• BIST 117.522
  • Altın 161,931
  • Dolar 3,7875
  • Euro 4,6596
  • İstanbul 5 °C
  • Ankara 5 °C
  • Konya 6 °C
  • İzmir 8 °C

Av. Ali Rıza Yaman yazdı; "Devrimci Derviş..."

Av. Ali Rıza Yaman yazdı; "Devrimci Derviş..."
30 Ocak 2018’de vefât eden Av. Harun Yüksel Bey, benim için en başta nispet mevzuunda kahramanlık göstermiş biri.

“Devrimci Derviş”

Av. Ali Rıza Yaman

 

I.

Büyük Doğu, İBDA’yı tanımadığım dönemde “kubbede kalan hoş bir sâda”dan ibaretti.

Ancak ilk gençlik dönemleri de dahil olmak üzere Üstad’da beni en çok cezbeden, kendine hayran bırakan en mühim husus fikri, zikri, dili, diyalektiği, şiiri…vs.den daha ziyade, ölüm şekliydi.

Üstad en temel, en ilk, en son ve en som fikir olan “ölüm”e dair belki de en muazzam sahnelerden birini ölürken ortaya koyuyordu:

 “Demek ki böyle ölünüyormuş!”

“Ölüm ölene dek” demek, ölüm fikrinde fâni olup ölene dek cemiyet meydanında ve “büyük kurtuluş”a ermek için kahramanca bir hayat yaşamak ve o hayata “demek ki böyle ölünüyormuş” diyerek kahramanca vedâ etmek…

Muazzam, muazzez ve ibretlik bir sahne:

Demek ki; hayatı “demek ki böyle ölünüyormuş” diyebilecek şekilde yaşamalı...

harun-agbey---kopya.jpg

Av. Harun Yüksel

II.

Büyük Doğu’ya nispetle hayatını idame ettirip şehîd olan Nuray ve Ünsal Zor’un, Halil Kantarcı’nın yanı sıra Av. Harun Yüksel Bey’in hayatı da bu cihetiyle başlı başına bir kahramanlık hikâyesidir.

“İnsan, dünyaya eser vermeye gelir” ve  insanın en büyük eseri bizâtihi kendi hayatıdır.

Eserini en güzel şekilde resmetmesi için nefsanîlikleri “redd”edip, nefs kutbundan ruh kutbuna meyletmesi gerekir.

Her şeyin her şeyle bir alâka ve nispet içinde olduğu âlemde güzel bir eser vermek için kendi “ben”ini “olması gereken”e nispetle kritik ve inşâ etmek gerekir ki, bütün dava buradadır: “Hakikatini bağlılıkta ortaya koymak.”
 

Meseleyi bu cihetiyle ele aldığımızda varlık, zaman, bilgi, oluş, şuur, maksadlılık, hürriyet… ve toplam hâlde insanın “ne”liği gibi en temel meseleler kendini dayatır ki, burada insanın en temel mevzuunun zamanının rezili ve şehidi olup olmamak noktasında düğümlendiği görülür.
 

İnsan, şahitlik ettiği zamanına maksatlılık demek olan şuurla intibak eder veya edemez, o zamanın hakkını verir veya veremez, ya şehîd olur ya rezil.

Bu şahitlik kimisi için son derece kolay, kimisi için zordur; mükâfat ve ceza da buna nispetle…

Bir kişi “Ebu’l Hakem”ken zamanına tersinden şahitlik ettiği için bir ânda Ebu Cehil olabilir…

Bir kişi işlenen ve işlenebilecek olan bütün günahların toplamından belki de daha büyük bir günahı işlemeye, Efendimiz (A.S)’ı öldürmeye kastedecek kadar fecaat arzedip son ânda getirilen kelime-i şahadet ile birlikte “hakkın diliyle konuşan” olabilir…          

 

III.
Bizlerin mesul olduğu, şahitlik ettiği zaman dilimi; 15. İslâm Asrı’dır.

Bu asrın bariz vasfı; “Fikir Çağı” olmasıdır.

Bu asrı böyle vasıflandıran, o asrın müjdecisi olan, dolayısıyla “olması gereken”i temsil edip, zamanın nabzında attığı kişi; Salih Mirzabeyoğlu’dur.

“Ölüm odası”ndaki temel meselemiz; O’nun nabzında atan zamanın hakkını verebilmekten ibaret.

Bu kolay mı?

Hem evet hem hayır.

Kocakarı imanına sahip olup “öyleyse öyledir” diyen için son derece kolay.

Ama zahirî yakınlıktan ve nefsaniyetten kaynaklı “acaba”larla meşgul olan için çok zor.

Bu zoru başarmak büyük kahramanlıktır.

Kendisini dünya gözüyle görme, sohbetinde bulunma imkânına erenlerin teslim edeceği bir husustur ki, S. Mirzabeyoğlu’nun en büyük hususiyetlerinden biri de iş ve eserini mâletmede gösterdiği cömertliğidir.

Meselâ; konuşurken devamlı “biz” vezninde konuşur, devamlı mâleder.  Hatta o kadar ki, dışarıdan bakan ve tanımayan bir göz, onca eseri sanki S. Mirzabeyoğlu yalnız değil de muhatabıyla ortak yazmış bile zannedebilir.

Yine birçok kimse teslim edecektir ki, bir insan kendini O’nun yanında dünyanın en güçlü insanı zannedebilir. Ve hatta öyledir de, O’nun yanında belki de dünyanın en güçlü insanısındır. Dışarısı bir tarafa, cezaevi şartlarında, birkaç metrekarelik avukat görüş mahallinde bile bu böyledir.

Yanında- yöresinde görünenleri belki en büyük imtihanı da burada başlar: nispet.
Nispetini doğru kurup, “güç”ün kaynağını görür ve onu bünyeleştirme yoluna giderse ne âla… Aksi; “sen sensin ben de benim” gibi bir durumdur ki, hâl pürmelâl.

IV.
30 Ocak 2018’de vefât eden Av. Harun Yüksel Bey, benim için en başta nispet mevzuunda kahramanlık göstermiş biri.
Düşünün ki; daha 13-14 yaşlarından itibaren “Bir”ini tanıyor, onunla arkadaş oluyor, geziyor, tozuyor, büyüyor, iş yapıyor, akraba oluyor, beraber işkence görüyor, hapis yatıyor, yıllarca avukatlığını yapıyorsunuz...

Ve daha ilk gençlik yıllarından beri arkadaş olduğunuz O kişi, “Beklenen” olarak tavsif ediliyor ve siz “sen sensin ben benim” garabetine düşmeden “öyleyse öyledir” diyerek kocakarı imanı göstererek O’na, O’nun mânâ ve misyonuna teslim oluyor, bütün bir hayatı O’na göre, O’na nispetle yaşamaya çalışıyorsunuz.
Ve bunu, son derece tabiî bir hâlle, daimi bir istikamet ve ihlâs kaygısıyla yapıyorsunuz.
Büyük bir kahramanlık olsa gerek.
Ve bence Av. Harun Yüksel (tıpkı Mevlüt Koç Bey gibi) böylesi bir kahramanlıkla anılması gereken biridir.

V.
Harun abiyle vefatından birkaç hafta önce görüşmüş ve (yine) A. Kadir Geylanî Hz’den bahsetmiştik.
Yıllar yıllar önceki bir sohbetimizde büyük velinin “en büyük keramet; istikamet” sözünü söylemiştim.
S. Mirzabeyoğlu’nun ”kimlik”i üzerine yaptığımız sohbette konu hem bizim, hem hükümetin, hem devletin büyük bir utancı olan Telegram’a gelmiş, işkencenin ilk başladığı dönemlerde yaşananlardan bahsetmiş, işkence seanslarında biteviye “Sivas’a götürüp seni infaz edeceğiz” denilen Kumandan’ın kendileriyle helâlleşmesinden bahsetmiş ve gayrı ihtiyari ağlamış, "o günlerin hesabını nasıl vereceğiz bilmiyorum" demişti.

Sanırım Eşrefzâde Rumî’ye âit olan “padişah saraya gelmez hâne mamur olmadan” mısraına atıf yapmış, hânenin mamur olup- olmaması bir tarafa Kumandan’a lâyık bir hâneyi dahi ortaya koyamadığımızdan bahsettiğimde, Kumandan’a hakettiği şartlardan hiçbirini sunamamanın ızdırabını ne denli duyduğuna bir kez daha şahit olmuştum. 

Yine en son görüşmemizde vedâlaşırken dikilen büyük binaları gösterip, “Ali Rıza buralarda artık yaşanmıyor, mekânı değiştireceğim” diyen merhuma “abi daha devrim yapacağız inşallah” şeklinde mukabelede bulunmuştum.
Bu aramızda bir espriydi. Zira kendisi hemen her sohbetimizde “işte geldik gidiyoruz” zımnında “öleceğiz, bari devrimi görüp öyle ölsek” derdi.
Vefât haberini alır-almaz evine ziyarete gittiğimde bir nevi ev sahibi de olan S. Mirzabeyoğlu’nun da orada olduğunu gördüm. Selâm-kelâm faslından sonra sohbete kaldığı yerden devam eden Kumandan’ın orada sarf ettiği şu sözü, vefat haberini aldığımda içime oturan “keşke”yi bertaraf etmeye yetti:

“Müslüman olarak ölmüşsen kendi devrimini yapmışsın demektir.”
 

VI.

Emaneti teslim edip, merhumu defnettikten sonra kabristanda benim bir diğer kahramanlarımdan olan  Nazif Keskin Bey’le ayak üstü sohbet ettik. Ve Nazif abi meseleyi yine ince görüp hülâsa etti, Harun abiyi gayet güzel vasıflandırdı:

“Ali Rıza, Harun devrimci bir dervişti… Hem devrimciliği hem de dervişliği bünyesinde meczeden nadide bir insandı.”

“Ölüm ölene dek”ti ve Harun abi ölene dek şahsî ve içtimaî İslâm devrimi için yaşadı.

“Devrimci derviş”  tavrı, onun en tabiî hâliydi.
S. Mirzabeyoğlu’nun cezaevi hayatının son 7- 7.5 yılında hemen her hafta ziyaretine gitmiştim. Av. Harun Yüksel abimiz bu zaman zarfında geçirdiği rahatsızlıktan dolayı bir kez ziyarete gelebildi. Bu ziyaretin öncesi ve sonrası benim için son derece mühimdi. Zira, Kumandan’la muaşeretimde bir hisse, bir ölçü edinecektim.
Hiçbir riyâ ve sahte tevazu gösterisine girmeksizin belirteyim ki, Harun abinin Kumandan karşısındaki hâlinden ve edebinden o kadar çok etkilendim ki, resmen kendimden iğrendim
Edebiyle, tabiî zarafeti ve nezâketiyle insanı büyüleyen merhum, fikrî olarak da son derece ufuk açıcı, tesir edici, perspektif kazandırıcı bir vasfa sahipti, tıpkı şehîd Halil Kantarcı’da olduğu gibi Harun abinin yanında da birçok hususu zevken idrâk ettiğimi hissediyordum.

Yıllar önce fikir ve aksiyon bahsinde yaptığımız bir sohbette, Cemil Meriç’in “mesuliyetsiz fikir züppeliği” sözüne değinmiş, sair yazarların meseleyi entelektüelize etme çabalarının insanların bedâhetlerini zedelediğini, sorun çözme kabiliyetini yitirmesine sebebiyet verdiğini, S. Mirzabeyoğlu’nun daha ilk eserinin ilk bahsinde “irfan”a vurgu yapmasının bu çerçevede son derece mühim olduğunu… vs söylediğimde, merhum, fevkalâde izâhlar getirmiş ve meseleyi, S. Mirzabeyoğlu’nun yıllar yıllar önce kendisiyle yaptığı sohbette bir inkisar ifâdesi hâlinde sarf ettiği şu söze getirmişti:

“Devrimin romantizmi yok!”

Harun abi, hayatımın en güzel ölçülerinden birini kazandırmıştı:

“Devrimin romantizmi yok!”

Öyle ya, romantizmin hakikati de İslâm’dadır ve romantizm; “akıl”ı bağlamak, bağlı aklı aşmak, pür aşk, pür inanç, pür adanmışlık, pür ameldir…

Tarihin görüp- göreceği en âdi ve en uzun işkencelerine rağmen “sarsılmaz/ sağlam irade”nin mücessem ifâdesi olarak kalabilen S. Mirzabeyoğlu’nun hayatının özeti mahiyetinde de olan romantizmden Harun abinin nasiplendiği aşikârdı.

S. Mirzabeyoğlu’na muhatap olmanın liyâkat şartlarından bahsettiğimiz bir sohbetimizde, “Abi bunun sonu yok. Kaldı ki biz kime ve neye muhatap olduğumuzu bile tam bilmiyoruz. Kant, Hegel vs günümüzde yaşasaydı emin olun onlar da “biz kiiim Kumandan kiiim” diyecekti. Onlar Kumandan’ın belirttiği seviyeyi daha iyi idrâk edecek oldukları için bunu söylerlerdi. “Biz kiim, O’na lâyık olmak kiim” diye diye insan bir müddet sonra pesimist bir hâle bürünüyor, hiçbir iş yapası gelmiyor, O’nun altında eziliyor, ki bu anlayışa bürününce de bir şey zuhura gelmiyor” vs deyince harika bir şekilde mevzua noktayı koymuştu:

Ali Rıza öleceğiz... Allah hesap soracak. Biz de “Ya Rabbim S. Mirzabeyoğlu kuluna hizmet etmeye çalıştık. Onun yüzü-suyu hürmetine bizi affet, cennetine koy.” diyeceğiz. Allah affederse affeder. Yoksa birçok Allah dostunun “bizi O’nun zamanına erdir” diye dua ettiği birinin zamanına şâhitlik ediyoruz. Hangi amelimize güvenebiliriz ki?..”

Allah, Av. Harun Yüksel abimize inşallah merhametiyle tecelli eder ve inşallah S. Mirzabeyoğlu’na yaptığı hizmetlerin yüzü-suyu hürmetine cennette cemâlini gösterir.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.