• BIST 91.908
  • Altın 212,120
  • Dolar 5,3784
  • Euro 6,1313
  • İstanbul 14 °C
  • Ankara 17 °C
  • Konya 15 °C
  • İzmir 20 °C

Akademya Dergisi "Salih Mirzabeyoğlu Özel Sayısı"nda Ahmet Berki ile konuştu...

Akademya Dergisi "Salih Mirzabeyoğlu Özel Sayısı"nda Ahmet Berki ile konuştu...
Akademya Dergisi, "Salih Mirzabeyoğlu Özel Sayısı"nda, Ahmet Berki ile Salih Mirzabeyoğlu'na dair konuştu...

Akademya Dergisi, "Salih Mirzabeyoğlu Özel Sayısı"nda, Ahmet Berki ile, Salih Mirzabeyoğlu'na dair konuştu...

akademya-dergisi.png

Akademya: Bizimle Kumandan Mirzabeyoğlu hakkında röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.

Ahmed Berkî: Teşekküre gerek yok. O kadar zahmet etmişsiniz. İnşaAllah geldiğiniz bunca yola değer. Onun yanında bulunduğum zamanlar ara ara aklıma şu düşünce gelmiştir. Ben müslümansam bu insan hangi dine mensub ? Yok o müslümansa biz neciyiz ? Yani arada o kadar fark var, anlatabiliyor muyum ? O yüzden ben kendi adıma söylersem, O’na lâyık bir ömür süremedim; ilimde, fikirde, aksiyonda. Büyük Doğu – İBDA’nın beklediği gençliğin vasıflarını da kendimde göremiyorum. Bununla birlikte dış yüzden hayran olanlardan da değiliz elhamdülillah. Herkes yaradılışındaki kumaşı kadar. Bu sebeble O’nu prezante etmek, tanıtmak ve vasıfları üzerinde kelâm etmek çok zor. Hâlâ aramızda olduğuna iman edip, bizi kontrol ve murakabe ettiğine inanan ve nefesini ensesinde hisseden bir kişiden ne bekleyebilirsiniz ? Buraya eşinizden gelen selâmla birlikte bir rüyâ (*) ile gelmeniz ve tevafuk, benim de bir yakınımın dün bildirdiği, “Ahmed’e söyle, Gülçin’le Hayreddin’e hediye versin !” emrine imtisalen bu işe cesaret edebilmemdir. “Present” kelimesi İngilizcede hem “hediye” mânâsına gelir. Hem de, “takdim etmek, tanıtmak, göstermek” gibi mânâlara…

Akademya: Sizce, Salih Mirzabeyoğlu kimdir ?

Ahmed Berkî: Evet, bence zaten Kumandan Mirzabeyoğlu kimdir ! Kist kelimesi Farsçada “kimdir ?” mânâsına geldiğine göre O, Kusto’dur. Şaka bir yana, benim kafa hep o tarafa kaydığı için kelimeleri öncelikle o şekilde algılıyorum…

 Hani hadîste, “mümin, beş türlü şiddet arasındadır…” der ya, O’nda beşi de tam mânâsıyla tecelli etmiştir… Şeytan ve nefs bir yana, müslümanlar O’nu çekemedi ve görmezden geldi, münafık buğz etti ve sevmedi, kâfir ise canına kasdetti ve muvaffak oldu… Üstad’ın “derinliğine kanına girmiş“, “kafasına kelimelerin yetişmediği adam“, “beklenen genç“, “beklenen mütefekkir“, “kendinden zuhur sahibi“, “bulunan dost” (“Çok şükür dostumu buldum”. N.F.K.), “Nisbeti Sokrat’a nisbetle Eflâtun olan“, “İslâma Muhatab Anlayışın niçinini yenileyen”, Üstad’ın İdeolocya Örgüsü isimli eserinin ithaf edildiği kişi idi…

Akademya: Kumandan Mirzabeyoğlu ile ne zaman ve nasıl tanıştınız ?

Ahmed Berkî: Kendimi bildim bileli Üstad’ın âşığıyım. Kumandan’ı da ilk defa 1982 senesinde “Necip Fazıl’la Başbaşa” isimli eserini alıp okumamla farkettim. Sonra “Bütün Fikrin Gerekliliği”, “Damlaya Damlaya Göl Oldu” vesaire vesaire. Kitabın ismi beni cezbetmişti. Böyle bir kitab yazabildiğine göre, “Necip Fazıl’la Başbaşa”, demek fikirlerinin hayli yakını. Ama itiraf etmeliyim, hem o gün talebeliğin verdiği stres, sıkıntı ve Üniversiteye hazırlık, hem de o zaman için yeterince pişmiş olmamamızdan kaynaklı olacak, o eserlerde pek derinleşemedim. Sonra, Üstad’a da yetişemedik. Bugün yarın gideriz derken o vefat etti.

Göklerden şaşkın ve rehbersiz hâlimize acımış olacaklar ki bir süre sonra bir rüyâ vesilesiyle Kumandan’ı tanımış oldum. Uyanınca, “ben bu insanı tanıyorum” dedim kendi kendime; kitablarını da okumuşluğum var. Yani böyle bir nevî ilahî bir yönlendirmeyle O ve O’nun davasına yaklaştırılmış oldum. Sonra yine aynı şekilde yani dış yüzden bir tesadüf gibi görünen bir vesileyle Şerif Muammer Bey’le tanıştım. Kumandan’la görüşme ve tanışma imkânım ancak 1991 yılında Bayrampaşa Cezaevi’nde ziyaretine gitmemle oldu. O da bizden haberdar ve açtığımız Kitabevi faaliyetlerini uzaktan takib ediyormuş.

Sonraları farkettim ki O’nu tanıdıkça Üstad’ı anladım, Üstad’ı anladıkça da O’nu daha iyi tanıdım. Böyle bir “döngü”. Eğer bu kelimeyi beğenmezseniz; daire üzerinde gidiş – geliş de diyebilirim…

Kumandan’ın yeni tanıştığı birine ilk suâli “isminiz ?” ise ikinci suâli “ne iş yapıyorsunuz ?” idi. Hiç bir iş yapmayan ve boş boş gezinen insanların onun nazarında kıymeti sıfırdı. Asalak tipler yani. Yine hiç hazzetmediği birşey de, meselâ bir-iki kişi biryerde bir iş yapıyorlar. Hemen etraf ve civarda ne kadar işe yaramaz adam varsa onlar da oraya üşüşüp, biz de bu işi yapıyoruz havalarına girip araziye uyum sağlamaları.

Akademya: Özel hayatı ile ilgili söyleyebilecekleriniz…

Ahmed Berkî: Üstad’ın Çile’sinden bir dörtlük: “Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa, – Arzı boynuzunda taşıyan öküz? – Belâ mimarının seçtiği arsa; – Hayattan muhacir; eşyadan öksüz?“… Bu O’nu yeterince tasvir edici: “Hayattan muhacir; eşyadan öksüz” !.. Arz, Takdim; boynuz, hayat hikâyesi ve Tilki Günlüğü; taşımak, “nakl” kelimesinde “tercüme etmek” mânâsını da ihtiva edici; en son öküz mânâsına gelen “sevr” kelimesi de “s,v,r” kökünden “süvari” yani kaptan ve kumandan kelimesiyle müşterek bir hiza arzeder… Şimdi ne oldu ?.. “Arzı boynuzunda taşıyan öküz“, “Takdim’i Tilki Günlüğü’nde tercüme eden Kumandan” oldu… Bunun gibi Üstad’ın şiirleri hep böyle ehline hitab eden şifrelerle doludur… Aynı usûl ve anlayış doğrultusunda hadîsler ve Kur’ân-ı Kerim’e de bu yaklaşımla baktığımızda, hani bizde “kelâm ve mânâ toplayıcılığı” diye geçer ya, her asra hitab edici mesajları bulabiliriz.

Maalesef biz bugün WhatsApp’dan, Facebook veya Twitter’dan mesaj var mı diye günde 30 defa bakıyoruz ama Kur’ân veya hadîslerde bizim için veya asrımıza hitab edici ne gibi mesajlar var ilgilenmiyoruz, umurumuzda da değil. Her asra hitab edici olması ve mühim hadiselerin şifreli olarak geçmesi mevzuu Efendi Hazretlerinin Rabıta-i Şerife isimli eserinde geçer. Bir de âyet var, “yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki Kitabta olmasın” diye… Herşeyde mutlaka yaşlık veya kuruluktan bir hisse olduğuna göre. Ama dediğim gibi, daha mühim işlerimiz var, sıra ona gelmedi. Buraya bir emoji sembolü koyabilirsiniz.

Kalifiye insana çok önem verirdi. Ne olursan ol, bir işde uzman ol. Diğerlerine, “amele” derdi. Eserlerinin değişik sahalardaki uzmanlar tarafından ne türlü alâka ile karşılanacağına heyecanlanır ve beklerdi. Hani orada diyor ya: “Burayı amele kahvesine çevirmişsiniz” !.. Şimdi de o hesab, eline bir kaydıraklı telefon alan açıyor bir hesab, gelsin kafa dengi parmaklayacak arkadaşlar, oldu sanal ortamın “amele kahveleri”. Halbuki hiç mi işimiz gücümüz yok bizim ? Mevzuuyla kayıtlı mahalli idrak çerçevesinde fışkırışlarda bulunacak aydınlar aristokrasisi. Hani bütün işleri bitirsek neyse.

Yıllar önce dergilerimizden birinde Matematik’le ilgili bir yazım çıkmıştı hatırlarsınız. O yazının çıkışından sonraki görüşmemizde o kadar mutlu olmuş o kadar ki, sevincini ifade eden kelimelerinden sonra ben mahçup oldum. “Kendimi Rönesans’taki İmparatorlar gibi hissettim… Hani her sahadaki en iyiyi hep yanlarında bulundururlarmış ya… Matematikçi, Fizikçi, Mütercim…”… Beklediği tek şey buydu; fikirlerine ayna olmak. Fikirlerinin doğruluğunu kendi mevzularında gösterecek vasıflı insanlar. Hem kendileri zenginleşecekler hem de ortak havuza katkıda bulunarak mensub olunan dünya görüşüne farklı bir ışıltı katacaklar. Bunlar, yani işi gerçekleştirecek olanlar, hem vasıta hem hedef. Vasıta ortaya çıkmayınca hedef gerçekleşmedi.

Mevlâna Halid-i Bağdadî Hazretlerinin asrının müceddidi olmasında en büyük sebeblerden biri, yakın bir talebesi olan İbn-i Abidin Hazretlerinin Redd-ül Muhtar isimli eseri yazmasıdır. İsterdi ki kendi çevresinden müsait biri bugün de bu çapta bir güncelleme getirsin, ama çıkmadı. Muhatab anlayışı yenilemek derken böyle. Muradı kestirip ona göre davranmak bir yana, birine söylemiş ama… “Emir vermekten çekiniyorum; havada kalır diye !”…

Onun kadar kitab okuyan kimse tanımadım; babası hariç… Çok sigara içip de etkilenmeyen; babası hariç… Babasının yanında dizleri birbirine yakın veya bitişik, elleri dizlerinin üzerinde, başı önünde oturur ve ondan müsaade almadan konuşmazdı… Bir karışıklık olmasın diye Şerif Muammer Bey’e, “Büyüklerin Kumandanı” ve kendilerine, “Gençlerin Kumandanı” derlerdi. Ses çıkarmadıkları bu paylaşım kendilerine ait değil, etrafındakilerin yakıştırması.

Büyük kızlarının doğumunda biri, “akika kurbanı” filân dedi. Kitaba uygun olmayan bir şey yapmaktan çekindiği için bütün İman Ve İslâm Atlası’nı baştan sona taradı… Ayrıca… “Ben Üstadım bir kelimeyi nasıl yazdı diye iki gün, üç gün kitablarında aradığım olmuştur”… Kulağımıza küpe.

Burada okuyucuya basit gelebilecek şeylerden ve teferruattan da bahsediyorum ve bunların sizin sayenizde kayda geçtiğine memnunum. Ama büyük insanların hayatlarına gözatarken her türlü kıvrım ve büklümlerine hikmet gözüyle bakmak lâzım geldiği ve yakın zamanda bir şekilde İslâm Devleti hedefine ulaşıldığında, uzaktan küçük insanlar ve olaylarla kimsenin ilgilenmeyeceği ve 30-40 sene sonra bu işin tarihini yazmak isteyenler, asıl tetikleyen ve insanları buna sevkedip şevklendiren kişilerle ilgileneceği ve o zaman Kumandan Mirzabeyoğlu ve Üstad gibi devlerin daha iyi anlaşılıp kıymet takdirine hedef diye gösterileceklerini ve aziz hatıraları önünde hürmetle eğileceklerini ve o zaman O’na ait herşeyi merak etmeye başlayıp bu gibi insanlara dair ufacık bir şeyi bile mercek tutarak arayacaklarını tahmin etmem üzerine, kayda geçip bunların da kaybolmayacağına memnunum. Şeyh Gâlib’in dediği: “Kâm aldı bu çerhten gedâlar – Ferdalara kaldı âşnâlar“…

Şemsipaşa ve Kanlıca-Çubuklu hattında balık tutmayı severdi. Yalçın (Turgut) Abi arkadaşı olmasına rağmen O, Kaya Abiyi daha çok severdi. Gençliğinin iki arkadaşı Mevlüt Abi ile Kaya Abi idi. Fazıl Abinin şahsı ve dâvası için neler yaptığını, hattâ birçok gönüldaşa yardımlarını hepimiz biliriz, fakat bildiğiniz o hadiseden sonra… Yine de kötü birşey duymadım onun için. Hattâ Metin’in söylediğine göre bir avukatı ikaz etmiş, gıyabında abisiz “Fazıl” dedi diye… Bilemiyorum, boyumu aştığı için fikir de yürütmüyorum…

İsraftan hoşlanmaz, en fazla da zaman israfından kaçınır, bir dakikasını bile boşa geçirmezdi. Kibritlerden galiba patlayıcı yapmış, kutularını da çöpe atmayıp değerlendiriyor… “Kibrit kutularına sloganlar yazıp çaktırmadan pazarda yerlere attım… Hangi pazara attıysam ertesi hafta orası polis kaynıyor…“. Bu derece yani.

Üniversite zamanı babasından gelen harçlıklarını ev kirası hariç tamamen kitaba yatırıp sonra aç kaldığından bahsetmişti. Bir sonraki ay yine. Sonra yine. Para sıkıntısı O’nu hiç bırakmadı. Gençliğinde, “kesekâğıdı yaptım, testi boyadım… Ne işler” diye o günlerdeki imkânsızlıklarından bahsetmişti… Ortak elektrikçi dükkânı açmış, yürümemiş… “Sıkıştım, babamdan para istedim… “Ben de müsait değilim, dükkândaki telefonu sat” dedi… Hiç aklıma gelmemişti… Hemen sattım… Bir süre de öyle idare ettim” !.. Bir başkası… “Yazacağım, kâğıt yok; para yok… Neyse kapı çaldı, baktım Kaya… Elinde bir top beyaz kâğıt, biraz yiyecek… “Bak Kaya” dedim, “yazarsam bu top biter”… Bir yerden para bulmuş, “yaz abi” dedi, “para var, yine alırız””.

Para ile olan ilişkileri çok dikkatimi çekmiştir. Kurban derisi toplamamızı istemişti. Topladık. Bugünkü para ne diyeyim, belki 15.000 lira kadar birşey oldu. Götürdüm. “Ben parayı n’apayım ? Benim için toplanması önemli. İhtiyacınız yoksa parayı dergi çıkaran arkadaşlarınıza verebilirsiniz” dedi.

İkinci hadise: Sadece bir defa görüşüp kitablarındaki gibi mi diye bir itminan hissine mukabil, bugünkü para ile milyonlar sağabileceği bir kişiyle görüşmesi için haber götürmüştüm. Reddetti. Cümlesi şu: “Söylemek mi lâzım ? Yardımcı olursa olur, olmazsa kendisi bilir“. Umurunda değil yani.

Parayla ilgili olarak üçüncü hadise de şu: Şerife Neslihan Hanım doğduğunda hastaneye gidecekler. Annesi, “fotoğraf makinesinde pil yok İzzet” dedi. Kumandan o ânda arabayı çalıştırdığı için duymadı. Ben hemen karşıdaki bakkaldan iki kalem pil alıp geldim. Verilen parayı da tabiî olarak reddettim. O farketti. “Parayı al !” dedi, yine almadım. Birden kontağı kapatıp arabadan indi, yanıma geldi ve zorla parayı verdi. İki kalem pil kaç para ? Bir veya iki lira olsun.

Bir akşam da, “dün gece senin çakmak bende kalmış. Ama iyi oldu. O olmasaydı sabaha kadar ateşsiz kalacaktım” dedi. “İyi olmuş efendim” dedim. Yani mahçup bir şekilde sanki helâllik istiyor gibi. Halbuki ne olacak ? Bunları niye anlatıyorum. Ondan birkaç defa duyduğum ve esasen hadîste de geçen, “adamın ne namazına ne orucuna, onun parayla olan ilişkilerine dikkat et” ölçüsüne en fazla kendileri dikkat ederdi. Bugün böyle lider nerede ? Böyle insanlar kaldı mı ki ?

Para ile ilgili olarak bu hâlini, insan çokluğu açısından da uyarlayabilirsiniz. İzzet Bey’in bir diğer hanımından olma, şu ân aşiret üzerinde hayli tesiri olan biri hastane bahçesinde beklerken, “Salih Bey bize hiç teveccüh etmedi. Eğer bizi bir defa bile toplayıp konuşsaydı, ben bugün buraya 5.000 kişi toplardım” dedi… Cevabını verdim tabiî… “İzzet Bey Arab değil mi ? Siz bunu unutup, müslümanlığınızdan da bir endişe duymayıp, PKK’ya yakın durmakla aslınızdan ne kadar uzaklaştığınızın farkında değil misiniz ?.. Ona böyle insanlar lâzım değildi” dedim.

Eskişehir’e ara ara gitmeyi severdi. Mücadeleye dair bir sürü hatıralar ve gençlik aşkının yaşandığı yıllar. Çocukluk hatıralarının bolca olduğu Bursa’yı ayrı bir sever ve sebebini tam kestiremediğim bir ehemmiyet verirdi… “Bursa’nın bir patitaht olma durumu var, anlıyorsun değil mi ?”… Dedesiyle çekirdek satmaya gidermiş, Kur’ân öğrenmeye hocaya gitmiş, Yeşil’e pikniğe, Mudanya’ya o zamanki yavaş bir trenle gezmeye gitmeler vesaire vesaire. Hemen her gün kavga ediyor ve babası görmezden geliyor. Sonra dayanamayıp O’nu boksa yazdırıyor. Antrenör de bir zamanlar kendi talebesi. Şerif Muammer Bey’in Uludağ Gençlik Spor Kulübü’nü kurmasının hikâyesi de şu: “O zamanki gençler berbat… Kimi uyuşturucu mübtelâsı, kimi içkiye alışmış, kimi serseri bilmem ne… Onları değişik branşlarda spora alıştırdım… Ayakları uzun olanlarıyla Atletizm şubesi kurdum, kolları uzun olanlardan da Boks… Ve “Boks”un başına da ben geçtim… Bir süre sonra tebrik ve teşekkürleri kabul ediyorum; “Çocuklarımızı serserilikten kurtardınız, Allah sizden razı olsun”“!.. Neyse, Kumandan boksa yazıldıktan sonra “çocuklar arasında bir efe” hesabı, her gün pataklıyor mahalle çocuklarını.

Toprağın altındakiler çağırıyormuş. Padişahlarla murakabede konuştuğundan bahsederdi. Tophane ve Hüdavendigâr Çay Bahçelerinden Bursa’yı seyretmek ayrı bir zevkti O’nun için. Kaplıcaları severdi.

Bir rüyâ gördüm efendim. Uludağ tarafından bir âfet geliyor; sıvı. Su değil. Binalar, kollar, bacaklar uçuşuyor havada. Ben doğu tarafında siper gibi bir şeyin arkasından seyrediyorum ve “Kumandan’ı dinlemezseniz işte böyle olur” diyorum… “Depremler olacak, savaşlar olacak; bu binaların hiçbiri kalmayacak” ! Bekliyoruz…

Uyku ve yemekle arası hiç iyi değildi. Çerez gibi lûgat karıştırmaktan hoşlanırdı. Kaptan Kusto denizler içi hayatı kurcalarken bir mucize-i Kur’âniye’ye şahid oluyor ya ? Kamus kelimesi hem deniz hem de lûgat mânâsına. Denizler içi hayatı kurcalarken yani lûgatlar içi kelimeleri kurcalarken. Mucize, icaz yani az sözle çok şey anlatmak aynı kökten. Kur’ân’daki icazlı bir anlatıma şahid oluyor. Bu farkediş 1400 senelik İslâm tarihinde mevcud değil. Üstad’ının ona verdiği Takdim ve Allah’ın O’na bahşettiği üstün zekâsı sayesinde açığa çıkıyor bu icazlı kelâm. Ve tabiî bizde olmayan şey; çalışmakla. Birkaç haftada bir kitab yazabilen biri olarak tam 10 sene çalışıyor bu lisanı bağlayabilmek için.

İktisat Ve Ahlâk isimli eserini iki haftada Bursa’da yazmış… “O kadar sıcaktı ki, günde iki-üç defa duş alıyorum yine yetersiz…”… Yerden bir metre kadar bir yüksekliği gösterip, “Bütün Fikrin Gerekliliği’nin ilk hâli ise bu kadar oldu !.. Tabiî onu o şekilde veremezsin –basım zorluğu, okumazlar– … Sonra kısalta kısalta son hâli el kadar oldu, biliyorsun”!..

O’na ayak uydurmak, konuşmalarını ânı ânına takib edip kaçırmadan anlayabilmek çok zordu. Bir Batılı gibi ifade edecek olursam, “avant-coureur”, “avant-garde”dı… Öncü, önden giden, haberci, belirtici… Yine Batılı bir tasvire göre, Robinson Crusoemisâli tek başınaydı. Güliver’i de bu benzetmeye ilâve edebilirsiniz. Cüceler ona engel olamıyorlar ve devlerin arasından da yolunu bulup gidiyor. Cüceler, şahıs olarak aykırı tipler ve devler de küfrün temsilcisi devletler, kuruluşlar diyebilirsiniz. Taraf’ın kapağında bir resmi çıkmıştı; sinek, böcek gibi tipler üzerine konmuş. O zaman söylediği: “Buna benzer bir rüyâ görmüştüm”… Rüyâyı anlatmadı.

Ayak uydurmak zordu derken… Yerine göre Üstad’ı bile… “12 Eylül’de Üstad’ın yanına gittim… “Vurayım mı ?” (K.E.’i) dedim !.. Üstad, “otur yerine” dedi !..“… O, buydu… Bir başka son derece tehlikeli eylemini anlattıktan sonra, kendi hâli üzerine kendi tesbiti: “Akıllı adamın yapacağı işler değil ama…” !..

Müzikten anlamadığını söylerdi ama o nasıl anlamamaksa, “uçlar arasında gidiş-gelişleri bana uygun” der, Çaykovski’yi dinlerdi… Resim, hep dikkatini çekmiş, onunla ilgili olarak ileri derecede fikirleri vardı… “Bir at resmi çizmek istiyorum; zamanı temsil eden!.. Hani o adım atışları filân…” dedi; “Ben kaldım o söz lebimde kaldı – Keştî-i murad lenger aldı”. Şeyh Gâlib.

Salih kelimesinin “silâh” kelimesiyle kök alâkası dahilinde her çeşit silâhı ve onlarla vakit geçirmeyi severdi. 7.65 Çek Vizör’le 25-30 metreden sigara paketini ortadan vururdu. Anlattığına göre yaktığı mermilerin haddi hesabı yok. Hep “devlet”i gözleyici yaşadı. Tıbkı Üstad’ı gibi, hep “devlet”i gözleyici yaşadı… “Benim bu patlak koltukta oturduğuma aldanmayın… Birazdan buradan kalkar, oraya otururum“… Ve sevgili Üstad’ı: “Büyük bir masası vardı… Bizi onun etrafında toplar ve talimatlar verirdi… Sanki Devlet kurulmuş gibi davranırdı…“… Her ânı böyle iki ömür: O ve Üstad’ı. Ve bekledikleri gençlik.

Şiddetle inanıyorum ki, Efendi Hazretlerinin İstanbul’a geliş tarihi olan 1919’dan 2018’e kadar tam 100 sene, önce 25, sonra 40 ve en son 35 sene; önceki dönemi İslâm Tasavvufu, sonra Batı Tefekkürüne nüfûz ve en son, “Batı Tefekkürünü İslâm Tasavvufu önünde hesaba çekip muhasebe eden” yani, “Batı Tefekkürü ile İslâm Tasavvufu arasında kanatlarını açmış” İBDA devri olmak üzere toplamda tam bir asır harcanmış bu mücadele boşa gitmeyecek. Biz varsak bu dava var, ölsek de arkadan gelenlerimiz var. İnsana intikam almak yok, intikam Allah’a mahsus ve Muntakîm yüce Allah’ın bir ismi. O hâlde, yâ Muntakîm Allah, bizi intikamına memur et !

Salih kelimesinin İngilizcedeki karşılığı da “Just”!.. J’nin “c” dönüşümü ve “c”nin de “k” ile “s” sesi verdiğini biliyorsunuz… Yani “just”, Kust !.. Latinceden gelen bu kelime hukuk, mahkeme ve adalet gibi mefhumların da kökü… Demek istemem Salih ve Hukuk Fakültesi arasındaki alâkaya dikkat… Hayatının her kıvrımına hikmetle bakmak derken…

Akademya: Tasavvufla ilgisi ne dereceydi ? Bu mevzuda dergimiz okurlarına, gençlere söylemek istediğiniz birşeyler var mı ?

Ahmed Berkî: Aslında akıllı ve uyanık bir kişi kitablarından bunu hemen farkeder. Ben yine de suâliniz üzere birkaç şey söyleyeyim. Üstad’ın, “seni ben yetiştireceğim” sözünü bugün Üstad’ı tam mânâsıyla anlamakta güçlük çeken bazı çevreler kabullenmekte zorluk çekebilirler. Onlara ne diyebiliriz ki ? Öte yandan Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinin Üstad dahil kimseye mutlak hilâfet veya icazet vermediğini de ileri sürebilirler. Bu da birşey demek değil. Çünkü Efendi Hazretleri Büyük İrşad Kutbu’dur ve bu makam sahibi bir velinin vefat etmesi irşadının sona ermesini gerektirmez. Zaten bilenler bilir, hiçbir velinin kerameti öldü diye de geri alınmaz ayrıca. Yani Üveysî olarak istidadlı kişileri yetiştirebilirler.

Ben kendilerinden, “Efendi Hazretleri beni yetiştiriyor !” diye duydum. Ayrıca Tilki Günlüğü’nde geçen bazı levhaların tabire gerek olmayan cinsten, yani o hâli yaşayanlara bir misâl ve yol gösterici olması açısından oraya konulduğunu söylemişti. Onu da sizin organize ettiğiniz konferansta söylemiştim. O zaman hayattaydı. Bunlar nedir ? Kelime-i Tevhid ve lafza-i Celâl yani “Allah” kelimesinin tekrarından oluşan zikir ve bu zikrin tekrarı neticesinde meydana gelen ehline malûm hâller.

Bunların ortalıkta konuşulmasından pek hoşlanmazdı. Bir sebebi, ehli olan kimse yok. İkincisi, zayıf yaradılışlı kişiler asıl istikameti unutup, kendilerinde bir hâller vehmedip, yoldan ayrılacak olmalarıdır. Halbuki aslolan “Devlet”i gözleyici olmaktır. Gerisi hikâye. Ben içtimai kavga plânındaki mücadeleme devam ederken mânâ âleminden birşeylere de kavuşabiliyorsam kavuşuyorumdur, bu kimi ilgilendiriyor ? Bu hâlimi ve varsa kerametimi gizlemem lâzım değil mi ? Yok eğer sende bi numara yoksa niye o zaman bu mevzu üzerinde çene yoruyorsun ? Bugün ortalıkta açan ve açacak olan kötü kokulu birtakım çiçekleri de bu izahım doğrultusunda değerlendirebilirsiniz.

Mizacı Muhyiddin-i Arabî Hazretlerine daha meyyal bir çizgideyken, İmam-ı Rabbânî Hazretlerini daha üstün bilirdi. Şu da ekstrası: “İtalyanca nasıl okunduğunu bilmiyorum… Yazıldığı gibi okuyacağım… Giovanni Papini anlaşılmadan İmam-ı Rabbânî anlaşılmaz”.

Ahmaklar gördüm, onlar bile O’nun keşif sahibi olduğunu kabul etmişlerdi. Bununla birlikte bazı şeyleri O’ndan saklayabileceklerini zanneden zavallılara da şahidim. Ve O pek çok kişiyi hayatı boyunca idare etti, kullandı; Üstad’ı gibi. Bu ikiyüzlü olmak veya popülarite demek değil ki. Çünkü dâvası için, nefsin bir hissesi yok ki ikiyüzlülük olsun.

Şimdi hatırladığım, pek farkedilmeyen bir hususiyetinden bahsedeyim. Biz tamamen menfi birşey gördüğümüz veya duyduğumuzda ne yaparız ? Şiddetle karşı çıkarız değil mi ? O hiç bozuntuya vermeden sanki çok güzelmiş gibi bir reaksiyon verirdi. Üstad’ın, A. Kabaklı’nın İman Ve İslâm Atlası isimli eserinin takdimini beğenmemesini bahsetmesi ve daha sonra Kabaklı’nın telefonu ve “Üstad’ım, nasıl takdimimi beğendiniz mi ?” sorusu üzerine, “haaarika” demesi misâli buna benzer bir tavır.

Bir de misâl olarak sizin bir yanlışınızı gördü ve rahatsız diyelim, bir süre sonra sanki o sizin yaptığınızı bir başkası yapmış gibi size anlatarak kibarca sizi doğruya sevkederdi… Tabiî anlayanına… Ürkütmek de istemiyor… “Adama, “aferin iyi bir iş yapmışsın” diyorum, yatıyor kulağının üstüne… Yanlış bir şey yapıldığında kızıyorum, bakıyorum adam kaçmış… Ben de şaşırdım ne yapacağımı”… “Şaşırdım” derken, “ne kadar zor, insanlarla uğraşmak” mânâsına…

Akademya: Hoca Efendiyi ziyaretini ve elini öpmesini nasıl değerlendirirsiniz ?

Ahmed Berkî: Kumandan’ın her hareketi siyasî bir incelik taşır. Bu kadar söyleyeyim, anlayan anlasın. Anadoluda bir söz vardır: “Beyler Şeyhin elini öper, diğerleri de Bey’in”. Bilmem anlatabildim mi ? Daha önce söyledim, toprağın altındakiler çağırıyor, gidiyor ve karşılıklı fikir alışverişi oluyor. Hem O istifade ediyor, hem de berzahtaki çağıran. Misâl olarak İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri manevî bir rütbe sahibiyken ilimde de çok ileri biri. Şimdi oraya gittiğinde, murakabe edebilen birine, yok “elini öptü” filân… Cahilce şeyler bunlar. Öpmeyecek mi ? İslâm ahlâkına göre bu iş böyle. Babasının elini öpüyor diye daha mı ileri oluyor ? 1991’deki operasyon zamanı söylemişti: “İzzet beni geçti !”… Buyrun. Demek o zamana kadar geçtiğine inanmıyor, anlamayanlar için bunu da vurgulayayım.

Bir hadîste, bir kimse Allah yolunda cihad ederken başına en ufak bir zorlama gelse ona, bir senelik gündüzleri oruçlu geceleri ibadetli ecir verileceği bildirilir. En ufak bir zorlamaya misâl istiyorlar. Kırbacının yere düşmesi ve eğilip yerden onu alması misâli veriliyor. Şimdi Hayreddin Silivri’de neler yaşıyor Allah bilir. Gardiyan demir kapıyı her çarpışında, mazgalı her sert açış ve örtüşünde, her sayımda, her ziyaret, revir, telefon vesaire koğuş giriş ve çıkışlarındaki üst aramalarında, her asker aramasında kavuşulacak şeylerin toplamını hesablayabilir misiniz ? Biraz zor. Böyle bir zamanda İslâm Devleti kurmak gibi bir ideali olup böyle bir çığır açan Kumandan’ın hayatı boyunca çektiği sıkıntıları düşünmeye başlayınca bile insanı hafakanlar basıyor; telegramı filân. Şimdi bir kişi ister Kutublardan olsun isterse Gavs nerede, Kumandan gibi mukaddes ve müjdelenmiş bir dâvaya harcanmış bir ömür nerede ? Aradaki fark okyanusa nisbetle damla olabilir.

Zaten Büyük İrşad Kutbu ve Müceddid mevzuları anlatılırken diğer herkesin, isterse Kutub olsun, “O’ndan bir kırıntıya kavuşmak için koşarlar” diye bir benzetme vardır. Diğer taraftan İmam-ı Rabbâni Hazretleri, “ayaktakileri oturanlar üzerine derece itibariyle üstün kıldık” âyetinin tefsirinde oturanların melekler ve ayaktakilerin cihad edenler, Peygamberler olduğunu bildirir. Yani üstün bir melek bile olsan…

En son olarak da maalesef hiç kimsenin haberinin olmadığı bir mevzudan bahsedeyim. Sizin bu bilip tanıdığınız veya tanıyabileceğiniz velilerin tamamının velâyetinin üzerinde Peygamberlerin velâyeti var. Onun da üzerinde Velâyeti Mele-i Alâ denilen büyük meleklerin velâyeti. Ve en son olarak onun da üzerinde bir velâyet daha var: Kemalât-ı Nübüvvet. Nübüvvetin kemalâtında nokta kadar seyr yani ilerleme, oraya kadar olan bütün velâyetlerden daha üstün. Akıl alacak gibi değil ama öyle. Şimdi Nübüvvetin kemalâtından yetişen Kumandan nerede, … nerede ? Nokta nokta dediğim yerlere istediğinizi koyabilirsiniz… Shakespeare’in bir cümlesiyle sorayım: Kaç yüzbin kardeş bir Hamlet eder ?”… Başka suâliniz ?

Akademya: Takdim’i O’nun için çok önemliydi değil mi ?

Ahmed Berkî: 1983’ten aramızdan ayrılma tarihine kadar O’nun için en önemli şey, sevgili Üstad’ının O’nu “Takdim”iydi. Onunla gömülmeyi isteyecek kadar. Üstad’ın O’na ithaf ettiği bir noktalama şöyledir: “Sen ki beş vakit namaz kibriyle ferahtasın – Günahım yok sanırken en büyük günahtasın“… Biz bunu Kusto Lûgatı’ndan okursak ilgili mısra, “Takdimim yok sanırken en büyük takdimdesin” olur. Herşey Takdim’den çıkıyor; tohum halinde orada gizli. Onun açılımı da Günlük. Kafa Kâğıdı’nı ele alalım. Kafa, Kâfi… Vafi… Vâvî… Tilki !.. “Kafa Kâğıdı” oldu “Tilki Kâğıdı” !.. Yani Takdim… “Kıtt” kelimesi de hem kâğıt hem de kitab mânâsına… O halde “Tilki Kâğıdı”: “Tilki Kitabı” !..

Üstad’ın yarım bıraktığı, tamamlanması Kumandan Mirzabeyoğlu’na nasib olan bir şiiri: “Kelimenin üstünde, – Cümlelerin altında, – Benim büyük meselem!“… Cümleler’in “ebcedler” ve “az sözle çok şey anlatmak hâlinde olan” yani icazlı anlatım mânâsına geldiğini daha önce söylemiştim… “Girenler mekteb-i dilde okurlar dersi bi talim, – Sezai bunda ânınçün akılla ictihad olmaz“… Akıl, zekâ mutlaka gerekli ama yeterli olmuyor; teslimiyet gerekli. İlham önce yüzyıl sahibine iniyor ve sonra istidatlı kişilere dağılıyor.

Onun için: “Zâhidâ esmâ’da kalma gel müsemmâ dersin al, – Bil müsemmâdır kamu talim-i esmâdan garaz“… Müsemmâ, “isimlendirilen, bir ismi olan” mânâsına… Hani, “Seni meşhur bir isimle isimlendiren ben !” diyor ya Üstad… Vesm’den türemiş “mevsûm” ise hem “isimlendirilmiş”, hem de “işaretlenmiş, damgalanmış, nişanlanmış” demek… Nîl, “vesime” adı verilen boya otu ve çivit boyası” demek… “… gel Tilki dersin al” demek isteniyor şiirde kısaca.

Akademya: İştikak ilmi, Cifir ve ebcedler, bir de tevil üzerine konuşabilir misiniz ? O’nun bunlarla alâkası, çalışmaları…

Ahmed Berkî: Bir kamus hazırlıyorum. Yakın zamanda inşaAllah basılacak. Orada bahsettim. Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin İsâ Aleyhisselâmdan bir rivayeti var. Çok korkunç. Sadece bu rivayet Kumandan Mirzabeyoğlu’nun misyonunu özetlemeye ve ispata kâfi. Demiş ki: “Biz tenzili getirdik, Mehdî ise tevili getirecek“!.. Tevil, tenzil olunmuş ilâhî kitabları izah edici, açıklayıcı. Kumandan bir hokus pokusla Özgürlük Heykeli’ni yıksaydı, “aha Mehdî geldi” olabilirdi belki. Halbuki Üstad’ının verdiği takdim ile “tevil” ilmini getirmiş, ses yok.

Bir taraftan, “arkadaşlar, meseleyi sadece iştikak ve ebcedlere indirgemeyelim” vurdumduymazlığı, diğer taraftan da iştikak ilmine vâkıf olmadan bir kelimeye ebcedi tutuyor diye bir sürü kelimeyi katar yapmak işgüzarlığı…

Akademya: Mehdî ve İsâ Aleyhisselâm ile ilgili ortada bir sürü spekülatif şeyler var. Bu mevzulardaki fikirlerinizi aktarabilir misiniz ?

Ahmed Berkî: Spekülatif kelimesi de tam karşılamıyor aslında. Burada, “acziyet” kelimesi daha öne çıkar. Meselâ Said-i Nursî Hazretlerine soruyorlar, “Deccal’in eşeği” filân… Elinizde şifreleri çözecek bir harita yoksa yapacağınız pek birşey de yok. Tahminde bulunmakla nereye kadar ? Biz bugün “eşek”in Günlük’te “lisan” mânâsına geldiğini biliyor ve o lisanı konuşan 70.000 kişi yani İsrail’in tasvir edildiğini rahatlıkla anlayabiliyoruz. Ama bizim hâlimiz çok daha acı. Üstad’ın bir benzetmesinde olduğu gibi… Anahtarı ceketimizin astarı içinde kaybetmiş vaziyetteyiz. Burada mevzu farklı ama bunun gibi. Yani biz hem şifrelere malikiz, hem de çözümleyememekte diğerleriyle müşterekiz…

1440 üzerine bir sürü beklenti oldu klavye başında düne kadar, biliyorsunuz. Ne oldu ? Fehim’in nişanı oldu. Bir de İstanbul’un Anadolu yakasında şiddetli yağmur. Başka bi numara yok. Peki ne bekliyorduk ? Onu da bilmiyoruz. Şimdi bu, 18 Ocak 1984 gününe ait Tilki Günlüğü’nün 3. cildinde geçen bir levha. Eser sahibi zaten getirdiği lisan ile bu ve diğer bütün levhaları çözmüş. Biz de bu işi öğrenelim de böylece kendi rüyâlarımızı, şiirleri, hattâ müteşabih hadîs ve âyetleri bile çözebilelim, anlayabilelim diye bize de bahşetmiş. Orada geçen “Muammer” ve “gömlek” kelimelerinin kıvrıldığı mânâ ve mefhumları yakalayabilirsek biz de bunun gerçekleşmesini bekleyebiliriz. Yani ben şu yoldan gelirken anahtarımı kaybettim diyelim. Tekrar aynı yolu geri giderken neyi arıyorum, anahtarı. Eğer gözüme bir çakmak filân ilişirse onlara tenezzül etmem ve anahtarı aramaya devam ederim. Yok eğer kaybettiğim çakmak veya bir başka şeyse, o zaman da gözüm bir anahtara da ilişse, “bana ne ?” derim ve o çakmak veya neyse onu aramaya devam ederim. O yüzden neyi aradığımızı bilirsek bulduğumuzun da farkına varırız. Bunun için de önce Günlük’ün bütünü hakkında bir fikir sahibi olmamız gerekir. Niye yazıldı, mevzu nedir, buradaki isimler acaba neleri simgeliyor gibi. Yoksa bunları yazan, anlaşılmasın diye mi yazdı acaba ? Emin olun o kadar fazla istiyordu ki vasıflı insanlar tarafından bu lisanın öğrenilmesini ve onunla değişik meselelere sarkılıp çözümlemelere kavuşulmasını.

Mehdî mevzuunda da böyle. Yani siz Mehdî’den ne yapmasını beklerdiniz ki karşılamadık ? Şapkadan tavşan çıkarsak belki daha fazla dikkat çekebilirdik. Halbuki üç tane Mehdî geldi geçti, uyuyoruz. Siz biliyorsunuz, benim çalışmalarıma göre Mehdî, Kusto’ya özdeş. Yine benim anladığım bütünün sonucu olarak Kusto, daha ziyade imtiyazlı olarak Kumandan Mirzabeyoğlu iken bazen Üstad ve bazen de Efendi Hazretlerine çıkıyor. Bunu anlayıp kabul ettikten sonra bir dördüncü olarak da İsâ Aleyhisselâm var. Bu da Üstad’ın takdiminde verilmiş, prezante edilmiş… Kusto, küs, cüs, Cesus, Jesus diye de bunun geçişini daha önce vermiştim. Tabiî Dünya çapında bir hadise çünkü daha önce hiçbir Peygamber kendi dinini bırakıp bir başka dine girmiş değil. Külliyatımızda bununla ilgili olarak, “İmam-ı Rabbânî Hazretlerinden İsâ Aleyhisselâma uzanan bir çizgide İbda …” filân diye geçer. Anarşist ruhlu bir piskopat “ahmedberki.com”a bir yorum göndermiş. Düne kadar Mehdî diyormuşuz, O ölünce de makas değiştirip, İsâ filân deyip milleti ebcedlerle uyutuyormuşuz. Merak etme, “İsâ indi, millet uyuyor !” diye duymamıza ve bunu duyurmamıza rağmen bize kimse inanmıyor. Bu işler öyle kolay değilmiş demek ki. Ruhlar pörsümüş. Bırakalım dalgalarını geçsinler. Bu gibi tipler yarın da TV’lardan seyreder, sosyal medyadan “beğen” tıklarlar.

Seyyid Haşim Baba isimli Melâmî tarikatından bir veli zâtın “Devr-i Daim” isimli bir eseri var. 2023 senesini işaret eder ve toplam 14 tane Mehdî’den bahseder. Ölüm Odası B-7 Matla’da, “Hulefa-i Mehdiyyin” diye geçer. Asır yenileyici “Mehdî Halifeler”… Kendileri sonuncusu olmak üzere toplamda 14 tane ! 14 asırda 14 tane. Diğer taraftan bu 4’ün üzerine bir 10 kişi daha beklenebilir. Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin de galiba Anka-yı Mugrib isimli kitabında geçiyor. 12. Başkandan sonra 10 başkan daha geleceğini bildirir. Bir de İmam-ı Ahmed el Bûnî’nin Şems-ül Maarif isimli eserinde Ukub bin Yahya Hazretlerinin bir şiiri var. Kuyrukluyıldız, Haçlıların Irak’a saldırması ve Türkiya ile Mısır arasında bir anlaşmazlık olacağından bahseder. “Türkiya ve Mısriya” diyordu zannedersem. 1400 senelik şiir. Peygamber torunlarının hocası bu sahabi.

Benim İsâ Aleyhisselâla ilgili bir rüyâm vardı, kendisine anlattım… “Bırakalım şimdi İsâ’yı filân, biz işimize bakalım… Bizim bir görevimiz var, o iş sonra !” şeklinde tâbiri oldu… Hasretle “sonra”yı bekliyoruz…

Akademya: Bir dönem kimselere görünmezken sizin burada sınırsız bir istifadeniz sözkonusu bir de…

Ahmed Berkî: Evet, tanıştığımız tarihten ben cezaevine girene kadar. En son cümlesi neydi biliyor musunuz ? “Bundan sonra bir süre görüşemeyeceğiz. Beni görmek istediğin zaman kitabı açacaksın, ben oradayım. Ben heryerdeyim” ! Hayreddin’in bir sözünü hatırladım şimdi: “Biz orada yüzüne hasretken, sen burada nimetler içinde yüzüyorsun”. Ama o hiçbir zaman hased etmedi. Birçok hasedçinin oklarına maruz kaldım sonraları. “Halk içinde gerçi menfûruz Sezâî gam değil, – Çünkü şâh-ı aşka mensub olmuşuz rağbetteyiz“. Halbuki Allah kime ne nimetler göndereceğini sana mı soracak ve senin hoşlanmaman sonucu değiştirebilir mi ? Nitekim sonra cezaevine girince herkes gördü yüzünü. Sonuç olarak ilmî, fikrî veya aksiyona dair farkettirici bir fışkırış oldu mu ? Pek azı müstesna, birçok kimse için, zannetmiyorum. Çünkü netice ortada. Halbuki, “sevgi ve muhabbetinizi iş ve verim sahasında gösterin” O’nun sözü değil miydi ?

Akademya: Olsun, bize göre size bu açıdan bir ayrıcalık tanınmış anladığım kadarıyla. Cezaevinde kapıları açsalar orada durmaya devam mı ederdi ? Yoksa evine, ailesinin yanına ve normal hayatına mı dönerdi ? Tabiî ki normal hayatına dönerdi. Yani orada sıkıştırılmış ve istekli olmayan bir hâl sözkonusu. Sizinkinde ise tamamen ihtiyari.

Ahmed Berkî: Güzel yakaladınız. Bunları ben ifade etsem kibir sayılabilirdi. Ama sizin farkedip söylemeniz başka oldu. Bunun sebebini ben de bilmiyorum, kendileri bilir… Bilebildiğim kadarını bahsedecek olursam… İnsanlarla olan ilişkilerinde zayıf bir profil çizmesi kendinden kaynaklı değil, umumiyetle muhatablarının çapsızlığıyla alâkalı bir savunma olsa gerek. Zekâ ve kültür seviyesi çok yüksek. Bir mevzu konuşurken verilen misâl ve meselelerden muhatabın haberi olması gerek ki müşterek bir payda veya basamak olsun. Hani matematikte paydalar eşitse toplama olabilir ya onun gibi. Veya aynı basamağa ayak basmak da diyebilirsiniz.

Şimdi siz bu bizim bahçede otururken ben teleferiğe binip Uludağ’ın tepesine çıksam ve oradan konuşmaya devam etsem, en basitinden siz benim sesimi duyamazsınız ve anlaşamayız. Aynı zemine ayak basmıyoruz çünkü. Biraz ekstrem bir misâl olacak, bir bayram ziyaretinde biri, “İzzet Bey, nasıl o kitablarla geçinebiliyor musunuz ?” diye sordu. Şimdi bu adama nereden başlayıp nasıl anlatmak lâzım gelir bilemiyorum. Sanki o kitabları karnını doyurmak için yazıyor. Bugün biz meselelerden tamamen habersiz, teğet bile geçmeyen bir çizgi arzediyoruz… Bir fonksiyonun grafik eğrisine sonsuzda teğet olan doğru veya eğri; asimptot.

Bunun gibi biraz Platon, Descartes, Hegel, Kant, Nietzsche, Bergson’dan yalamadan, Şiir, Roman, Tiyatro gibi Edebiyatın türleri üzerine bir anlayış kazanmadan, Tarih, Mitoloji okumadan, biraz da olsa İktisad, Siyaset, Modern Fizik ve Matematik’e dair bir sancınız olmadan, Sosyoloji ve Psikolojinin bahsettiği meselelerden habersiz, diğer taraftan Kelâm yani Akaid, Tefsir, Fıkıh, Hadîs ve nihayet Tasavvuf ve onun da özü olan Vahdet-i Vücud ve eksikleri tamamlanmış hâli olan Vahdet-i Şühud mevzularından uzak bir günümüz entellektüeli düşünülemeyeceği için, asgari donanım kuşanılmadan O’nun karşısına çıkmak fayda değil zarar getirirdi ve öyle de oldu zaten.

Akademya: O’nun davası için bundan sonra neler yapılabilir sizce ?

Ahmed Berkî: Bunun da cevabı külliyatımızda dağınık bir şekilde mevcud. Yani ara ara okuyucuya göndermeler yapılarak. Bodler’in, “riyakâr okuyucu, benim benzerim, benim kardeşim” mısraını hatırlıyorum. O da biliyor, o da biliyor ama nefs bırakmıyor hesabı.

Beşyüz yıldır beklenen mütefekkir” demek kolay. Ona farklı sahalarda ayna, delil ve bürhan olmak lâzım gelir. Mevzuu olanlar hangi iş üzerindeyse zaten ona devam ederler, olmayanlar ise önce derinleşecekleri bir mevzu bulacak ve ondan sonra o mevzuda zirve yapıp dünya çapında eser, keşif, görüş sahibi olup insanları O’nun fikrine yönlendirerek yüzyılımızın bütün meselelerinin çözümlerinin ancak orada olduğuna işaret edecekler. Yani değişen birşey yok aslında, yolumuza devam. İçimize sızmış veya yerleştirilmiş kötülere aldırmadan kendilerinin iyi ve doğrulardan olduğuna inananlar, gerektiğinde birbirlerini bulup ortak faaliyette bulunabilirler. Bugünkü bu mülâkatınız da buna bir misâl. Bu saatten önceki faaliyet sahamız ve düşüncemiz biraz farklı, bu saatte ortak bir gaye ve zeminde birlik ve bir saat sonra siz yine yolunuza ben de kendi faaliyetlerime geri döneceğim.

Beni siz, etrafa çirkin gösterdiniz!” demiş ya… Olan olmuş, bundan sonrasına bakarsak, O’nu ve o destansı mücadelesini kalabalıklara en güzel şekilde anlatabilirsek belki kendimizi affettirebiliriz…

O’na lâyık bir oluş çok zor, ama olduğu kadar. Yani sınırlarımızı zorlamak bakımından. “Yaran kabuk tutmasın… ” diyor ya Üstad, bunun gibi bir “autosuggestion” hâliyle davranmak. Yani eskilerin, “telekkun” dedikleri, psikolojide “kendi kendine telkin” denilen şey. O her sahada engin bir bilgi birikimine sahipti. Belki 2-3 sene olmuştur, şurada iki adım ötede Mudanya’ya gidemiyorum. Günde 15-20 saat bilgisayarın  tepesindeyim. Takib ettiğim meselelere dair okumam gereken kitablar her geçen gün artıyor. Yetişmekte zorlanıyorum. Onun mücerred tefekkürde getirdiği fikirleri ve kurmuş olduğu lisanı insanlara nasıl tanıtabilirim diye bir kaygım var. Malımız ve dünyevî menfaatlerimizi yoluna ve dâvasına zevkle serdik, canımız da sırada, bekliyoruz. Sencer, Hasan ve Halil önden gittiler, biz de sıramızı bekliyoruz.

Evlâdım, siz bu milletin Cehenneme gitmesine vesile olacaksınız” diyen Şerif Muammer Bey’e, “efendim, biz ne yaptık ki?” diye sormam üzerine, “siz orada futbol topu gibi –tekme, tokat, dayak ve koğuştan koğuşa, cezaevinden cezaevine nakilleri kastediyor- oradan oraya savrulurken bunların rahatı hiç bozulmadı !” cevabını vermişti.

Bu itibarla, O’nun kıymetini bilmeyen bizler de bundan sonra başımıza gelebilecek bütün felâketleri O’ndan bilelim. Kötülük yapıp karşı gelen veya engelleyenler bunun karşılığı olarak, engellemeyenler ve dâvasına destek vermeyip görmezden gelenler de bu hâllerinin karşılığı olarak ve hattâ O’nu etrafa çirkin gösterenler de dahil, başımıza ne gelirse bundan bilelim. En başta beklenen Marmara depreminden tutun da ayağımızı ısıracak bir sineğin ısırışına kadar…

* Cezaevindeki hücremdeyim. Kumandan hücreme gelmiş. Akademya’da Ahmed Berki’nin bir yazısı var diye bahsedince, heyecanlanıyor ve dergiyi aramaya başlıyoruz. Dergiyi bulup oturuyoruz. Yakın gözlüğümü veriyorum. Gözlüğün iki sapını ayırarak (genişleterek) takıyor ve “ben büyük kafayım ya” diyor. (Hayreddin Soykan-Temmuz 2018)

Erâs: Başı büyük olan kimse ?.. Er’es: Kocakafa, başı büyük ?.. Eris: Zeki, akıllı, uyanık ?.. Ers: Gözyaşı ?.. Gözyaşı ise Kusto Lûgatında, “Mürşid, Batı, Rüyâ tâbir etmek, Çok faziletli, şerefli ve Tilki” mânâlarına gelir…

“Yaradan, rahmetini kahrından üstün saydı; – Ne olurdu halimiz, gözyaşı olmasaydı?” diyor ya Üstadım… Şimdi ben okuyorum, dikkat et… “Ne olurdu hâlimiz, Batı olmasaydı?” Adamlar bizim korumaktan aciz olduğumuz tarihi eserleri bizden iyi korudular bu vakte kadar… “Ne olurdu hâlimiz, Mürşid olmasaydı?”… Bu zaten malûm !..” S.M.

Şimdi de itminan olsun diye geçişleri verelim…

Eşk: Gözyaşı. Dem ?.. Eşik ?.. Eşekk: Çok şek ve şüphe sahibi. Tereddütte ileri giden ?.. Himar: Merkep. Eşek ?.. Hammâr: Mürşid, şeyh, kılavuz. Şarap yapan veya satan kimse. Meyhaneci ?.. (“Okyanusa nisbetle damla” misâlimiz ve “kaç yüzbin kardeş bir Hamlet eder ?”)

Abre: Gözyaşı ?.. Eberr: Çok faziletli, şerefli. Çok sadık ve dindar. Çok iyiliksever. Şenlikten uzak bedevi ?.. Abr: Rüyâ tabir etmek. Düş yormak. Yaş akıtmak. Sudan veya başka bir yerden geçmek. Söylemeden bir şeyi düşünmek ?.. Bi’r: Kuyu. Abar ?.. Bi’r: Kuyu. Hesap defteri ?.. Birr: Tilki yavrusu. Fare. Koyunu sevketmek. İyi amel. İhsan etme. Takva. Temizlik. Gönül, kalb !..

Garb: Batı. Sığır derisinden büyük kova. Nasır acısı (gözde olur). Kenar. Gözyaşı.

                Minzâr: Ayna. Bakma âleti. Gözlük ?.. Manzar: Bakılan yer, görülen yer. Görünüş ?.. Manzara: Dışarıyı görecek pencere ?.. Sahne: Manzara, Tiyatro oynandığı yer. Oyun yeri ?.. İngilizce “flat“: Taşınabilir sahne parçaları ?.. Osmanlıca lûgatında “felât“: Sahra, çöl. Şenliksiz yer ?.. Sahra: Çöl. Kır. Ova. Yazı. Kızıl dişi eşek ?.. Mishel: Yabanî eşek. Dil, lisân. Ziynet verecek nesne. Dizgin. Eğe, törpü ?.. Kündür: “Günlük” denilen nesne. Kısa boylu ve şişman kimse. Vahşi hımar, yabanî eşek. Büyük çuval !..

Kaynak: AhmetBerki.Com https://www.ahmedberki.com/kumandan-mirzabeyoglu-kimdir.html

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.