşte fert ve cemiyetlerin kültür vasatlarını ortaya koyan ontolojik, epistemolojik ve aksiyolojik suâller…

Fert ve cemiyetler bu suâllere sarih ve sıhhatli cevaplar verdiği, her ân gerçekleştirilmesi gereken üç temel değer olan “iyi, doğru ve güzel”i, “Mutlak İyi, Mutlak Doğru ve Mutlak Güzel”e nispetle gerçekleştirdiği ölçüde var ve daim kalırlar.

Var ve daim kalma çabası”nın bir diğer adı; “siyaset”tir.

En küçük çaptan en geniş çapa kadar siyaset; son kertede tertip ve tanzim işidir.

Neyi neye göre tertip etmeli, neyi neye göre tanzim etmeli?

Göre”; bir nispet ifadesidir ve kritik faaliyetini işaret eder.

Kritik; “olan”ın “olması gereken”e GÖRE değerlendirilmesidir.

Olan; mevcut, olması gereken ise; ideal’dir.

İdeal’ini gerçekleştirmeye memur ve mecbur olan insan her daim kritik faaliyeti içindedir, zira yoklukla malûl ve maruftur.

Yoklukla malûl ve maruf olan insan; tekâmülünü gerçekleştirmekle mükelleftir.

Bu mükellefiyet, sahici bir kritikle yerine getirilir.

Çünkü tekâmül eksikliği görmekle başlar.

Mevcut olan/ ben, “olması gereken”e göre sahici bir kritiğe/riyazete tâbi tutulmalıdır ki eksiklik giderilsin, sonsuz olan tekâmül yolunda terakkî gerçekleşsin.

Siyaset; riyazettir, riyazet nispetinde tekâmül…

Siyaset; ferasettir, tekâmül nispetinde feraset…

“Riyazet, tekâmül ve feraset”li/ siyasetli bir müslümanın hâlini Gaye İnsan-Ufuk Peygamber işaretliyor: “Müminin nazarından korkunuz. O, Allah’ın nazarıyla bakar.”

III.

Allah’ın en sevmediği günah; kibirdir.

Çünkü kibir; tekâmülü engeller.

Tekâmül olmayınca; kendi ben’ine yabancılaşma ve tedricî olarak İlâhlaşma çabası kaçınılmaz son olarak belirir.

Hâl böyle olunca eşya ve hâdiseleri teshir kudreti de yiter.

Eşya ve hâdiseleri teshir kudretini yitirmeye başlamamızın tarihi 500 yıl öncesine dayanır.

O zamanın devlet ve fikir ricâli kibirle malûl ve maruftur.

Üstünlük duygusuyla yaklaşılan Batı’nın oluş ızdırabı görülememiş, kibirlerinden kaynaklı olarak İslâm meseleler içinde ve çözüm sadedinde teklif edilememiş, “değer”ler gerçekleştirilememiş, siyaset üretilememiş ve tedricen eşya ve hâdiseleri teshir kudreti kaybolmuş, fetih hakkı yitmiş ve tersine tekâmül hâlinde kendi gerçekliğini âlemşümul bir gerçeklik gibi sunan Batı’nın siyaset yapma tarzı yegâne siyaset yapma tarzı olarak benimsenmiş, hem madde hem de mânâ plânında zillet ve esarete düşülmüştür.

Kabaca anlatılan bu sürecin ardından tarih sahnesinde bir ümit belirmiş, Abdulhamid Han bu topraklara has ve hususi siyaset yapma tarzına nispetle bir siyaset üretme çabasında olmuş, ancak o da kuşatmayı yaramamış ve hâ’l edilmiştir.

Bu hâ’l edilişten fazla değil, takriben sadece 40 yıl sonra Türkiye’ye dair bir rapor yayınlanır.

S. Mirzabeyoğlu’nun dikkat çektiği Amerikalı diplomatın raporunda geçen ifâde (meâlen) çarpıcıdır:

Türkiye’de dışarıdan müdahale olmaksızın Amerika’nın nam ve hesabına çalışacak politikacı yetişmiştir.”

Kendine âit bir gerçekliği âlemşümul bir gerçeklik olarak sunmak,  bunu benimsetmek, dahası bunu bir bedâhet gibi sunmak büyük, çok büyük bir başarıdır.

Son 500 yılda bu başarıya imza atan; coğrafî bir ifade olmanın haricinde ve ötesinde çok ve derin bir anlamı olan “Batı”dır.

Batı, evvelâ kendi siyaset yapma tarzını kabul ettirdi.

Bu kabul edişle birlikte, imar ve inşâ mecburiyetinde olduğumuz “bu dünya” ile olan münasebetimizin mahiyeti zarar gördü.

“Bu dünya”  ile münasebet noktasında gösterilen zafiyetin bedelini bütün bir dünya ödedi, ödüyor.

 

IV.

Siyaset; riyazettir.

Riyazet; cehddir.

Cehd; mücahede ve mücadeledir.

Mücadelede aslolan; dirayettir.

Dirayeti besleyen “Fikir”dir.

“Fikir”in bünyeleşmesiyle birlikte malûmatlar fikre tevcih olur ve zamanla irfan kıvamı tutar.

Bu kıvam tuttuktan sonra meseleler karşısında yersiz, gereksiz, mesnedsiz hissîlikler sergilenmez, uhuletle, suhuletle, muhabbetle, letafetle, zarafetle, icabında şecaatle, hakkaniyetle ve “mutlak adalet”i tesis etmek gibi bir ulvî saikle hareket edilir.

Cemiyet meydanında verilecek gerçek ve ulvî soydan bir siyasî mücadele; irfan kıvamını tutturmak gibi bir saikle hareket eden sahici insanlarla yapılmalıdır.

Tam bağımsız ve millî bir siyaset yapma tarzının ilk ve en önemli şartını yerine getirmiş olup, tam bağımsız ve millî fikri sistem, kitap ve devletlik çapta inşâ, ifâde ve teklif eden ve bu teklifiyle fikirsizlik mazeretini ortadan kaldırıp, herkesi her şeyden mesul hâle getiren Salih Mirzabeyoğlu’nun ilk (ve temel eseri) “Bütün Fikrin Gerekliliği”nin daha ilk bahsinde “irfan” ı ele alması, “irfan- siyaset” meselesinin hayatîliğini anlama açısından bir diğer ipucudur.

“İrfan- siyaset” meselesini anladığı için olsa gerek, bildiğimiz kadarıyla Avrupa’da (ve belki Türkiye’de de) İBDA hareketine dair akademik mahfillerde hazırlanan ilk tezin sahibi olan Sayın Sinan Baykent’in “Paralel Devletin Modern Tarihi” isimli eserine tam bağımsız ve millî bir siyaset yapma tarzının câri hâle gelmesi mücadelesinin tezahürü olarak yaklaşılması gerekir diye düşünüyoruz.

Zira, Batı tipi siyaset yapma tarzına hem nazarî hem de pratik olarak vâkıf olup, toplumsal mutabakatın etrafında sağlandığı ve mutabakatın basit bir mağdur-mazlum durumundan kaynaklanmadığı belki de tek dava olan Mirzabeyoğlu Davası sürecine yadsınmaz desteği olan değerli gönüldaşım ve dostum Sayın Sinan Baykent’in mezkûr eserinde; “tam bağımsız ve millî bir fikir”in yansıması hâlinde, “tam bağımsız ve millî bir siyaset yapma tarzı”nın câri hâle gelmesi zaruretinin ne kadar hayatî olduğu, ansiklopedik malûmatlar da verilmek suretiyle,  anlatılmaktadır.

“Tam bağımsız ve millîlik”in evvel emirde ve sadece “tam bağımsız ve millî bir Fikir’le” mümkün olabileceğini ihtar eden bu perspektifin, 15 Temmuz işgal teşebbüsünden sonra daha bir mânâlı olduğunu, herkesin her meseleye bu zaviyeden bakmasının gerektiğini düşünmekteyiz.

Sırtını konjonktüre dayama kolaycılığı sergilemeyen, ucuz popülizme kaçmayan, goygoy yapmayan, meselelere sathîlik anlamında gazeteci kültürüyle yaklaşmayıp derinliğine ve genişliğine yaklaşan, bunu yaparken ansiklopedik malûmat vermekten de çekinmeyen Sinan Baykent imzalı “Paralel Devletin Modern Tarihi” okununca daha net görülecektir ki;

FETÖ, devşirme bir harekettir,

Temel gayesi; kan, nefret ve gözyaşı ile malûl ve maruf olup, insanlığa sunacak hiçbir teklifi kalmayan, sadece Irak’ta ve sadece 12 yılda 4 milyondan fazla insanı katletme “becerisi”ni gösteren Batıcı siyaset ve hayat tarzını iliklerimize kadar zerketmektir,

Kisve ve figürasyonun hiç ama hiç önemi yoktur,

Kisve ve figürasyonun son kertede önemsizliği, meselenin hayatîliğini de işaretlemektedir.

Sayın Sinan Baykent’in derinlikli eserinin toplamından çıkan mânâ ve ihtar şudur:

15 Temmuz’da iyice ayyuka çıkan işgal teşebbüslerinin olduğu şu vasatta, Türkiye’nin devlet ve fikir ricâli bir tercihle karşı karşıyadır:

Ya, Batıcı/ İsrailci istihbaratçı artıklarının beslemesi/ yetiştirmesi olan goygoycu küçük şahsiyetlerle zillet ve esaret içinde ömür tüketilecek,

Yahut da meseleye uhuletle, suhuletle, ciddiyetle, vakarla ve “devlet aklı”yla yaklaşıp, işin goygoyunu yapan gazeteci ayak takımıyla aralarına mesafe koyup, “devlet- fikir” ilgi ve alâkasını anlayacak ve işgal teşebbüsüne yepyeni bir NİZÂM VE İDARE RUHU’yla, dolayısıyla yepyeni bir siyaset yapma tarzıyla cevap verip sahici bir hürriyet hamlesini gerçekleştirecektir.

Eserinde “demokrasi” bahsine ayrı bir fasıl açan Sinan Baykent; “Batı demokrasilerinde söz sahibi olan halk değildir. Ya kimdir? Para babalarıdır, lobilerdir, spekülatörlerdir, sermayerdarlardır, kısacası Büyük Kapital’dir. Parayı veren düdüğü çalar.” (s.224)  demekte, ‘ama’sız, ‘fakat’sız, ‘lâkin’siz bir şekilde demokrasinin şedit, şirret ve iki yüzlü yönüne değinmektedir.

Mevcutun kritiğini iyi yapan, ama “ –anti olmak”la da kalmayıp, sahip olduğu hamule itibariyle teklif edici mahiyette de eserler vereceğini umduğum değerli dostum ve gönüldaşımı tebrik ediyor, bilhassa da teklif edici mahiyetli eserlerinin istifadeye sunulacağı günü hasretle beklediğimi bildiriyorum.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.