• BIST 116.829
  • Altın 322,248
  • Dolar 6,0944
  • Euro 6,6140
  • İstanbul 7 °C
  • Ankara 6 °C
  • Konya 6 °C
  • İzmir 11 °C

Av. Ali Rıza Yaman yazdı; Mugire’den Mirzabeyoğlu’na -“Beyt”i İnşâ Etmek “Beyt”le İnşâ Olmak-

Av. Ali Rıza Yaman yazdı; Mugire’den Mirzabeyoğlu’na  -“Beyt”i İnşâ Etmek “Beyt”le İnşâ Olmak-
Dünyanın merkezine yolculuk... "Allah'ın evi"nden intibâlar...

 

 

nabiz-haber-ozel-yeni-222.png

 

 

 

Mugire’den Mirzabeyoğlu’na

-“Beyt”i İnşâ Etmek “Beyt”le İnşâ Olmak-

 

Av. Ali Rıza Yaman

 

. Ziyaret... ama nasıl?

Kâfirin fizîken giremediği ancak aklen, fikren, ruhen hemen her yere nüfûz ettiği, bu nüfûzun Londra’daki Times Meydanı’ndaki saat kulesinin adi bir taklidi olan Zemzem Tower'da tecessüm ettiği bir vasatta arzın merkezi Beytullah'ı tavaf etmek, Gaye İnsan- Ufuk Peygamber'in huzuruna çıkmak...

Nasıl olacak?

Veya nasıl olmalı?..

Bidâyetin ve nihayetin üniforması olan ihramı giyip, kendini herkesten ve her şeyden âri ve berî kılıp “Allah de ve sus!" ölçüsünce bütün cehdi sadece iç âleme mi vermeli?..

Yoksa; hayatın aslî karakteri tekâmülse, dünya bir Müslüman için kemâli gerçekleştirme imkân ve potansiyelini sunmasından dolayı değerliyse, bir Müslüman her ân gerçekleşmesi gereken “değer”leri gerçekleştirdiği nispette eşya ve hâdisleri teshir memuriyet ve mesuliyetini yerine getirmiş oluyorsa, umrede bile yaşanan dünyayı zapt ve teshir cehdiyle hareket edip dış dünya ile alâkayı koparmadan mı hareket etmeli?..

Sadece tesbih çekerek dünya teshir edilemezse ama zikr olmadan da dünyayı mânâlandırmak mümkün değilse yapılması gereken ne?

Cevabı basit:

İnanılanla yaşanılan arasında paralelliği sağlamak.

Bu “basit” cevapla gelen diğer soru:

İyi ama nasıl?

Cevap yine “basit":

İnanılan ile yaşanan arasında paralelliği sağlayan sistemli bir dünya görüşüyle...

Sistem?

Dünya?

Görüş?

“Sistemli bir dünya görüşü?..”

 

II. Ruhun “Ufuk"u?..

Her şeyin her şeyle alâkalı ve bir nispet içinde olduğu bir âlemde, insanın en temel meselesi; nispetini kurup kendi benine varoluş kaydını düşmesidir.

İ. Rabbanî Hz.’nin veciz ifâdesiyle; “nispete eren sürûrdadır” ve fert sayısınca varoluş şekli vardır.

Kültür; fertlerin hayata nazar ediş, hayatı idrâk ediş, âlem karşısında insanın kendi “ben”ini konumlandırış, toplam hâlde “Ben neyim, ben niçin varım ve ben nasıl yaşayacağım” şeklindeki en temel insanî/ ahlâkî sorulara verilen cevapların mecmuudur.

Medeniyet; hayat tarzının kristalize olmuş, vücut bulmuş hâlidir.

Devlet de; sebep ve netice hâlinde, bahse mevzu hayat tarzının hem saiki, hem âmili, hem sebebi, hem nedeni, hem sonucu, hem kurucusu, hem koruyucusudur.

Ve bu yüzdendir ki; “bir kültür tezahürü olan hukuk[i] bir cemiyetin genel kültür vasatını da ortaya koyar.

İktidarın temel fonksiyonu ve meşrulaştırıcı unsuru bizim için tam burada belirir: İstenilen kültür ve sanat iklimini oluşturmak.

İnsan o iklime doğacak, o iklimde büyüyecek, o iklimde yaşayacak ve yine o iklimde ölecektir...

Peki bize sunulan iklim ve o iklimin sunduğu ekosistem ne?

İktidar, sunduğu ekosistemde yetişen insanın saadetine kefil mi?

Kefilse kefâletinin kaynağı ne?

Ve nereye kadar kefil? 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl...?

Daha mühimi; “ebedî saadet” telâkkisi ne?

Ebedî saadete kefil olabilecek kadar kendi “değer"lerine güvenen bir sistem mümkün müdür?

Yahya Kemâl “Ufuklar” şiirine “Ruh ufuksuz yaşayamaz” diye başlar.

Ufuksuz yaşayamayacak bir “ruh”un sahibi olan insanı olduran, erdiren, var ve diri kılan “ufuk” nedir? Ve o “ufuk”a ne ile ve nasıl varır?

 

III. Aczini idrâk eden “idrâk"?

İnsan, ruh-nefs zıtlığında yaratılmış ve dünyaya en güzel kıvam üzere gönderilmiş olup, “olma” memuriyetinin gereği hâlinde “ruh” kutbunu gerçekleştirmek zorundadır.

“Ruh” kutbuna meyledip, ufuk kazanması için doğuştan sahip olduğu “tenkidî şuur”u şuurlaştırması gerekmektedir.

“Tenkidî şuur”a sahip olan tek varlık; insandır. İnsanın bu hususiyetini şuurlaştırması, onu haslet hâline getirip, meselelere hikemî veçhesiyle bakabilme hassasine ermesi; ahlâkî bir zarurettir.

Zira “ahlâk”; olanın olması gerekene göre değerlendirilmesi olup, her zaman “ideal”e dairdir. “Olan/mevcut”daki değişimler, ahlâkî aksiyona ve “ideal”e doğru terakkîye mevzu ve vesiledir.

“İdeal olan”a doğru terakkî olmazsa tekâmül de olmaz. Zira terakkî olmazsa ruh ufkunu yitirir ve nihayetinde kötürümleşir. Ruhun mefluç bir hâl belirtmesine ve nihayetinde hayvandan daha aşağı seviyelere düşmesine sebep; nefsin bedene dönük olan cephesinin bedenin arzularına mağlup olmasıdır.

Bu yüzdendir ki, nefsin bilinmesi, onun bedene dönük olan cephesinin bedenin araz ve arzularından uzak tutulması gerekirken, üst âleme dönük olan cephesi ebedî saadetin indiği yerle daimi surette ünsiyet ve muhabbet hâlinde olmalıdır.

Bu ünsiyet ve muhabbet, bilgi ile elde edinilir. Bilgilenme faaliyeti nispetinde ünsiyet kuvvetlenir, muhabbet derinleşir ve sadece hakikatin esiri olan insan mutlak hürriyete erer.

Bu ünsiyet neticesinde maddelerden (arazlardan) mücerret olan küllî mânâlar kavranır. Kavranan bu mânâlar (suretler) şayet maddeden soyut değilse tecrit melekesi sayesinde alâkalarından arındırılır, soyulur.

Doğuştan sahip olunan tenkidî şuurun şuurlaşması ve müteal bir istidat olan tecritin bir meleke hâline gelmesi ile birlikte de ruh kutbuna meyletmeye muvafık olunur ve ufuk kazanan ruh idrâkin acziyetini idrâk eder.

Âczini idrâk eden “idrâk”?

İdrâkin âczini idrâk etmenin tabiî tekâmülü hâlinde her şeyi Peygamberler Peygamberi’nin ruh feyzine sığınmaktan bilen İ. Gazalî, idrakin “idrâk edilen şeyin sureti” yahut “bir şeyin hakikatinin benzerini almak” olduğunu söyler. Burada kastedilen, o şeyin haricî hakikati ve haricî sureti değil, duyan suje’de temessül edendir…

İdrâki böyle ifâde eden İ. Gazalî, idrâk edilen şeylerin tecridi hususunda dört mertebe olduğunu söyler: 1- “His”sin idrâk mertebesi 2- “Hayâl”in idrâk mertebesi 3- “Vehim”in idrâk mertebesi 4- “Akıl”ın idrâk mertebesi

İ. Gazalî, “akıl”ın idrâk mertebesinde hususen bir şeye dikkat çeker ki, inanılan ile yaşanılan arasında sağlanması gereken ayniyetin kurulması bakımından mühim. Akıl, tecrit vasıtasıyla dışarıda mevcut gerçek kavramları elde eder, kazanır. Tecrit, sadece objelerden kavramlar çıkarıp, muhayyileden akla nakletmekten ibaret olmayıp, onları bilgi ve saniyen irfan hâline getirmektedir… Tecrit, bu maksada mebni olduğu nispette muteberdir… Öbür türlüsü ya zihin fantezisi yahut merhum Cemil Meriç’in veciz ifâdesiyle; “mesuliyetsiz fikir züppeliği”dir…

Tenkîdi şuurun şuurlaşmasında, tecrit melekesi ile kâinatla, eşya ve hâdiselerle münasebete girmede, onları teshir edip insan olma keyfiyetinin ortaya konulmasında olduran, erdiren, vardıran muazzam ve muazzez ölçü belli: ilim ve amel.

İlim ve amel kanatlarıyla tecrit ufku kazanmak, “aşk”ın kesiksiz bir oluş süreci olduğunu idrâk etmek, her ân bir ibdâ hamlesi yapıp eşyâ ve hâdiseleri teshir etmek… Kendi tekâmülünü tamamlamakla mükellef olup hürriyetin ahlâkî bir zorunluluk olduğunu idrâk eden bir ferdin kuşanması gereken keyfiyetler bunlardır…

Peki bunlar nasıl olacak?

Tabiî ki akılla…

Ama hangi akılla?

 

IV. “Hayatı rüya, rüyayı hayat bilme...”

Akıl, “akıl”ın nasıl kullanıldığı, “akıl”a verilen paye… Bunlar bir cemiyetin “ahlâk”ının göstergesidir.

Ruha bağlanmayan “akıl”ın verilerinin câri hâle gelmesi, bir cemiyetin felâket sebebidir. “Ruhsuz akıl”dan hiçbir şey zuhur ve mutlak iyi, mutlak doğru ve mutlak güzel namına birşey sudur etmez. Nasıl ki göz görme âleti ise ve göz, göz nuru ile gördüğü için, göz nurunun kaybolması ve ışığın yitmesiyle birlikte insan göremezse akıl da görür, duyar ve fakat kâmil mânâda idrâk edemez.

Kemâle erdirici olmayan aklın verilerinin değerler ve atıflar sistemine hâkim olmasıyla birlikte din de fert ve cemiyet hayatından silinir, birkaç ritüelden ibaret telâkki edilir, tecrit ufku daralır, her mevzua sathî yaklaşılır, “ilim, marifete perdedir” hükmünü doğrularcasına ancak ilimle elde edilecek cehâletler sergilenir, “şiir idrâki”ne sahip olunamamasından dolayı kaba-saba muhakemelerde, kestirme hükümlerde, yersiz- gereksiz istihsallerde bulunulur, kendi “ben”ini İslâm’a nispetle inşâ etme kaygısı yiter, sahibi olunan malûmatların fikre tevcih edilememesi yüzünden kibre dûçar olunur ve kibrin neticesinde tersine tekâmül süreci ivme kazanır.

Oysa ki gaye, akılı akılla iptal edip, sezgici akılla dindeki gizlilikleri açık edip, Gaye İnsan- Ufuk Peygamber’in tamamladığı “güzellik”i anlayıp, anlamlandırıp, kendi “ben”ine tevcih edip bunu dil, duygu ve düşünce faaliyetlerinde göstermek ve “hayatı rüya, rüyayı hayat bilme” olarak formüle edilen yüksek irfana erebilmektir...

 

V. “Ahlâk; hürriyeti kullanma sanatı…”

S. Mill; öğütler şeklinde açıklanmasından ve kurallarla ifâde edilmesinden yola çıkarak “ahlâk”a ilim vasfının verilemeyeceğini söylese de, ahlâk, bir ilimdir; kendi “ben”ini bilme, kendi “ben”inin hakikatine erme ilmi…

Ahlâk aynı zamanda bir sanattır; hürriyeti kullanma sanatı…

Hürriyeti iyi, doğru ve güzel bir şekilde kullanma sanatını icra eden biri için; “hayatı rüya, rüyayı da hayat bilme”k erilecek en büyük irfan kıvamıdır.

“Hayatı rüya, rüyayı hayat bilme”; hakikatini İslâm’da bulan ruhçu bir telâkkidir. Kâinatı doğru bir şekilde okumak, “ben ve âlem?” sorusuna sarih cevap vermek ancak bu telâkkiyle mümkündür.

Ruhçuluğun hakikatini anlamayan kaba softa- ham yobazlar; “ahlâk”ı anlamayıp onu birkaç ritüele indirgedi, “ideali aramakla toprağa bağlanmak arasındaki bir berzahta kıvranan insanın oluş ızdırabı”nı duymadı, “sır idrâki”ni örseledi, “Ne ki O zannedersin, zannettiğin o şey, O’na perdedir”, “Allah, ötelerin ötesinde, ötelerin ötesinde, ötelerin de ötesinde”, “Her şey O değil, O’ndan”, “Allah, mutlak meçhuldür” ulvî ölçülerini tepeleyerek varlıklarıyla marifetullaha ermenin önünde en büyük engeli teşkil etti, şiir idrâkine eremediği için ibadetin ve hayatın bizatihi kendisinin bir sanat olduğunu da fark edemedi.

Oysa ki; “ibadet kelimesinin türetildiği mastarın anlamlarından biri ‘çöl- değersiz’ toprak demekti(...)”[ii] ve insan Çöle İnen Nur’dan aldığı payla çölü aynı zamanda “toprak" demek olan “hak"la imar, ihya ve inşâ edecek, şairane bir hayat yaşayacak, kendi fert hakikatini ortaya koyacaktı.

Ama son 500 yılda aynı zamanda Kur’an-ı Kerîm idrâki olduğu için ahlâkî bir zorunluluk olan şiir idrâki yittiğinden dolayı cemiyet olarak gerçek mânâda şairane bir hayatı yaşayamadık.

 

VI. “Gelmemiş Türkçe’de Lebid, Hassân'ın"

Biz şiir idrâkini yitirir, “beşer zekâsının sekreterliği” gibi muazzam ve muazzez bir payeyi kaptırır, fetih hakkını kaybeder, binlerce yıldır yaşadığımız topraklardaki mevcudiyet ve meşruiyetimiz bile tartışmalı hâle gelirken, iş; “Hindistan’dan vazgeçeriz ama Shakeaspeare’den asla” diyecek kadar şairine sahip çıkan İngilizler’in Medine’yi işgal teşebbüsüne ve devamı süreçte Shekeasper’in konuştuğu dilin ümmetin “ortak dili” olmasına, Times Meydanı’ndaki saat kulesinin adi bir kopyasının Beytullah'ın dibine inşa edilmesine kadar varır.

Ve işte tam o dönemde, İngilizler’in Medine’yi işgal teşebbüsüne karşı destansı bir mücadele veren Fahrettin Paşa’nın komutanlarından İdris Salih Paşa temel eksiğimizi haykırır:

“Gelmemiş Türkçe’de Lebid, Hassân’ın,

Yok bizde ne Bürde, ne Muallaka.

Yolunda baş veren Âl-i Osman’ın,

Lâl ile yazdığı tarihten başka.”

 

Bizim büyük, çok büyük şairlerimiz vardı…

Hakeza şiir gibi bir hayat süren şair sultanlarımız da… Ki zaten, “Divân sahibi şâir hükümdarlar olmasa idi, Türk edebiyatının büyük dehâları belki ortaya çıkmazdı”[iii]

Ancak; son 500 yılda tam da İdris Salih Paşa’nın dediği gibi, Lebid’in, Hassan’ın soyundan gelen, bu yüce sahabelerin şahsında ve şiirlerinde tüttürdükleri “mânâ”yı fikir kalıbına döküp, sistemleştiren ve devletlik çapta ifâde eden, “Allah yolunda baş veren Âl-i Osman’ın lâl ile yazdığı tarih”i kıymetlendiren, o “kıymet”i bugüne yeni bir formda taşıyan sahici bir FİKİR ADAMI, sahici bir ŞAİR, sahici bir aksiyon DEHÂsı yoktu.

Ve bu yokluktan dolayıdır ki; fikir- devlet alâkası koptu, devlet fikirsiz kaldı, fikirsiz kalan devletin ricâli maymunvarî bir taklitçilikle günü kurtaracağını zannetti, İslâm meseleler içinde ve çözüm sadedinde idrâk ve ifâde edilemediği için hem madde hem de mânâ plânında büyük kayıplar yaşandı, Medine ve Mekke başta olmak üzere birçok İslâm beldesi işgal edilmek istendi, fizikî işgâlin gerçekleştirilemediği yerlerde fikrî, zihnî işgal gerçekleştirildi, bu işgalin neticesi hâlinde Efendimiz (A.S.)’ı, Efendimiz (A.S.)’ın diri olduğuna inanmayan, O’nu bir ölü olarak gören Vahhabî piçleri “korur” hâle geldi, Beytullah’ın hemen dibinde Babil kulesini inşâ eden bir zihniyete eşdeğer bir zihniyetle Zemzem Tower inşâ edildi.

 

VII. “Şiir”in İzzeti, “İzzet”in Şiiri

Şükrü Sak’ın büyük bir önemi haiz olan kitabında geçen şu diyalog, temel sorunu ve çözümünü özetler mahiyette:

Adil Teymur Hoca… ‘Yahu okuyorum okuyorum -Kur’ân’ı- imanım kuvvetlenmiyor’ diyor… Bir de işte ben, meselenin aslını -hakikatini- gösteriverince, “Tabii ya, ben şair değilim ki” dediİşte bu, anladın değil mi, şiir idraki, imamın zevken idrâk olduğuna dair… Bir ânda kaptı mevzuu…”[iv]

Evet, her şey ortada, “okuyoruz okuyoruz” ama bir şey olmuyor…

Okuyunca olunması gereken o “bir şey” ne?

Okumanın neticesinde teşekkül etmesi gereken anlayış hangisi?

O “anlayış”ın fert ve cemiyet plânındaki tezahürü nasıl olacak?

Âdil Teymur Hoca gibi kapılacak mevzu “şiir idrâki", kapılanacak yer “Şair’in kapısı”, meselelere kendisinden bakılacak zaviye de “Şair’in zaviyesi"ydi...

Çünkü “şiir”e izzet veren; Lebid’in, Hassân’ın soyundan gelen Mirzabeyoğlu’ydu...

Şiir, “şuurun anahtarı”ydı ve şair “şiar"a sahip, şiara tâbiydi.

Şiir idrâkini Kur'an idrâki olarak ifade eden, son 500 yılda donuklaşan, dört köşe hâline gelen, varlık, zaman, oluş, insan... telâkkilerini ve Batı’ya nispetle şekillenen şuur kalıplarını yıkıp yenisini muazzam bir ibda hamlesiyle inşa ederek “şuur süzgeci”nin unsurlarını teşekkül ettiren, bunun nasıl ve niçinini/ şiarını ortaya koyan, “herkes yaptıklarının muhasebesini yaptı, ben düşündüklerimin de muhasebesini yaptım” diyen M. Arabî Hz. gibi düşündüklerinin de muhasebesini yapan ve bütün bunları yapmak suretiyle şiire izzetini veren Mirzabeyoğlu oldu...

Mirzabeyoğlu şiire izzet verdiği ve bunu her dem aziz gördüğü için; şiir gibi bir hayat yaşadı...

Mirzabeyoğlu şiire izzet verdiği için; Lebid’lerin, Hassan'ların yolundan bir milim ayrılmadı ve fert ve toplum meselelerine kendisine nispetle çözüm üretilecek mihrak olarak işaretlemek suretiyle tasavvufun hakikatini ortaya koydu...

Mirzabeyoğlu şiire izzet verdiği için; Allah’a Resûlü’nün, Resûl'e ashabının, ashaba da Allah dostlarının bağlandığı yoldan bağlanmanın hakikatini fikir, sistem ve devletlik çapta ortaya koydu...

Mirzabeyoğlu şiire izzet verdiği için; “akıl”a hak ettiği bütün payeyi verdi...

Mirzabeyoğlu şiire izzet verdiği için; İslâm'ı malûm bir meçhul olmaktan çıkarıp, meseleler içinde ve çözüm sadedinde ifâde ve teklif ederek ete-kemiğe büründürdü...

Mirzabeyoğlu şiire izzet verdiği için; ebedî saadete kefil olacak kadar kendine güvenen değerler skalasına, onları fikir, ahlâk, hukuk ve devlet formuna sokmak suretiyle, hayatiyet kazandırdı...

Ve bütün bunları yapan biri olarak, şairce bir hayat yaşadı, şiire izzet verdi, şiirle izzet buldu, “toprak”ı hakla ihya etti, hakla ihya olan biri olarak yine toprakla meşgulken Telegram suikastıyla şehid edildi.

(Devam edecek...)

 

Yarın: 

"Ve saatler gecikmiş zamanı çalarsa..." 

 

"Eyüp Ethem Köylü ve Cihat Özbolat..." 

 

"Medine'den Mekke'ye..."

 

"Beyt'i inşâdan Beyt'le inşâya..."

 

"Salih'lerin aşk şiiri..."
 

[i] Mirzabeyoğlu, Salih, “Hukuk Edebiyatı -Nizâm ve İdare Ruhu-”, İBDA Yay., İstanbul- 1989, s.50

[ii] Arabî, Muhyiddin, “Fütûhât-ı Mekkiyye -Haccın Sırları-”, Tercüme: Ekrem Demirli, Litera Yay., 2. Baskı, İstanbul- 2015, s. 31

[iii] İnalcık, Halil, “Şâir ve Patron -Patrimonyal Devlet ve Sanat Üzerinde Sosyolojik Bir İnceleme-”, DoğuBatı Yay., 2. Baskı, 2005, s. 10

[iv] Sak, Şükrü, “Ölüm Odası’ndan İntibalar -Günlük-”, Aybil Yayınevi, Mayıs- 2019, s. 97

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.