• BIST 100.353
  • Altın 275,393
  • Dolar 5,7005
  • Euro 6,3005
  • İstanbul 24 °C
  • Ankara 31 °C
  • Konya 29 °C
  • İzmir 27 °C

Av. Ali Rıza yaman yazdı; "Mirzabeyoğlu'na muhatap olmak..."

Av. Ali Rıza yaman yazdı; "Mirzabeyoğlu'na muhatap olmak..."
"Ölüm Odası"ndan intibâlar... Takdim...

Geçtiğimiz günlerde, Kumandan'ın vefatının birinci yılı dolayısıyla "Özel baskı" olarak çıkan, "Ölüm Odası'ndan intibâlar" isimli esere, Av. Ali Rıza Yaman'ın yazmış olduğu takdim yazısı...

İlgiyle okuyacağınıza inanıyoruz.

TAKDİM

Ölüm Odası... Salih Mirzabeyoğlu’nun bu dünyayı vasıflandırış şekli...

Salih Mirzabeyoğlu... Ölüm Odası olan bu dünyayı tezyin eden büyük sanatkâr...

Bolu F Tipi Cezaevi’ndeki “Ölüm Odası”; en yüksek dozda verilen zehrin şifaya tahvil edildiği mekân...

Mekân; en geniş anlamıyla, fikrin tecelli zemini...

Biyolojik ilmî veri: her şey esasında zehirdir, onu ayıran ölçüsüdür.

Ölçü?

Daha mühimi; ölçülendirme ölçüsü?

Bütün değerlerin erozyona uğradığı, değerin bile bizâtihi değerini yitirdiği bir vasatta, birkaç metrekarelik alanda ve şehadetle neticelenen Telegram işkencesine rağmen bir yönüyle ölüm odası olan bu dünyayı yaşanılır kılma adına tezyin etme iştiyakı, azmi, kararlılığı, kesiksiz devam eden devrimci mücadelesi...

Mirzabeyoğlu’nun en tabiî olan bu hâli, kime, ne ifâde eder?!.

İBDA Mimarı'nın “kimlik”i; sahici, şümullü, sistem ve devletlik çapta bir fikri inşâ ettiği için, başlı başına bir kriter ve değer belirtir.

Bu yönüyle bakıldığında Kumandan Mirzabeyoğlu’na muhataplık; varlık, zaman, şuur... toplam hâlde insanın “ne”liği başta olmak üzere en “temel meseleler”in İslâmî çözümüne de muhataplıktır.

500 yıllık bir süreçte ve tedricen artan bir şekilde bütün fikir ve sanat iklimi kurumaya yüz tutan bir ülke düşünün...

Zaten çoraklaşan bu iklimin üstünden bir de harf devrimi geçmiş olsun...

Bir fikrin ve fikir adamının yaşamaması için bütün imkânların âdeta seferber edildiği bir dönemde Mirzabeyoğlu gibi bir fikir adamı ortaya çıksın...

Bu vasatta en temel mesele belirir:

Böylesi bir fikir adamına nasıl muhatap olunur? Bunun usulü nedir? Müşahhas bir örneği var mıdır?

Yaşadığı dönemde şümullü bir fikir ortaya koyduğu için tıpkı Mirzabeyoğlu gibi zâtıyla bir kriter ve değer olan Kant, dış yüzden bakıldığında Prusya’nın bir kasabasında yaşayan, sokaktan geçtiği vakit insanların saatlerini ayarlayacağı kadar düzenli (ve sıkıcı) bir hayat süren “basit" bir adamdan başka ne ifâde eder ki?

Oysa ki gayet “sıkıcı” bir hayat süren aynı Kant, öncesi ve sonrasıyla Batı tefekküründe bir zirve olup yine öncesi ve sonrasıyla bir kriterdir, “Ebedî Barış Üstüne” isimli eseriyle tarihin gördüğü en büyük siyasî mühendislik projelerinden biri olan Avrupa Birliği’ne fikrî mimarlık yapmış biridir.

Hakeza Shakeaspeare... İnsanlık tarihi boyunca binlerce yazar ve şair tarafından ele alınan meseleleri yeniden ele alan,  gerçek kimliği dahi tartışılan bir Shakeaspeare, “olmak veya olmamak... işte bütün mesele.” diyen birinden başka nedir ki?

Ama bir fikir ve sanat adamına nasıl muhatap olunacağını bilen bir gözün sahibi olan Britanyalı devlet adamı, Shakeaspeare’i sahici bir şekilde ve bütün haşmetiyle mânâlandırır: “Hindistan’dan vazgeçeriz ama Shakeaspeare’den asla!..

Son misâl yine Batı’dan... Sathî bir bakış açısıyla bakıldığında Sartre, Cafe de Flore’de piposunu tüttüren, kendini “kesilip dünyaya atılan bir tırnak parçasından farksız” olarak konumlandıran müzmin bir pesimistten başka bir şey değildir.

Ama bir fikir ve sanat adamına muhatap olmanın usulünü bilen De Gaulle, aynı Sartre'ı ve ülkesi için belirttiği değeri iki kelimeyle ve takdire şayan bir şekilde özetleyiverir: “Sartre, Fransa'dır!

Peki Türkiye’de usule dair verilecek misâl var mıdır?

Fikir ve sanat ricâlinin kahir ekseriyetinin literatür tarayıcısı basit “literati"lerden ibaret olduğu bir vasatta “bir fikir adamına nasıl muhatap olunur”un usulünü belirtmek yine Mirzabeyoğlu'na kalmış, Büyük Doğu Mimarı’na nispetle sürdüğü hayatla da kaskatı bir vakıa olarak misâllendirmiştir.

Fikir iklimi olmadığı için sahici bir fikir gelenekleri de oluşmayan ülkemizde, kâmil mânâda şarihler de yetişmemiş, Mirzabeyoğlu'nun misâlini hayatıyla ortaya koyduğu nisbet davası ıskalanmış, bir “bütün”e nispetle olduğu takdirde mânâ ve değer belirtecek birçok iş ve eser kendinden ibaret kalmıştır.

Bu kesif ve çorak ortamda ümitvâr olmak için sebebimiz de yok değil...

Zira, bütün hayatını bir “Fikir"e nispetle yaşamaya çalışan, bu uğurda çok ağır bedeller ödeyen, imanı “zevken idrâk" olarak ifâde edip sistemleştiren Mirzabeyoğlu'ndan aldığı paydan dolayı olsa gerek, çektiği sıkıntıları tekâmülüne katık yapabilen, daha önemlisi günümüzün en temel, en hayatî meselelerinden biri olan “bir fikir adamına nasıl muhatap olunur”a hayatı ve eserleriyle, emsâl teşkil edecek şekilde bir usul ölçüsü veren Şükrü Sak ve onun değerli eserleri var...

Salih Mirzabeyoğlu bu dünyadayken yazılan ve kendisi tarafından takdir edilen “Salih Mirzabeyoğlu ile Zindan Konuşmaları”nın ardından yeni bir eserle karşımıza çıkan Şükrü Sak’ın bu eserinin muhtevası kendini zaten ele veriyor...

Bu eser, Şaheserler bütünü olan İBDA'nın müessirine dair bir perspektif sunuyor.

Sunulan perspektifle; “Mirzabeyoğlu demek fikir demektir. Fikir demek Mirzabeyoğlu demektir “ hakikatini daha net müşahade etme imkânı oluyor.

Ölüm Odası’na tutulan perspektiften Mirzabeyoğlu'nun en zor şartlarda dahi fikirde fâni olduğunu, birkaç metrekarelik alanda esir tutulsa bile inşâ ettiği fikrî mimarînin içinde yer almaktan zevk alabildiğini, imanı “zevken idrâk" olarak ifâde eden zevk sahibi bir Müslümanın o şartlarda dahi eşya ve hâdiseleri teshir cehdini, neye el atsa onu İslâmî kıldığını ve bunun âdeta nasıl bir meleke hâline geldiğini hissedebiliyoruz.

Ölüm Odası’ndan yansıyanlar vesilesiyle bir kez daha görülecektir ki, İBDA, kitapla kayıt altına alınan ve sadece nazariyatta kalan bir fikir olmayıp, bizzat Mimarı ve Kumandanı'nın şahsında ete-kemiğe bürünmüş, kanlı-canlı ve hayat gibi dinamik bir fikirdir.

Bizce bu eserde en az muhteva kadar dikkat edilmesi gereken yön; usuldür...

Unutulmasın ki, Kant'ı Kant, Bach'ı Bach, Shakeaspeare’i Shakeaspeare yapan, eserlerini hâlâ câri kılan şarihler ve münekkitlerdir.

Eser kadar o eseri veren müessirin şahsiyetine odaklanan çalışmalarla birlikte hem eser hem yazar bambaşka bir hüviyete bürünür.

Meselâ yazarın direkt şahsına odaklanan Stefan Zweig'ı okuduktan sonra Dostoyevski, Dickens, Balzac, Freud, Hölderlin, Kleist,  Nietzsche... gözümüzde bambaşka bir çehre kazanır.

Aynı şekilde; Papini'nin Gog'da el atmasıyla birlikte nice eser ve müessir, bambaşka bir forma bürünüverir.

İBDA’nın nasıl bir şahsiyetin elinde inşâ olunup, tezyin edildiğine dair sahici ve ciddi her çalışma son derece mühimdir.

Mirzabeyoğlu'na bakışta kitaplık çapta (bildiğimiz kadarıyla) ilk olan bu eser vesilesiyle, okuyucunun nazarında İBDA’nın da onun Mimarı ve Kumandanı olan Salih Mirzabeyoğlu'nun da bambaşka bir çehre kazanacağına eminiz.

Bu topraklarda herkese ve her şeye rağmen Mirzabeyoğlu şarihlerinin yetişeceğine, bu şarihler eliyle ölüm odası olan bu dünyanın daha bir tezyin edileceğine inancımız tamdır.

Bu inancımızı bilediği ve geleceğin Mirzabeyoğlu şarihlerine Mirzabeyoğlu'na muhataplıkta bir usül ölçüsü verdiği için Şükrü Sak’a ayrıca teşekkürü borç biliriz...

 

Av. Ali Rıza Yaman

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.