• BIST 1.124
  • Altın 458,727
  • Dolar 7,6460
  • Euro 8,8844
  • İstanbul 22 °C
  • Ankara 14 °C
  • Konya 15 °C
  • İzmir 22 °C

"31 Mart tesadüf değil..."

"31 Mart tesadüf değil..."
Yazar "31 Mart" merkezinde siyasi-sosyal değerlendirmesini yaparken, mevzuu 250 yıl öncesine doğru derinleştirmek gerektiğine dikkat çekiyor.

 

Markar Esayan daha önce kaleme aldığı ?kültürel Müslümanlık? meselesine devam ettiği bu yazısında, tarihimizde önemli bir kavşak noktası olan 31 Mart olayını ve aynı tarihte gerçekleşen diğer baı önemli olaylara göndermede bulunup "31 Mart" merkezinde siyasi-sosyal değerlendirmesini yaparken, mevzuu 250 yıl öncesine doğru derinleştirmek gerektiğine dikkat çekiyor.  

Tek dişi kalmış canavar?

Geçen pazar günkü ?Bir Truva Atı olarak kültürel Müslümanlık? adlı yazıda, 250 yıllık Batıcılaşma sürecinde iki sosyo-politik kolonun birbirine karşı yükseldiğini ifade ettik. Mehmet Akif, ?Tek dişi kalmış canavar? derken, sadece ülkenin topraklarına yönelik değil, aynı zamanda anlam dünyası/kültürü ve geleneklerine olan işgali de kast ediyordu. Eğer sadece toprak işgalinden bahsetseydi, Türkiye kurulduğu ve işgal bittiği anda yönetimle de sorun yaşamazdı. Ancak o işgalin anlam dünyasında devam ettiğini, bunun topluma dayatılan bir mühendislik olduğunu biliyordu. O yüzden sürgünde öldü.

Aslında edebiyatçı ve şairler bu sapmaları çok önceden hisseden özel kişilerdir. Dostoyevski, ?Ecinniler? romanında Rus halkının yaşayacağı felaketi çok önceden görmüştü. Özgün kültürleri Batı'ya direnemezken, bunun yerine gelenin çok da hayırlı olmadığını ifade eder. Rus mistisizmine sığınan muhafazakârlarla, dindar Rus milletine ve kültürüne tiksintiyle bakan ateist komünistler dışında bir yol arar gibidir. Bu çözümün ne kadar zor olduğunu, Fransızca hayranı yarı aydın Trofimoviç ve bir tür otantik nihilistlikte asılı kalan Stavrogin?in ikilemlerinde harika biçimde verir. 

Çözümü Dostoyevski de bulamaz çünkü momentum Rus toplumunun aleyhinedir. Sadece anlam dünyasını Batı?nın işgalinden bir tür Batı karşıtlığıyla korumaya çalışır, ki bu da teslimiyetin bir başka şeklidir.

Bir 150 yıl kadar önce, (1703) Çar Büyük Petro?nun kısa sürede yüzbinlerce mujikin hayatına malolan Petersburg?u inşası çelişkinin Rus toplumuna girdiği andır aslında. Batılılaşmayı tek yol gören Petro?nun tamamen haksız olduğu da söylenemez. Petro Batı?nın yükselişini görmüş ve Rus toplumunu demir yumruğu ile buna adapte etmeye çalışmıştır. Öyle ki, aslında Moskova?nın sembolize ettiği Rus mistisizmine, soğan kubbelere savaş açan kişi odur. Moskova/Petersburg çelişkisi, bizdeki İstanbul/Ankara karşıtlığına benzer.

Sorun Batı ve modernite değildir. Bağlamsız hiçbir şeyin anlamı, tanımı, yükü yoktur. Sorun, Modernite?nin Batı?nın hikâyesi oluşu ve başka hiçbir toplumda sorunsuz çalışmayacağıdır. Toplumu ve halkın iradesini hor gören her mühendislik, iyilik ve kötülüğünden bağımsız olarak o toplumun kimyasında komplikasyonlara yol açacak, toplum kabaca ikiye bölünerek ortak üst anlam ufkunu yok edecektir. Ve bu çelişki girdiği her toplumda gittikçe birbirinden yabancılaşan/düşmanlaşan iki halk kesimi yaratacaktır. 

Ruslar gibi, Osmanlı?da da Batı'ya özenen, Fransız hayranı ilerlemeci/laikçi bir bürokratik sınıf oluştu. Ve bunlar özellikle askeri okul ve tıbbiyeden yetişerek 1908?de zamanın ruhunun da üfürmesiyle otantik Sultan 2. Abdülhamid?i hal ettiler. 1908?in bir bağımsızlık günü değil, bir darbe, 31 Mart?ın ise gerici bir darbe değil, bir halk tepkisi olduğu geç anlaşıldı. Bugün hala 1908?in bir darbe olduğunu reddedenlere muhafazakârlar arasında bile rastlanır. 
Oysa Batılı devletlerin içyüzünü çok iyi bilen 2. Abdülhamit?in başta kalması durumunda, Osmanlı?nın 1. Dünya Savaşı?nda İttihatçıların hayalperestliğini sergilemeyeceğini tahmin edebiliriz. Bu yüzden 2. Abdülhamid?in hal edilmesinde sadece iç değil, bunun kadar dış dinamiklerin de etkisi olduğunu söylemek gerekir.

Bu çelişki, yani ?Batıcılar? ile ?yereller? arasındaki gerilim Cumhuriyet döneminde kurumsallaştı ve yerel halkı dışta bırakan bürokratik ve parlamenter görünümlü bir vesayet devleti kurgulandı. Cumhuriyet, keskin bir aydınlanmacı/laikçi tavır benimsediği için geniş dindar kesimleri, Kürtleri ve gayrımüslimleri şiddet yoluyla devşirmek istedi. Bunu yapamadığında ise, onları sistemden dışladı, yok saydı. Böylelikle kendi eliyle, 3 Kasım 2002?de iktidara gelecek çeper hareketinin sosyolojisini oluşturmuş oldu; muhafazakar Türkler ve Kürtler?

Batıcı seçkin/yerel muhafazakâr gerilimi, yani kutuplaşma keşke sadece söylemden kaynaklansaydı; bir Fransız mürebbiye her sorunumuzu çözerdi. Öyle değil. Bu işin 250 yıllık travmatik bir tarihselliği var. Seçkin Batıcılar savundukları düzenin aslında bir ahlaksızlık olduğunu görebilmiş değiller. Çünkü bunun bir iktidar pratiği ve psikolojik altyapısı, bir hafızası var. Bu mücadelenin kolay bir çözümü yok. 250 yıllık çelişki 13 yılda çözülemez. Müşfik bir halk hareketi ile nihai şekilde yenilmeleri ve gerçeği görebilmeleri gerekiyor. Çünkü bu gerçek sadece muhafazakârların değil, batıcıların da hayrına olan bir normalleşme olacaktır.

Bir seçkin ayaklanması olan Gezi?nin 31 Mart Vakası?nın merkezi olan Topçu Kışlası?na tepki olarak başlaması, Mehmet Selim Kiraz?ın da 31 Mart?ta öldürülmüş olması tesadüf değil. Muhafazakârların Erdoğan?ı 2. Abdülhamid?e benzetmeleri, üst aklın dün olduğu gibi bugün de denklemin bir parçası olması da?

Tesadüf değil.
Bunlar toplumsal hafızamızın lapsusları. 
Benzerlikler olsa da, bu kez momentum seçkinlerden değil, halktan yana?

 

 

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Nabız Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.