• BIST 100.170
  • Altın 275,260
  • Dolar 5,6966
  • Euro 6,2980
  • İstanbul 24 °C
  • Ankara 31 °C
  • Konya 29 °C
  • İzmir 27 °C

Av. Ali Rıza Yaman yazdı; “Ölüm Odası”nı Tezyin Eden Sanatkâr: Salih Mirzabeyoğlu...

Av. Ali Rıza Yaman yazdı; “Ölüm Odası”nı Tezyin Eden Sanatkâr: Salih Mirzabeyoğlu...
Yaşayan şehid, İbda Mimarı Kumandan Salih Mirzabeyoğlu'nun vefatı münasebetiyle yazılmış bu yazıyı yeniden güncelliyoruz!
Av. Ali Rıza Yaman yazdı...

“Ölüm Odası”nı Tezyin Eden Sanatkâr:

Salih Mirzabeyoğlu

Av. Ali Rıza Yaman

kumandan-uc-nokta.jpg

I.

Eskiler; “Mayıs’ta sefer, Ağustos’ta zafer” der.

Büyük Doğu Mimarı gibi İBDA Mimarı da Mayıs ayında aslî vatana sefer eyledi.

S. Mirzabeyoğlu’nun merhum Av. Harun Yüksel’in taziye evindeyken söylediği, “Müslüman olarak ölmüşsen zaten kendi devrimini yapmışsın demektir” sözünden de anlaşılacağı üzere, her ikisi de kendi devrimini yaptı, her ikisi de yeni devrimlere ve yeni nizâmlara gebe bir fikir inşâ ederek ölümsüzleşti, her ikisi de kahramanca yaşadıkları fâni hayata yine kahramanca vedâ etti.

Biri “nasıl”ı temellendirirken, diğeri “niçin”i temellendirdi.

Ve bütün bunları yapmak suretiyle;

“Ölüm odası” olan bu dünyayı tezyin edip, hayatı ve varoluşu ve mânâlı ve değerli kıldılar,

“Yaşanmaya değer hayat”ın nasıl ve niçin yaşanacağının mücessem ifâdesi oldular,

Doğuştan sahip olduğumuz cennet hayâlini tahayyülî olmaktan çıkarıp, kaskatı bir vakıa olarak önümüze koydular.

Bütün bunları yapmanın, “temel meseleler”in bizcesini ortaya koymanın, “teorik dil alanı”nı oluşturmanın ne kadar hayatî olduğunu tersinden doğrulayan isimlerden biri olan Bernard Lewis de Kumandan Mirzabeyoğlu’ndan dört gün sonra ebedî âleme intikâl etti.

Kendi dil, duygu ve düşünce faaliyetlerini realize etmek ve kendi indî ve ilmî verilerini “nesnel gerçeklik alanı” olarak sunmak için “objektif ilim”, “objektif ilim adamı”, “objektif tarihçilik” gibi esasında içi boş terkipleri kavramlaştıran, dahası bunları totemleştiren Batı ilim/ tarih paradigmasını hâl diliyle yalanlayan, “her iş ve oluş ideolojiktir, çünkü ideoloji insanın kendi benine, âleme, hayata, hâdiselere bir nazar ediş tarzıdır” doğrusunu bütün eserlerinde gösteren, bu yönüyle gayet ideolojik bir tutum ve davranış içine giren, inşallah bir gün mutlaka devletlik çapta da tatbik edilecek olan BüyükDoğu Projesi’ne ön almanın bir diğer adı olan “Büyük Ortadoğu Projesi”nin fikrî/ nazarî mimarlarından olan Bernard Lewis, son yüz yılın en büyük kırılma noktalarından biri olan I. Irak Saldırısı’nın asıl sebebini gayet güzel belirtmiş, 1991’de Irak’a saldıran Batı’nın Türkiye’de de niçin sadece Mirzabeyoğlu’na saldırı gerçekleştirip, haftalarca işkence ettiğini hülâsa etmişti:

Bizim Judeo- Hıristiyan mirasımıza, seküler varlığımıza ve her ikisinin dünya çapında yayılışına karşı kesinlikle eski bir rakibin (İslâm’ın) tarihî bir tepkisi karşısındayız.”

B. Lewis gibi gayet ideolojik bir tutum ve davranışla hâdiselere yanaşıp, holocaust eksenli bir modernite kritiğine girişen Zygmunt Bauman, B. Lewis’ten neredeyse yarım asır önce Hıristiyan- Yahudi dünyasının kararmakta olduğunu söyler ve ekler:

Yaşananlar çarpıklaşan modern bilimsel ruhun yansımasıydı… Modernite olmadan holocaust düşünülemez.”

Bauman kısmen haklı, zira holocaust modernitenin neticesidir.

Ama asıl soru(n) şu:

Kan, nefret ve gözyaşı ile malûl ve maruf olan modernite neyin neticesidir?

Ve dahası; Batı’nın pre-modern döneminde BİLE holocaust vb. uygulamaları yok mudur?

Şüphesiz vardır.

Ve şüphesiz bütün bunların kaynağında Batı’nın “asıl/ temel prensipler”deki zafiyetiyatmaktadır.

kumandan-bir.jpg

II.

Bir medeniyetin “asıl/ temel prensipleri”nin sıhhati; “ne, nasıl ve niçin”e verdiği cevabın sahici, şümullü ve hakikî olmasına bağlıdır.

Ben “ne”yim, ben “niçin” varım ve ben “nasıl” yaşayacağım?

Sırasıyla ontolojik, epistemolojik ve aksiyolojik soru ve sorunlara verilen cevaplar ve üretilen çözümler, bir cemiyetin genel kültür vasatını ve bir medeniyetin ne kadar “ideal”e yaklaştığını ele verir.

Her cemiyet, “niçin” ve “nasıl”a verdiği cevapla varolur ve bidayette ve nihayette varoluşun bir diğer adı olan “ahlâk”ını gerçekleştirir.

Gerçekleştirilecek olan “ahlâk”, “olan”ın “olması gereken”e göre değerlendirilmesi demek olup, bu değerlendirmenin neticesinde beliren “kemiyet değişimi, ahlâkî keyfiyeti belirleyen değil, ahlâkî aksiyona mevzu ve vesile olandır.” (1)

Ahlâkî aksiyonun gayesi; varoluşu gerçekleştirme mecburiyet ve memuriyetini yerine getirmektir; “(…)insanlık, nefsin görüntü direnişini kırmak ve ruhunun hürriyete erişme isteği ve gayesiyle yaratıldı; onun için bunca yol var, bunca yol hakikati.” (2)

“Teslimiyet şekli, hürriyet hamlesi” (3) olan ahlâk, doğuştan sahip olunan “tenkidî şuur”u şuurlaştırma nispetindedir. Zira “ahlâk dünyasının tam ve mükemmel görünüşüne müsaade eden yegâne prensip, her hâlde şahsın mutlak karakteri, yani failin maddeye tefevvukudur.” (4)

Gerçek hürriyet; hakikate esaret ve esir olunan hakikate göre maddeye tasarruf ve teshir nispetinde, “-ruh safiyet kazandıkça madde teshir edilir” ölçüsü…

Ruhun safiyet kazanıp, mutlak hürriyete ermesi de bilgilenme ile mümkün ve bilgilenme süreci ile paralel. Kendinde kendi “ben”ini aşma melekesine sahip olan insan, vakıaları, ancak fikirler, değerler vasıtasıyla kendi “ben”ine tevcih eder ve ancak bilgilenme sürecine paralel bir şekilde ferdî şuuru yükselir.

Ferdî şuurun terakkisine paralel olarak da müteal bir istidat olan akıl, yepyeni bir ahlâkî kaide olarak inkılâp eder, “nasıl” ve “niçin”e verdiği cevaplarla keyfiyet ve hakikatini ortaya koyar, cemiyetlere göre has ve hususilik belirten bilgi edinme tarzına göre kâinatı okur, anlar, anlamlandırır…

Bütün bu süreçte ferdin yanı sıra cemiyet şuuru da şekillenir, kollektif şuur kristalize olur.

Bilgi edinme tarzı “nasıl?” suâlinin cevabını mündemiç olup, ontolojik ve epistemolojik temeller bu suâlin üzerine bina edilir. “Ahlâk”ın ahlâkîliğinin kriterlerinden biri de bu: bilgi edinme tarzı, “nasıl”a verdiği cevapların sıhhat ve sarahati. “Nasıl fevkalâde mühim bir yol, metod… İlk eşiği kurabilmek…” (5)

“İlk eşik”in üzerinde yükselen değer olarak bilgi ve bu “değerler”in kriterlerinden olan aksiyoloji… “[D]eğer’, kendisine yöneldiğimiz özelliktir. Ahlâk ise, ne tür değerlere yönelinmesi gerektiğini belirler.” (6)Bir değere yönelinmesi gerektiğini belirleyen “değer”e bakarak bilgi türünün (‘episteme’nin) mahiyeti hakkında da fikir edinebiliriz.

Bilgilenme sürecine paralel olarak inkişaf eden şuur, hareket üzerinde düzenleyici, denetleyici, yönlendiricidir. İnsanı diğer mahlûkların şereflisi kılan da bu hususiyetidir. Şayet böyle olmasaydı insanın sevk-i tabiî hâlde yaşayan diğer mahlûklardan hiçbir farkı kalmaz, tecrit melekesi (= nimeti) olmadığı için kendinde kendi mevcudiyetini aşamaz, idealini gerçekleştiremezdi. Oysa ki “insanın hareketleri bilinçli olduğu ölçüde amaca yöneliktir. İnsan bu amaca yaklaşma ve bu amacı sağlama derecesine göre, hareketlerine değer biçer.” (7)

Tam burada kritik sorular belirir:

“Göre”yi neye göre değerlendirmeli ve “ol”maya memur ve mecbur olan insanın hareketine neye nispetle ve nasıl bir değer atfetmelidir?

Şuur, insanın yapıp- etmeleri üzerinde etkiliyse, insan, aksiyonunu bir üst değere göre değerlendirmek durumundaysa, bu “göre”ler ve hep bir “göre”yi işaret edecekse, o zaman hareket ile değer arasında sağlam bir münasebet ve bu münasebete nispetle beliren bir değerler skalası (= tutarlı bir dünya görüşü=muhatap anlayış) şart değil midir?

Ahlâkın ahlâkîliğinin görüldüğü zemin, failin maddeye tefevvuk ve tesiriyse ve “her şey kendisinden sonra gerçekleşecek kemâl için yaratılmış”(8) ise hareketin belirli kurallara uygunluğunu sağlayan bu değerler skalasının da bir “şey”e nispetle değerlendirilmesi gerekmez mi? (=Mutlak Fikir?)

Bütün meselelerin son kertede düğümlendiği yer; her şeyin kendisine nispetle mânâ ve mahiyet kazandığı bu “şey”dir.

Bütün bir düşünce tarihi bu “şey”i anlama çabasının, onu izah etme cehdinin ürünüdür dersek her hâlde yanılmış olmayız.

kumandan-iki-002.jpg

III.

B. Lewis’in bahsettiği Judeo- Hristiyan miras ve o mirasın sahiplerininyayılmacılığının insanlığı getirdiği nokta ortadadır.

Bu noktanın altında; reddi mümkün olmayan ciddi bir entelektüel birikim, içtimaî bir devinim ve ideolojik bir tavır vardır.

Batı’nın geldiği ve insanlığı getirdiği bu hazin tabloyu hecelemek için, “niçin”e cevap vermeyen, daha doğrusu bu soruya cevap aramaya yanaşmayan, ahlâkî/ moral değerlere “nasıl?” suâli üzerinden kendince izah getiren, kâinatı tek boyutlu okuyan ve tasarlayan ahlâkının ontolojik ve epistemolojik temellerine kadar kritik etmek şarttır.

Batı’nın son 500 yılını; “[v]arlık’ın varlığını öznenin varlığında bilmenin serüveni” (9) olarak hülâsa etmek mümkün.

Modernitenin “ileri-geri” üzerine bina edilen retoriğinin devamlı surette reddiye düzdüğü ve “karanlık” olarak tavsif ettiği dönem, Batı’nın akıl- iman bağlantısını kendince sağladığı dönemidir. Bu dönemde Meşşaî filozoflar Hrıstiyan ilâhiyatına derinden tesir eder. Bu tesir, Aqunim’lu Thomas (1224- 1274)’ın Aristomantığının tefekkürüne tatbiki, Patristik felsefeyi sistematize etmesi şeklinde belirir.

Bu tefekkür kendi mecraında gelişmiş, farklı alanlarda zenginleşmiş, özellikle de düşünceyi tahakkümü altına almanın bir parçası olarak görülen  “mantık” ilmi canlanmıştır. Batı Roma’nın yıkılması, A. Thomas’ın öğretisinin Doğu Roma tarafından resmî öğreti ilân edilmesi, mantık ilminin vasıtasıyla “akıl”ın üstünde baskının kurulması, bütün bir değerler ve atıflar sistemine Kilise’nin hâkim olmasıyla neticelenmiştir.

Anlamak için inanma” (credo ut intelligam) telâkkisi Kilise’nin elinde, onun mütehakkim tavrına bir mânâda meşruiyet kazandırmanın âleti olmuş, tefekkür alanındaki gelişme mantık, retorik gibi birkaç disiplinden ibaret kalmış, ilim alanında arayan, düşünen, üreten, şümullü ve ufuk açıcı pek bir inkişaf yaşanmamıştır.

Toprağın ve emeğin kapital hâlini alması, ticaretin canlanması, şehrin ehemmiyet kazanması ve bütün bunlara paralel olarak da siyasî, iktisadî, içtimaî değişimler, daralan anlam dünyasının yıkılmasına, durağanlaşan tefekkürün canlanmasına sebep oldu ve “modern düşünce” ile birlikte inkişaf yaşandı.

Yaşanan inkişafta büyük pay sahibi olan Descartes, tefekkürün değişmeyen ve her tefekkürün kendine has olan bir dile, “matematik dili”ne yaslandı, cevher ve ârâzın değişim ve oluş içinde bulunmasını, devamlı yaratılış fikrini kabul etti, devamlı yaratılışta kesin, değişmez, “genel-geçer” bilgileri aradı.

Değişmeyen özler, matematik diliyle erişilen ve âdeta matematikî kesinlik belirten düşünme yasa ve usûlleri, “modern düşünce”nin her dem alâmet-i farikaları olup, Aydınlanma’nın otoriterlik, kesinlik ve egemenliği ile “beyaz adam”ın kendinde vehmettiği aydınlatma misyonunu perçinledi.

Batı’nın her iş ve oluşunda kendini gösteren “kesinlik kaygısı” modern dönemde Kartezyen endişe hâlini aldı, bu “endişe”, iradesi silinen, kendine güvenmek ve “ben” demek isteyen modern bireyin ortaya çıkışını sağladı.

Önceki yüzyıllarda çıkış noktası “inanıyorum o hâlde varım” (credo, ergosum) iken artık yegâne çıkış noktası düşünüyorum o hâlde varım (cogito, ergosum) oldu.

Varolmanın şartını, insanın kendi “ben”ine varoluş kaydını düşme şartını “düşünmek”e nispetle ifâde eden ve inanmanın bağlayıcılığından kurtulup, düşünmenin bağımsızlığına erişen insan bu süreçte erilmesi gereken bir mertebe olan “bireylik”e terfi ediyor, terfii nispetinde aklın gücünü keşfediyor, aklın gücünün bizatihî kendisinden kaynaklandığını düşünüyor, modernitenin değerini üreten ve şahsında taşıyan bir “özne” oluyor, Aristo kaynaklı ilkelerin yerine yenisi ikame edebiliyor, yine akıl sayesinde kâinatın nasıl çalıştığını bilebiliyordu.

Bu bir “ilerleme”dir ve artık “geri”ye dönüş yoktur. Bunu böyle kabul veya reddetmek başlı başına bir medeniyet sorunudur. Aklın gücünü ve nimetlerini kabul edip ona teslim olmamak olsa olsa insanın cehaletinden, ilkelliğinden ileri geliyordur, zira akıl, dışarıdan herhangi bir etkiyle bozulup, yozlaşmamış, saf bir güçtür, “müteal olan”dır.

“Akıl”a bir aşkınlık atfeden Aydınlanma, eski ve eskiye dair ne varsa silmek ve sağladıkları referansları “akıldışı” olduğu için reddedip, bilgiyi hiyerarşik tasnife tâbi tutmakla yetinmemiş, dini denetim altına almış ve “eski”nin silinmesiyle anlam dünyasında meydana gelen boşluğu bu şekilde doldurmuştur.

İnsan artık bölünmüş aklın sahibi hâline gelmiştir. “Küçük akıl”ın dünyasında son derece özgür kılınmış ve hatta birey olmanın aslî şartlarından biri özgürlük olmuşken, yine aynı birey, genel doğruların alanında “aklın yolunun bir” olduğu özellikle dine taallûk eden mevzularda “büyük akıl”a tâbi kılınmıştır.

“Bölünmüş akıl”ın sahibi birey, ilâhî olanla ünsiyetini “büyük akıl”a tâbi olmak suretiyle koparmış ve kendi başına varlığını devam ettiren ve nasıl çalıştığı BİLE bilinen evrene, tabiata gözünü dikmiştir. “Eski”nin sağladığı referansların reddi, tabiat telâkkisini de kökten değiştirmiş, doğa da akla tâbi olan, kendi başına hareket eden bir güç olarak görülmüştür. Bu telâkki beraberinde bir otoriterlik ve relativizmi de getirmiştir.

“Müteal olan”dan arındırılan dünya, bilginin de tek kaynağı oldu. İnsan zihni “dış”a yönelmiş ve bilgi, iktisadî ve teknolojik terakkiye paralel olarak, hiyerarşik bir modele nispetle, o model içinde tanımlanmıştır.

Bireyleştirilen insan bütün bu süreçteki tezatlıkları, garip ironileri görmemiş, görse de özgürleştirmek adına tesis edilen otoriterliği, farklı telâkkilerin cahillik skalasına tâbi tutulmasını, bilginin hiyerarşik bir model içinde sunulmasını tenkid edecek cesareti bulamamıştır.

Bütün bu ironik süreç “beyaz adam”ın kendinde vehmettiği misyonu uluslar arası arenaya taşımaya ve yayılmaya da yardımcı olmuştur: Bütün milletleri özgürleştirmek, bireyleştirmek, “ileri”ye sevk ettirmek, zamandışı kalmasını engellemek için icabında cebir kullanmak.

Akıl tahakkümden kurtarılmış, eski olandan arındırılıp temizlenmiş, bilgi, hiyerarşik bir tasnife tâbi tutulup o tasnif içinde bir değer atfedilmiş, tabiat da “büyük akıl”a nispetle ifade edilip, bilgi ve emek aracılığıyla dönüştürülmüş ve insanın emrine amâde kılınmıştır. Bütün bu süreçte anlam kazanan yeni üretim tarzı, kapitalist üretim münasebetleri, neş’et ettiği yerde duramazdı, duramadı da… “Beyaz adam”ın kendine bir pazar meydana getirmesi gerekiyordu ve o pazar karşısında duruyordu: bütün bir âlem artık onun pazarıydı.

Aksülâmellerden ibaret bir tarihi olan Batı, zaman içinde yine bildik savrulmalarını yaşar. Ve iş öyle bir noktaya gelir ki, özneler, nesneler, bilgiyi üretenler, tüketenler, değerler, değerleri taşıyanlar… vs hepsi birbirine girer.

Nitekim bu hâle içeriden sahici tenkitler de gelir.

Horkheimer; Aydınlanma’dan bu yana öznel akılın nesnel akılın aleyhine gelişmesini, bu gelişimin nesnel aklın alanının işgali demek olmasını bir hüsran olarak ifâde eder, bu hüsranın müsebbibinin Aydınlanma’nın bizatihi kendisi olduğunu söyler.

Ve yaşanılan son; “Aydınlanma’nın kendi kendini imha etmesi ve birey ve öznenin silinişi”dir.

Horkheimer’ın yaptığına benzer bir şeyi Foucault da yapar ve Kelimeler ve Şeyler’de; “özne şimdiki zamanda kimdir?” diye sorar.

Bölünmüş bir akla sahip olup “birey”leştirilen insan; hayata intibak edemeyen, insan olma memuriyet ve mesuliyetini duymayan, insan olmanın zevkini tatmayan, içgüdü sınırında yaşayan ve hayvandan hâllice bir şekilde hayatlarını idame eder hâle geldi.

İnsana benzese de aslında varlık kategorisinde pek bir yeri olmayan bu “şey”i en güzel tanımlayanlardan biri de şüphesiz J. Ortega y. Gasset olmuştur: “Kitle Adam!

“Kitle adam”; düşünmez, hissetmez, insan olmanın zevkini tatmaz, buhranı daimi olsa bile hâlini dahi mânâlandırmaz.

En önemlisi, inanmaz.

İnanma istidadını yitirmiştir ama bunun farkında bile değildir.

Ve bir yerden sonra masumdur.

“Kitle adam”ın masumluğu, mahrumluğundan gelmektedir.

“Kitle adam”ın mahrum olduğu; “ölüm odası”nı tezyin eden, “yaşanmaya değer hayat”ı kitap, sistem ve devletlik çapta ifâde ve teklif eden kurtarıcı fikirdir.

kumandan-ve-aliriza-bir.jpg

IV.

“Kurucu rasyonalite” ve “Kartezyen endişe”nin verileriyle kendini inşâ eden, kâinatı tek boyutlu ve “niçin”den azâde bir şekilde okuyan “özne”nin artık kendi değerlerini üretememesi; B. Lewis’in bahsettiği Judeo- Hristiyan mirasın tükendiği, o medeniyetin iyi, doğru ve güzel namına bir şey sunamayacağı mânâsına gelir.

İşin bu noktasında şöyle bir soru:

Bir başkasının yanlışını biteviye sıralamak bizi doğru yapar mı?

Yahut yanlışa reddiye düzmek, hakikati tespit ve tatbik etmek midir?

Başkasının yanlışı bizim doğrumuz olmadığı gibi “öteki”nin diliyle “öteki”ni tenkid etmek de hakikate erdirici olmaz.

Yapılması gereken nedir?

Çilesi çekilmemiş doğruların başına çökerek bütün yanlışları o doğruya tahvil etme kolaycılığını göstermeyen, mevcudiyet ve meşruiyetini “anti- Batı” olmaktan almayan, Batı’nın ontolojik ve epistemolojik çitlerini aşan, ona rağmen var olan, onu mahkûm eden, bütün bunları yaparken de Batı’nın verilerini kendi benine aplike edebilen, sistem, kitap ve devletlik çapta ifâde ve teklif edilen, “ebedî saadet”e dahi kefâleti olan, fikrî, hukukî, ahlâkî, siyasî, iktisadî, içtimaî, bediî… hayatın her alanına şâmil bir bütünlük arz edip, hayatı ve varoluşu mânâlı ve değerli kılan, bünyesinden nizâm doğurucu olan, sahici ve kurtarıcı “fikir”i inşâ etmektir. 

Bütün bir insanlık, bu “fikir”in inşaından mesuldür.

Peki öyle bir fikir zaten inşâ olunmuşsa?

O zaman o “fikir”in fert ve cemiyet plânında tatbikinden mesuldür.

Batı’nın “iyi, doğru ve güzel” namına hiçbir değer üretemediği, “buhran”ı nazariyeleştiren Heidegger’in “varlık’ın çobanı” (10 )olarak tavsif edildiği, insanlığa kandan, nefretten, gözyaşından gayrı sunacak hiçbir şeyi olmayan Siyonist devlet adamının Müslümanların genel ahvalini gayet güzel bir şekilde özetleyip; “Müslümanların insanlığa sunacakları hiçbir sistem teklifi yoktur” dediği bir vasatta “kitle insan”ını masumluktan çıkarıp mesûl kılan İBDA Mimarı Kumandan Salih Mirzabeyoğlu olmuştur.

Salih Mirzabeyoğlu; insanlığın “kurtarıcı fikir”den mahrumiyetini giderdi ve İBDA’yı inşâ etti.

Salih Mirzabeyoğlu; uzunca bir dönem putlaştırılan ve Goethe’nin Faust’unda; “Ne yazık, yapılan yine eksik yine noksandır/ Noksan olan aklın bağıdır!” diyerek eksikliğini işaret ettiği “akıl”ın noksanını giderip, onu esasına bağladı.

Salih Mirzabeyoğlu; “rasyonel olan”ın irrasyonele ircâ edildiği, sahte ruhçuluğun mücessem ifâdesi olan “newage dinleri”nin revaçta olduğu dönemde bu“dinler”in eşya ve hâdiseleri teshir kudretinden yoksunluğunu, kendini adayamacağını, adayacak bir “beni”nin dahi olmadığını, başıboş ve sahte tecrit hilelerine âlet edildiğini belirtip, Batı’nın “doğu/kadavra mistisizmi”ni tanımasına ciddi katkı sunan Herman Hesse’in “Sıddhartha” romanında, fahişe Kamala’nın ağzından; “Gerçekten de kendini, kalbini hiçbir zaman hiçbir insana kaptırmamış, kimseye kendini tamamiyle adayıp kendini unutamamıştı” sözleriyle özetlediği sahte ruhçuluğa mukabil olarak “hayata perçinli ruhçuluk”u sistemleştirdi.

Salih Mirzabeyoğlu; “mutlak iyi, mutlak doğru, mutlak güzel”i anlattı.

Salih Mirzabeyoğlu; “iyi, doğru ve güzel”i sistemleştirmek suretiyle İslâm’ı meseleler içinde ve çözüm sadedinde ortaya koydu.

Salih Mirzabeyoğlu; Hegel’i 20 yüzyılda yeni bir okumaya tâbi tutan A. Kojéve’den ilhâmla “tarihin sonu”nun ilân edildiği bir vasatta müthiş bir meydan okumayla “iyi, doğru, güzel”in mücessem ifâdesi olan Başyücelik Devleti’ni teklif edip, bu işin şakasında olmadığını hayatıyla gösterdi.

Salih Mirzabeyoğlu; ölmek üzere gönderildiğimiz bu dünyada hayatı ve varoluşu mânâlı ve değerli kılan fikriyle “ölüm odası”nı tezyin etti.

Salih Mirzabeyoğlu; imanı “zevken idrâk” olarak idrâk ve ifade edip, bunu külliyatlık çapta ortaya koyup, insan olma memuriyet ve mecburiyetimizi ihtar ederek Müslüman olmanın zevkini tattırdı.

  •  

Mirzabeyoğlu’nu, onu şahsî hayatından ayrı düşünülemeyecek olan fikrini/ sistemini, o sistemin insanlara nasıl bir insan olma potansiyel ve imkânı sunduğunu, sunduğu bu imkân ve potansiyelden dolayı niçin saldırılara maruz kaldığını, inşâ ettiği fikrin aynı zamanda Kumandan’ı olması gibi biricik vasfını, “kaygı”yı nazariyeleştiren Kierkegaard’ın Günlük’lerinde geçen şu ifâdelerden süzmek mümkün:

Sistemciler kurdukları sistemlerle ilişkileri bakımından kendisi için büyük bir saray inşâ edip, onun yakınındaki bir kulübede yaşayan adama benzerler. Kurdukları büyük yapının içinde yaşamazlar. (…)Oysa bir insan kurduğu düşünce binası içinde yaşamalı, aksi yanlış olur.

Salih Mirzabeyoğlu; herkese ve her şeye, bilhassa da 18 yıl boyunca destansı bir mücadele verdiği Telegram işkencesine rağmen, muazzam bir sistem/ saray inşâ etti, o sarayın inşâ ve tezyini için hayatını ortaya koydu, inşâ ettiği o muazzam ve muazzez sarayı; Büyük Doğu Mimarı’nın Kafa Kâgıdı’nda bahsettiği ve Beylerbeyi’ni kuşatmasını Moğol istilâsına benzettiği (11) “çarıklı erkân-ı harpler”den daha ziyâde, oturmuş ve kemâle ermiş bir gustosu olan, gustosu, hâlde, tavırda, edâda buram buram tüten, rafine bir ruha ve zevke sahip olup, hayatını zinetlendirip onu mânâlı ve değerli kılmak istediği için “ölüm odası”nın tezyininden anlayan, bunun zevkini duyan insanların hizmetine gayet cömertçe sunma yiğitliğini de gösterdi:

“İdrak konforu şiir zevke ifâde imkân

Size kirâya verdim bu hâneyi tüttürün

Umarım ki sevilir ucuz sunduğum mekân

Güzel güzel yerleşin berbat olmasın mülküm” (12)

aliriza-ve-kumandan-002.jpg

Dipnotlar:

  1. Salih Mirzabeyoğlu, “Şiir ve Sanat Hikemiyatı –Estetik ve Ahlâk-”, İBDA Yay., Nisan- 1998, İstanbul, s. 42
  2. a.g.e, s.237
  3. a.g.e., s. 31
  4. Gıorgıo Del Vecchıo, “Hukuk Felsefesi Dersleri”, çev: Suut Kemâl Yetkin, İstanbul Maarif Matbaası, 1940, s.312
  5. Necip Fazıl Kısakürek, “Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu”, b.d. yay.,  İstanbul- 2002, s. 26
  6. Şafak Ural, “Epistemolojik Açıdan Değerler ve Ahlâk”, Doğu Batı, 1998, s.45
  7. Ernest Hirş, “Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri”, Çağdaş Hukuk Felsefesi ve Hukuk Kuramı İncelemeleri, Haz. Hayrettin Ökçesiz, Alkım Yay., s. 1997, s. 42
  8. İmam-ı Gazâlî, “İhyâuulûmi’d-din –Rubu’u’l-  Mühlikât-‘, Bedir Yay.- 1974, cilt 3, s. 619
  9. Turhan Ilgaz, “Varlık’ın Varlığını Öznenin Varlığında Bilmenin Serüveni”, Düşünen Siyaset -Bilim Tarihi-, sayı: 16, s.
  10. “Varlığın Çobanı: Heidegger”, Cogito Özel Sayısı, YKY- 2010.
  11. Necip Fazıl Kısakürek, “Kafa Kağıdı”, b.d. yayınları, s.
  12. Salih Mirzabeyoğlu, “Şiir ve Sanat Hikemiyatı –Şâh Eser- Şâheser- ”, İBDA Yay., İstanbul- 1996, s.17
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.